•  
  • (290)

 Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte katıldığı ABD gezisi sonrasında yaptığı bir açıklama ile ABD’li danışmanlık firması McKinsey’den kamu maliyesine yönelik tasarruf ve gelir önlemlerinin etkin bir şekilde yerine getirilebilmesi amacıyla, bakanlık bünyesinde kurulacak olan Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi'nin çalışma yöntemleri konusunda danışmanlık alınacağını açıkladı.

Bu açıklama, Türkiye ekonomisinin yönetiminin danışmanlık şirketine bırakıldığı gibi yansıtılsa da gerçek değildi. Alanında dünyanın en iyilerinden biri olan şirket, iktidarın kendisine vereceği bilgi, veri ve dökümanları inceleyip; kamu maliyesine yönelik tasarruf ve gelir önlemlerinin etkin biçimde alınabilmesi için yapılması gerekenler ile yapılmaması gerekenler şeklinde bir tavsiye listesini hükümete sunacaktı.

Bu hizmet bir danışmanlıktı, fazlası değil. Buna uyup uymamak hükümetin tercihi olacaktı.

McKINSEY, IMF FARKI

Bu açıdan şirketle yapılan anlaşmayı IMF ile anlaşılmış gibi tutmak da haksızlıktır.

Dahası IMF ile anlaşmayı tek başına “emperyalizm”in oyunu olarak görüp, ülkeyi bu noktaya getirenlere karşı sessiz kalmak da bize özgü bir ulusalcılık ve millilik olsa gerek.

Unutmayalım ki, IMF bir bankadır ve bizde olan her şeyi “emperyalizm” ile açıklama hastalığı olanların ifade ettiği gibi tek başına bir sömürü aracı da değildir.

IMF, İkinci Dünya Savaşı’nda Batı’da piyasa ekonomilerinde meydana gelen ticaret sistemi içinde döviz kuru ve cari açık krizlerini aşmak için kurulmuş bir kurumdur.

Döviz kuru ve cari açık devletin daha üretilmemiş bir refahı “popülist politikalarda” tüketmesinin sonuçlarından birisidir ve Türkiye’de olan, büyük ölçüde budur.

Bu tablonun sorumlusu dış güçler değil siyasi tercihlerdir.

Bu krizle karşı karşıya kalan bir ülkenin, IMF’ye gittiğinde, yardım alabilmesinin koşulu, döviz kuru ve cari açığa yol açan nedenlerin ortadan kaldırılması konusunda uyulması zorunlu bir yol haritasını kabul etmesidir.

Oysa danışmanlık hizmeti için anlaşılan McKinsey için böyle bir uyulması gereken yol haritası söz konusu değildi.

AMAÇ NEYDİ?

McKinsey ile yapıldığı söylenen anlaşmadan sonra ülkede tartışılan konu şu oldu: Eğer hükümetin iddia ettiği gibi ABD bize ekonomik savaş açtıysa neden ABD’li bir şirketten danışmanlık alıyorduk?

Bu haklı bir soru idi.

Bu haklı soru üzerine Bakan Albayrak ve hükümete yakın medya ve köşe yazarları, yapılan anlaşmanın bir danışmanlık hizmeti olduğunu yerinde ama farklı cümlelerle anlattılar. McKinsey’in IMF olmadığını ifade ettiler.

Ancak burada ıskalanan esas nokta bu anlaşma “danışmanlık hizmeti”nden çok, ABD ile ilişkileri yeniden iyileştirme için yapılacak “lobi çalışmasının” ilk adımı ve yıl sonuna kadar ödenmesi gereken 260 milyar dolarlık borcun çevrilebilmesi için yeni borç bulabilmenin “anahtarı” olacaktı.

Önceki gün gün Cumhurbaşkanı Erdoğan, McKinsey ile yapılan anlaşmayı yok hükmünde bırakan bir konuşma yaptı. Böylece, birkaç saat öncesine kadar McKinsey ile yapılan anlaşmayı savunanlar bir kez daha boşa düştü.

