• 28.08.2018 00:00
  • (337)

 Cumartesi Anneleri ve onların yayında olmak için desteğe gelenler, bugüne kadar 699 haftadır bir biçimde gerçekleştirdikleri eylemi 700. Hafta gerçekleştirmediler. Ben de o günü, orada onlarla izledim. Hazo Pulo, Anzavur Pasajına sığınanları gördüm, Meşruiyet Caddesi’nin İngiliz Konsolosluğu köşesinde bekleyenlerin yanında oldum. Atılan sloganların ve gazın içindeydim. Elbette tüm gün olanların hepsi hüzün ve acıydı.

Yaklaşık 23 yıldır her hafta bir şekilde gerçekleşen eylem, geçmişte de bazı haftalarda gerçekleşmesinde sorunlar yaşandı, yasaklandı, engellenmeye çalışıldı. Ama geçtiğimiz Cumartesi günü ortaya çıkan acı sahneler kadar ağırı, son yıllarda hiç yaşanmadı.

Güvenlik kuvvetlerinin önleyici tedbir yani kamu düzenini korumaktan ziyade bizatihi kamu düzenini tehdit eder halde eylemi yaptırmamayı öncelik haline getirmiş olması, ortaya çıkan acı ve utandıran görüntülerinin de nedeni oldu.

SAĞIRLAR DİYALOĞU

Oysa bugüne kadar bu ve benzer pek çok eylem ve etkinlikte, eylem yasaklansa bile güvenlik görevlileri ile etkinlik temsilcileri arasında bir diyalog olur çoğunlukla da, sembolik sayıda insanın eylemi, etkinliği gerçekleştirmesine izin verilirdi. Yani bir “orta yol” bulunurdu.

Ama cumartesi garip bir “sağırlar diyaloğu” yaşandı. Bunun açıklaması gerçekten zor.

Bakanlıktan başlayarak valilik ve kaymakamlığa inen “yasak” geride, hiç kimseyi ama hiç kimseyi mutlu etmeyen görüntüler bıraktı.

Sadece kayıp yakınları değil, onları desteklemeye gelen vatandaşlar, gazeteciler, STK temsilcileri ve milletvekilleri de bu yasakla ortaya çıkan şiddetten nasibini aldılar.

Ortaya çıkan görüntüler ve özellikle milletvekillerine gösterilen tahammülsüzlük, Türkiye demokrasinin kaybettiği zemini göstermesi açısından çok vahimdir.

Emniyet güçlerinin önleyici tedbir alması anlaşılabilir ama “yasak”, önleyici tedbir değil demokratik hakkın ortadan kaldırılmasıdır.

Bu yasakla hedeflenen nedir?

Belli ki siyasi iktidar, siyaseti ve siyasi olanı sadece Meclis’te değil, sivil toplum alanında da, sokakta da istemiyor. Var olanları kriminalize ederek etkisizleştirmeyi hedefliyor.

Nitekim İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun dün yaptığı açıklama buna işaret eder niteliktedir.

Oysa çok değil 7.5 yıl önce 5 Şubat 2011’de eylemin 306. Haftası’nda Cumartesi Anneleri, Beşiktaş’taki Başbakanlık Ofisi’nde Başkan Erdoğan ve eşi Sayın Emine Erdoğan tarafından kabul edilmiş ve annelerin taleplerini bizzat dinlemiştir. Yine Erdoğan ve eşi, kayıp evlatlarının ve katillerinin bulunması konusunda adımlar atılacağını ifade etmiştir.

O gün, muhatap alınan annelerin, 699 hafta ifade ettiği talepleri bir kez daha bu kez 700. defa dile getirmesinin kime ne zararı olabilir ki?

Değişen ne?

İKİ FOTOĞRAFIN ANLATTIĞI

Acı ve utanç verici cumartesiden geriye iki fotoğraf kaldı.

İlki Hasan Ocak’ın annesi Emine Ocak’ın gözaltına alınışın fotoğrafı.

İkincisi de Hrant abinin emaneti Arat’ı polise teslim etmeyen milletvekilleri Ahmet Şık, Hüda Kaya, Garo Paylan, Serpil Kemalbay ve sıradan vatandaşların birbirine sarılışları, elele vermeleridir.

Bu iki fotoğraf sadece Türkiye’ye değil dünyaya da yansıdı.

Tüm dünya bu iki fotoğrafa bakarak olanı anlamaya çalışıyor.

82 yaşında annenin gözaltına alınışı ve arkadaşlarını polise teslim etmeyen milletvekilleri ve vatandaşlar.

Sahiden çıkan bu büyük fotoğraflardan mutlu musunuz?

Toplumun bu kadar kutuplaşmasından memnun musunuz?

İnsanların en basit biçimde kullanabilecekleri gösteri ve yürüyüş yapma hakkını kullanmasından korkuyor musunuz?Dahası baskı ve şiddet ile rıza üreteceğinizi mi sanıyorsunuz?

Dışarıda bu kadar sıkışmışken neden içerde de aynı sıkışmayı tercih ediyorsunuz?

Neden içeride toplumsal uzlaşma, farklılıklarımızla bir arada yaşama, kucaklaşma ve yeniden toplum olabilmek için adımlar atmıyorsunuz?

ÜÇ TALEP VAR

Cumartesi Annelerinin en başından bu yana üç tane basit talebi var. Onlar bu basit taleplerin gerçekleşmesi 700 haftadır aynı saatte, aynı yerde buluşuyorlar.

Onlar; “…istenen öncelikle kayıplarının akıbeti... Akıbet dediğimiz de çoğunlukla KEMİK... Sonra ise suçun cezasız kalmaması. Devlet Baba’nın kendi çocuklarını adalete teslim etme, çocuklarından geri kalanı da Cumartesi Anneleri’ne teslim etme zamanı çoktan geldi de geçiyor.” (500. Hafta çağrı metninden)

Kısaca onların taleplerinin tek bir adı var, sıfatsız, sanatsız tek bir adı: ADALET.

Ve devletin de, siyasi iktidarın da annelere bir “hakikat” borcu var.

Son olarak Türkiye, sadece ekonomik olarak krizde değil, cumartesi yaşananlardan bir kez daha gördük ki daha derin bir “demokrasi” krizinde.

Ve demokrasi krizde olduğu için ekonomi kriz yaşıyor.

İçinde olduğumuz ekonomiden kurtulma, kaynağı neresi olursa olsun para, kaynak bulma meselesi değildir. Çözüm, demokratik kurumlar ve kuralların tam olarak işlemesinedir.