• 17.07.2018 00:00
  • (401)

 Türkiye pek çok çelişkili durumu aynı anda yaşıyor.

Medyanın büyük bir kısmında Türkiye’de her şeyin yolunda olduğu yazılırken, siyasi iktidara eleştirel bakan medya gruplarında durumun pek parlak olmadığı ifade ediliyor.

Hangisi gerçek?

Anlaşılması ve izah edilmesi zor bir durum.

2000’li yılların ortasında kimi köşe yazarları Türkiye’yi sosyolojik olarak okurken “iki Türkiye” olduğunu yazmışlardı köşelerinde.

Bugün Türkiye’ye baktığımız sadece sosyolojik değil, siyasi, ekonomik, kültürel, sanatsal ve başka pek çok alanda “iki”den çok Türkiye olduğunu söylemek mümkün. Dahası bu farklı Türkiyeler arasında makas giderek açılıyor.

Toplumsal kesimler birbirinden uzaklaşıyor, giderek içe kapanıp gettolaşıyor. Türkiye, bu gettolaşan toplumsal grupların toplamına dönüşüyor. Bu durumun en doğal sonuçlarından birisi toplumun da hastalanması.

YENİ SİSTEM İLE DAHA ZOR

24 Haziran seçimleri ile birlikte hukuki olarak da meşru hale gelen Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi de, ülkede var olan durumu normalleştirecek, toplumu iyileştirecek gibi görünmüyor.

Tam tersine yeni sistem, var olan durumu daha da kesif hale getirecek. Çünkü, bu sistem salt kendini destekleyenler üzerinde meşruiyet sağlama amacında.

Peş peşe yayınlanan kararnameler ile devlet kurumsal olarak yeni bir forma dökülürken hareket noktası, toplumsal talepler ve ihtiyaçlar değil kendi ihtiyaçlarına uygun “hızlı karar almak ve uygulamak” oluyor.

Oysa Türkiye’nin bugün temel sorunu hızlı karar alıp uygulamak değil “doğru kararları almak ve uygulamak”.

Hızlı karar ile doğru karar arasındaki temel fark ise alınan kararların toplumun ne kadarının yararına olduğudur.

Yeni sistem ile rafa kalkan tam da budur yani toplumun çoğunluğunun yararının öncelenmesi ikincildir.

ELİNDEKİNİ KAYBETMEMEK İÇİN…

Siyasi iktidara yakın olanlar ile şimdilik onun ideolojik ortağı olan MHP’liler için var olan sistem sorun olmayabilir.

Bu kesimler sahip oldukları ekonomik, sosyal ve siyasal statüleri sürdüğü sürece bu sistemi sorun olarak göremeyip, desteğe devam edebilirler.

Ama bu düzeninin sürebilmesi, siyasal ve ekonomik bir rasyonelitenin değil, devletin “şimdilik” üretebildiği rantın dağıtılması ile mümkün olabilir.

2014 yılından itibaren Merkez Bankası bilançolarında “kaynağı belirsiz” gelir kalemi olarak görülen rakamlar da, taşıma suyu ile değirmen döndürme çabasıdır ki, bu da ilanihayet sürecek değildir.

Bu durum kısa vade için sorun olarak görülmeyebilir ama bu durumun yarattığı tahribat, orta vadede Türkiye’nin pek çok alanda kaybetmesi, içe kapanması ve fakirleşmesidir.

Bundan etkilenecek ise tüm Türkiye’dir, tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdırlar.

Bu açıdan Türkiye, bütün olarak “dibi görmedi”. Bunun için biraz daha beklemek gerekecek.

RAKAMLARIN DİLİ

Türkiye son yıllarda demokrasiden, özgürlükten, temel haklardan, hukuktan kısaca demokratik kazanımlardan tavizler veriyor.

Birbirinden çok farklı alanlarda uluslararası kurumlar, bu konuda tespitler yapıp yayınlıyorlar.