Anlaşma ve şirket konusunda birkaç gün önce yazdıklarının 180 derece tersini yazmaya, attıkları manşetlerin tersine manşetlere atmaya devam ettiler.

10 gün içinde yaşanan birbirine zıt iki gelişme sonuçta, Türkiye’nin borcunu çevirebilmesi konusunda bulunacak kredilerin riskini ve maliyetini arttırmaktan başka bir işe yaramadı.

SAĞDAN SOLA EMPERYALİZM

Türkiye’de özel sektör ve kamunun, çoğu Batılı ülkeler olmak üzere yaklaşık 476 milyar dolara yakın borcu bulunuyor. Alınan bu borçlar, katma değer üretecek yatırımlara değil, ihtiyaç olmayan büyük yatırımlara, betona harcanmıştır.

İlginç olan ise bu borçlar alınırken emperyalistliği unutulan Batılı ülkelerin, borç ödeme zamanı gelince emperyalistliklerinin hatırlanmasıdır.  

Emperyalizm, sadece lümpen milliyetçilerimiz değil lümpen ulusalcılarımız tarafından da aynı tutarlılıkla seslendirmektedir.

Lümpen milliyetçi ve ulusalcılar hep bir ağızdan “bizim bizden başka dostumuz yok” söylemini sahiplenmişlerdir.

Ancak burada mesele bu tür bir danışmanlığa ya da uzmanlığa gerçekten ihtiyaç hissedilip, hissedilmediğidir.

SORUN GERÇEĞİN KABUL EDİLEMEMESİ

Burada mesele, içinde olduğumuz, karşı karşıya kaldığımız “durumun” adının “doğru konulmasıdır”.

Bu adlandırma sağlıklı biçimde yapılmayıp, gerçek kabul edilmediği sürece yapılan hiçbir tavsiyeye, kim tarafından yapılırsa yapılsın uyulmayacaktır.

İçinde olduğumuz gerçek “ekonomik krizin” varlığıdır. Bu kriz, sadece son aylara ait değil birkaç yıldır geliyorum diyen bir krizidir. Esas olarak ise siyasidir.

Ortak aklı, çoğulculuğu, demokratik yönetimi, hukukun üstünlüğünü, güçler ayrılığını, medya özgürlüğünü yok sayan, demokratikleşmeden uzaklaşan yönetim anlayışının bir sonucudur.

Ama bu tek başına hükümetin sorumluluğu değildir. Yaşananlarda, gerçeği gördükleri halde itiraz etmeyen, susan, korkan iş dünyasının, büyük bankaların ve büyük şirketlerin de sorumluluğu vardır.

ÇÖZÜM GERÇEKLE YÜZLEŞME

Bugün yapılması gereken “gerçeğin” olduğu gibi kabul edilip, çözüm için “ortak” bir yol haritası çıkarılmasıdır. Bunun ilk adımı, içeride toplumsal uzlaşma, kucaklaşma için adım atılmasıdır. İktidarın kendisinden ideolojik, siyasi, kültürel ve etnik farklılıklardan oluşan muhalefetle konuşabilmesidir.

Hükümet yetkilileri haklı olarak içinde bulunulan ama adı konulmaktan imtina edilen süreç için “toplumsal dayanışma” talep etmektedirler.

Bu dayanışmanın sağlanabilmesinin ilk koşulu, 81 milyonun “farklı” olduğu kadar, “eşit” kabul edebilmesinden geçiyor.

Bunların olabilmesinin ilk koşulu, gündem değiştirmek amaçlı geçmişe bakıp yeni “düşman/lar” üretmek değil“gerçeği” kabul etme ve onunla yüzleşmektir.

Bu olmadığı sürece kriz derinleşmeye, 81 milyon olarak hep birlikte fakirleşmeye devam ederiz.