• 28.09.2018 00:00
  • (339)

 Türkiye’de bugün siyasetin yaşadığı temel sorun, siyasetin ve siyasal olanının bizatihi siyasiler tarafından yok edilmesidir.

Dahası bu, toplumsal taleplerin kamusal alanda karar süreçleriyle kesiştirme, toplumsal talepleri çözme iddiasıyla kurulan ve ilk yıllarında bu yolda adımlar atan parti/iktidar tarafından yapılmaktadır.

Bu haliyle de Türkiye, demokratik rejimin bakımından birtürbülansın içindedir.

Türkiye bugün bir kez daha yakın geçmişte örneğini 1990’larda gördüğümüz “yaşam tarzı” üzerinden “kimlik siyasetine” hapsedilmiştir. Siyasi iktidar, her tartışmayı kaba bir “biz” ve “ötekiler” ekseninde okumakta ve kamuoyunu böyle yönlendirmektedir. Kimlik siyaseti, toplumsal fay hatlarını harekete geçirmekte ve kadim ayrımlar üzerinden kendine bir meşruyet alanı yaratmaktadır. Bunu, lümpen bir milliyetçiliğe içkin bir dinbazlıkla yapmakta; sahip olduğu görsel ve yazılı “propaganda makinası” ile gerçek sanrısı üretmektedir.

İktidarda kalmayı, “siyasi başarı ya da başarısızlık” değil “ontolojik” yani “var olma ya da olmama” hali olarak okunması, izlenen bu kimlik siyasetinin ana nedenidir.

Son dönemde sadece iç ve dış siyasette değil özellikle de ekonomik alanda yaşanan kriz, her gün boyutları artan biçimde toplumu etkilemektedir. Etkilememesi imkansızdır. Çünkü, ekonomik krizi, içine düşülen demokrasi türbülansının kaçınılmaz sonuçlarından birisidir.

Bugün muhalefet partilerinin, muhaliflerin, iktidara eleştirel bakanların hatta siyasete küsenlerin karşı karşıya olduğu temel sorun şudur; “İktidarın Türkiye’yi içine ettiği demokrasi türbülansından nasıl çıkılacak?”

Bu soruya herkesin cevap/lar vermesi gerekiyor. Verilen cevapların birbiriyle konuşabilmesi gerekiyor. Temel ihtiyacımız tam da bu.

Bu soruya cevap/lar ararken üzerinde uzlaşılması gereken ilk nokta; devlete eklemlene siyasi iktidar ve onu destekleyenler dışında tüm toplumsal kesimlerin “mağdur” olduğunu gerçeğidir.

İkinci olarak bu mağduriyetin, sadece siyasal partileri, siyasileri değil, sivil toplum alanını, medyayı, iş dünyasını, sanatı, edebiyatı kısaca tek tek tüm bireyleri etkilediği gerçeğidir.

Kısaca demokrasi türbülansı, son dönemde yaygınlaşan ekonomik krizle birlikte siyasi iktidara yakın olan toplumsal kesimleri göreli olarak etkilese de, iktidar/devlet eklemlenmesinin öteki kabul ettiği tüm siyasal ve toplumsal kesimleri siyasi, ekonomik ve sosyal olarak etkilemiş ve mağdur etmiştir.

Bu yüzden toplumun her alanında parti, hareket, STK, bireyin kendi kültürel, dinsel ve etnik kimliklerini koruyarak, yeni bir üst kimlik inşa etmeleri gerekiyor.

Siyasi partiler hem Meclis’te kendi aralarında hem Meclis dışında sivil alanda farklı STK’lar ile bir işbirliğine girmelidir.

Aynı şekilde sivil alanda var olan kurumlar kendi aralarında aynı “ilke” ve “amaç”tan hareketle bir işbirliğine gitmek durumundadır.

Bütün bu işbirliğinin temel amacı bir kez daha ifade etmek gerekiyor ki, içinde hapsedildiğimiz “demokrasi türbülansı”ndan çıkmak; ortak hareket noktası ise herkesin kendi kültürel, dinsel ve etnik kimliğini koruyarak bir siyasi üst kimlik inşa ederek mücadeleyi ortaklaştırmasıdır.

Doğu ile Batıyı, Kuzey ile Güneyi, Kürt ile Türkü, Alevi ile Sünni’yi kısaca farklı kültürel, dinsel ve etnik kimlikleri içine alacak tüm mağdurlarının bulaşacağı bir koalisyondan geçmektedir. Bir önceki yazıda “demokrasi ve siyaset ağı” olarak ifade ettiğim budur.

Bütün bu farklı kültürel, dinsel ve etnik farklılıklara rağmen bir araya gelmek, konuşabilmek ve ortak bir siyasallaşma üretebilmek, içine düşürüldüğümüz demokrasi türbülansından çıkışın ilk adımıdır.

Bu farklılıklar arasındaki eş düzeyli ilişki, demokrasi için farklı kesimleri arasında kurulan bir “taşıyıcı koalisyonlar”dır ve en çok ihtiyacımız olan budur.

Bu koalisyonun kurmanın yolu ise mağdurlarının birbiriyle konuşmasından, karşılıklı etkileşimden geçmektedir. Siyasi partilerin “küçük iktidarlarını” korumaktan vazgeçip, toplumsal düzlemde bu koalisyonların kurulmasına öncülük etmek durumundadırlar.

Bu koalisyonların, demokrasi ve siyaset ağının olmazsa olmazı ise bu sürecin “öznesi” olan bireyler yani vatandaşlardır.

Siyaseten hakkında söz söylenen, geleceğine karar verilen değil, siyaset aracılığıyla kendini ilgilendiren kararlara katılan ve geleceğine karar veren pasif değil aktif özneler, vatandaşlar olmak durumundayız.

Unutmayın, siyaseti yeniden ayaklarının üzerine dikecek, demokrasiyi türbülanstan çıkaracak olan şey, var olan siyasal partilerden çok yeni aktörler ve onların bu süreçte üretip sahipleneceği yeni siyasi anlayış olacaktır.

Bu yeni aktörler ve yeni siyasi anlayış ya var olan siyasal muhalefeti dönüştürecek ya da bu muhalefeti aşan yeni siyasallaşma üretecektir. Bundan kurtuluş yoktur.

Son yıllarda en çok duyduğumuz kavramlardan birisi; “hikaye yazmak”. Herkes, her alanda kendi hikayesini yazmak ve fark yaratmak istiyor.

Türkiye’nin de yeni bir hikayeye ihtiyacı var. Ama bu yazacak olan siyasetin içindekilerden daha çok bu siyasetin çeperinde duran isimsiz lider adayları olacak.

Bütün iş, onların bu hikayeyi yazmasının önünü açacak ilk adımda.