Türkiye pek çok alanda irtifa kaybediyor. Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, şeffaflık, hukukun üstünlüğü gibi alanlardaki değerlendirmeler bunu gösteriyor.

“Bu değerlendirmeleri yabancılar yapıyor, onların değerleri bizim değerlerimizle bağdaşmıyor”, “onlar zaten bizi kıskanıyor” türünden savunmalar; uluslararası demokratik norm ve değerler referans alındığında anlamlı değildir.

Bu tür savunmayı yapanlar, kendi norm ve değerlerini, biricik üst norm olarak kabul ediyorlarsa, bunun, uluslararası alanda bir karşılığı olmadığının bilinmesinde fayda var.

Son olarak uluslararası derecelendirme kuruluşları ekonomik durum ve görünüm üzerine yayınladıkları raporlarla sorunları tespit edip bir anlamda yapılması gerekenleri de söylemiş oldular.

OHAL’İN KALKMASI YETMEZ

Farklı alanlarda uluslararası kurumların yaptıkları değerlendirmelerin Türkiye için başta ekonomik olmak üzere somut sonuçları vardır.

Türkiye’ye doğrudan yatırım amaçlı yabancı sermaye gelmediği gibi var olanların da bir biçimde çıktığını; uluslararası şirketlerin Türkiye ofislerini, mağazalarını kapattıkları haberlerini okuyoruz.

Sadece bu değil, yerli yatırımcılar da ekonomik davranmanın rasyonalitesi içinde daha güvenli buldukları yerlere gidiyorlar.

Elbette bütün bu tablonun en somut sonucu ise Türkiye’nin ekonomik açıdan risk priminin yükselmesi ve borçlanma maliyetinin sürekli artışıdır.

Dövizin yükselmesi, borsanın düşmesi, faizlerin artması bu gelişmelerle doğrudan bağlantılıdır.

OHAL’e son vermek bu koşullarda tek başına anlamlı değildir. Çünkü sorun artık yapısaldır. Sorun demokrasinin kurum ve kuralları ile tasfiye edilmesidir. Bundan dönülmediği, toplumsal barışma, kucaklaşma yolunda adım atılmadığı sürece var olan sorunlar çözülmeyecek ne yazık ki daha kötüye gidecektir.

SİYASETİ TASFİYE EDEN SİYASET

Türkiye’de demokratik zemin, siyasi alan bizatihi bu alanı genişletme iddiasıyla kurulan siyasi iktidar tarafından daraltılmıştır. Bu haliyle Türkiye demokrasisi içinden çıkılması güç bir türbülansın içine girmiştir.

Bugün Türkiye, örneğini 1990’larda gördüğümüz temelde “yaşam tarzı” temelinde “kimlik siyasetinin” ürettiği bir karşıtlığın içine sıkışmıştır.

Bir yanda iktidar olmayı siyasi başarı değil ontolojik sorun olarak gören bir siyasi anlayış. Diğer yanda ise demokratik kazanımları korumak, hak ve özgürlükler gibi değerleri korumak ve güçlendirmek için iktidar olmak isteyen bir anlayış var.

İlk anlayışın gücü devlet imkan araçlarında; ikinci anlayışın gücü ise toplumun kendi siyasal güç ve iradesindedir. Bu iradenin kullanılmasında elimizdeki en güçlü araç bizatihi siyasetin kendisidir.

YENİ AKTÖRLER ŞART

Ancak sorun şu ki, mevcut koşullar ve siyasal sistem ne yazık ki ikinciler için pek çok imkanı yok etmiş durumdadır.

Bunun içindir ki, siyaseti yeniden ayaklarının üzerine dikecek, demokrasiyi türbülanstan çıkaracak olan şey, var olan siyasal partilerden çok yeni siyasal aktörler ve yeni siyasi anlayış olacaktır.

Bu aktörler ve siyasi anlayış ya var olan siyasal muhalefeti dönüştürecek ya da bu muhalefeti aşan yeni siyasallaşma üreteceklerdir.