• 6.02.2018 00:00
  • (502)

 Osmanlı’dan Türkiye'ye geçiş, “kültürel kopuş”, “ideolojik süreklilik” temelinde oldu. 

İdeolojik süreklilik, devlet-toplum ilişkisinin Osmanlı’da var olan yöneten-yönetilen ilişkisinin devamı olarak tecelli etti. Kültürel kopuş ise, imparatorluğun farklılıkları bir düzen içinde tutan millet sisteminin ortadan kaldırılması homojen toplum inşası ile oldu. İmparatorluğun çoğulculuğunun yerini, ulus-devletin kamusal alanda herkesi eşitleyen, tek tipleştirdiği vatandaşlık aldı.

Devlet ve onun ötekileri

Devleti kuranlar, kurdukları sistemin siyasal meşruiyetini ise tanımladıkları “Türk/laik” referanslı vatandaş kimliğine dayandırdılar.

Bu tanım dışında kalan ya da bu kültürel kimliği benimsemeyen herkes, yeni kurulan devletin ötekisi oldu. Kürtler, muhafazakârlar, Aleviler başta olmak üzere kendi kültürel ve dinsel kimliklerini muhafaza etmek isteyenler, kamusal alanın dışına itildiler.

Türkiye: Toplum değil cemaatler toplamı

Bu sistem, özünde yöneten-yönetilen ilişkisinin keskin biçimde devam etmesi ile ayakta kaldı. Otoriter zihniyete dayanan bu sistem, Türkiye’nin evrensel ölçülerde toplum olmasına da izin vermedi. Bunun için Türkiye, referansı farklı farklı olsa da dinsel, kültürel, kimliksel cemaatlerin birlikte değil yan yana yaşadıkları bir ülke oldu. 

Devlet, gerek tek parti döneminde gerekse çok partili hayatta hükümet/ler tarafından değil askeri ve sivil bürokrasi vesayetiyle yönetildi. 

Hükümetler bir anlamda “belediye hizmetlerine” bakarken, temel sorunları devlet kendi inisiyatifine aldı. Bu sistemi ayakta tutan ise devletin imkanları ile yaratılan rantın, hükümetler üzerinden sistemi destekleyen, medya, iş dünyası, STK’lara dağıtılmasına dayanan “devletçilikle” oldu.

Bir toplumsallaşma denemesi

1980’lerle birlikte devletin ötekileri arasında sivil toplum alanında kurulan iletişim kanalları devletin meşru saydığı kamusal alanının dışında yeni bir kamusallık üretmeye başladı. 

Devlete, rejime mesafe alan laik kesimden, muhafazakârlardan, Kürtlerden ve Alevilerden kanaat önderleri, akademisyenler ve aydınların farklı platformlarda bir araya gelmesi, birbirlerini tanıması, birlikte yaşama, ortak bir siyasal tasavvur inşa etme konusunda epey mesafe alınmasını sağladı. Başta Kürt sorunu olmak üzere, başörtüsü, Alevilik, laiklik, farklılıkları ile birlikte yaşama gibi temel sorunlar bu yeni kamusal alanda tartışılmıştır.

Bu süreçte önce 1994’te, devletin yasaklı çocuklarından biri olan muhafazakâr RP’nin yerel ve genel seçimlerde iktidar olması, nihayet 2002’de aynı kültürel kimlikten gelen AKP’nin iktidarı ile son yıllara kadar; muhafazakârların kamusal görünürlüğü, toplumsal barış, farklılıkların birarada yaşaması kısaca Türkiye’nin temel sorunlarının tartışılması yolunda hayli mesafe alınmasına yol açtı.

Başörtüsünün siyasal sorun olmaktan çıkması, Kürt sorununun, Aleviliğin kamusal alanda tartışılıyor olması bu açıdan önemlidir. Bu süreç, cemaatler toplumundan toplumsallaşmaya doğru bir adımdı.

Tek partinin yeniden doğuşu

Bu olumlu tablo ne yazık ki, son yıllarda terse döndü. AKP’nin Ortadoğu’da demokrasi standartlarının yükseltmesini üzerinden değil mezhep/kimlik kardeşliği üzerinden model olma arayışı, önce Mısır’da sonra Suriye’de çöktü.

Bu sonuç, Türkiye’yi sadece uluslararası alanda yalnızlaştırmadı, içerde de AKP’nin temsil ettiği kültürel kimliğin içe kapanmasına, daralmasına ve giderek yalnızlaşmasına yol açtı. Hatta bu yalnızlık muhafazakâr kesimi de kendi içinde bölmüş ve AKP’lilik kimliği iktidarın tek meşru referansı olmuştur.  AKP’liler dışında herkes öteki olmuştur. 

1980’lerden bu yana kamusal alanda farklı kesimlerin birlikte yaşama iradesi, toplumsal barış konusunda elde edilen kazanımlar, AKP’nin izlediği bu “kimlik siyaseti” neredeyse yok oldu. Laik ve muhafazakâr kesim arasında birlikte yaşama yolunda alınan mesafe kayboldu. 

Türklerle Kürtler arasında mesafe yeniden açıldı. Aleviler muhafazakâr kesime artık daha şüpheyle bakmaya başladı. 

Kısaca herkes iyi bildiği şeye yani kendi cemaati içinde yaşamaya zorlandı.

AKP’nin ‘tek parti’ye dönüşmesi

Bugün AKP’nin izlediği siyasal söylem, toplumsal gerilim ve kutuplaşmayı besliyor. AKP bunu iradi olarak yapıyor. Çünkü AKP artık kendini devlet olarak görüyor.

AKP toplumu yukarıdan aşağıya kendi vatandaşlık kimliğini dayatıp, toplumu muhafazakârlaştırmayı hedefliyor. Eğitimden sanata, özel hayattan yaşam tarzına, kültürel değerlerden toplumsal değerlere kendi ideallerini topluma dayatıyor.

Bu, muhafazakâr tek parti döneminin yeniden hayata geçirilme çabasıdır.

Bu, AK Parti’nin AKP’ye, devleti dönüştürmekten devleti sahiplenmeye dönüşmesidir.

Bu sürecin en büyük destekçisi MHP’dir. MHP’nin “devlet” konusundaki hassasiyetini düşündüğümüzde bu eklemlenme anlamlı bir siyasal projeye dönüşüyor. 

Şunu unutmayalım ki, devlet için aslolan kendi kurumsal varlığını sürdürmesi ve korumasıdır. Devleti kimlerin yönettiği bir noktadan sonra ikincildir. 

Bu açıdan AKP devleti dönüştürdüğü ölçüde dönüşmektedir. Burada devlet açısından aslolan kendi otoriter özünü korumasıdır. Yaşadığımız süreç tam da budur.