• 23.10.2018 00:00
  • (281)

 Muhalif bir gazetecinin 3. bir ülkedeki konsoloslukta öldürülmesi sonrasında yaşananlar; cinayeti de, cinayette öldürülen gazeteciyi de aşan uluslararası ilişkilerde bir güç oyununa dönüştü.

2 Ekim’den bugüne yaşanan süreci gün gün takip ettiğimizde, birinci önceliğin hiç bir zaman yaşanan olayı aydınlatmak olmadığını görüyoruz. Ki, eğer öyle olsaydı son günlerde peş peşe atılan başarılı adım, gazetecinin kaybolduğu günü takip eden 3-4 günde pekala atılabilirdi. Ama atılmadı.

TÜRKİYE’NİN SORUMLULUĞU

Kabul edelim ki, yaşanan olay basit. Arabistanlı muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı, evlilik işlemleri için kendisine randevu verildiği gün ve saatte konsolosluğa gitmesi ve bir daha o binadan çıkamaması.

Kaşıkçı’nın kendisi de böyle bir olasılığın mümkün olabileceğini düşünmüş olmalı ki, kötü bir durumda nişanlısına kimleri araması gerektiğine dair not bile bırakmış.

Peki sonra?

Olayın yaşandığı ülke olarak, ilk günlerde yapılması gereken pek çok şeyi ancak aradan geçen iki hafta sonra yapmaya başladık ve buna devam ediyoruz.

Mesela konsoloslukta ve konsolosun evinde arama işlemleri ancak iki hafta sonra yapıldı. Aramanın yapılacağı gün, konsolos elini kolunu sallaya sallaya ülkesine döndü.  

Oysa konu uzmanı pek çok hukukçu Viyana Sözleşmesi gereği hukuki sürecin daha erken başlatılabileceğini ifade ettiler.

NE OLDU?

Yaşanan olay derken neyi kast ettiğimiz açık. Kaşıkçı, konsolosluğa girdi ve bir daha çıkmadı. İki hafta sonra başlayan aramalarda parça parça pek çok bilgi ortaya çıktı.

Ortaya çıkanlardan da öncesinden de biliyoruz ki, Kaşıkçı bir biçimde ortadan kaldırıldı.

Nitekim, olayı takip eden günlerde, medyada gazetecinin konsolosluğa gittiği gün Arabistan’dan gelen 15 kişilik özel bir ekibin konsolosluğa girişi ve ekibin aynı gece Türkiye’den ayrıldığı bilgileri ortaya çıktı.

Adı gizli tutulan bir kaynak yabancı basına gün gün bilgi verip, olayın bir adli vaka olduğunu her gün tekrarladı.

Bütün bunlara rağmen, ne yazık ki adli sürecin başlaması ancak iki hafta sonra mümkün olabildi. Eğer istense arama izni başta olmak üzere atılması gerekenler konusunda daha hızlı davranılabilirdi.

Bu olay şunu bir kez daha göstermiştir ki, ulus-devlerin çıkarları öncelikli olduğunda, tek tek insanların hayatı, düşünceleri ve varlıklarının hiçbir önemi kalmıyor.

BEKLE GÖR POLİTİKASI

İlginç olan ise, yaşanan olayın adli bir vaka olduğuna dair bilgiler uluslararası kamuoyunda paylaşılmasına rağmen ülkelerin genel tavrı, “bekle gör” politikası oldu.

Ülkelerin kısa sürede değişen tepkilerinde belirleyici olan ise uluslararası insan hakları örgütleri ve muhalefetten gelen tepkiler oldu. Af Örgütünden, Freedom House 'a (özgürlükler Evi) kadar pek çok insan hakları örgütünün verdiği tepkiler, ülkelerin pozisyonlarının değişmesine yol açtı ve Arabistana’a karşı daha eleştirel bir tutum almaya başladılar.

Pek çok ülkeden gelen ilk açıklamalar, olayı büyütmeden kapatma yönündeydi. Ama bu gelen tepkilerle mümkün olmadı.

ESAS BELİRLEYİCİ OLAN TİCARİ İLİŞKİ

Şimdi pek çok ülke, olayın araştırılmasını ve gerçeğin ortaya çıkarılmasını yüksek sesle talep etmeye başladı.

Ancak her ülkenin tepkisinde belirleyici olan ise olayın tarafı olan Arabistan’la var olan ilişkileri oldu.

Örneğin ABD lideri Trump, birbiriyle çelişkili pek çok açıklama yapsa da; ülke yöneticilerine karşı aldığı pozisyonun temeli, var olan hegemonik ve ticari ilişkilerin korunması; hatta bu olayın bir pazarlık unsuru olarak kullanılıp Arabistan’dan daha faza taviz koparmak yönünde oldu.

Bugün İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya gibi pek çok ülke olayın tüm açıklığıyla ortaya çıkarılmasını ve sorumluların cezalandırılmasını talep ediyor.

ARABİSTAN’I YEDİRMEYİZ

Uluslararası kamuoyundan Arabistan’a yönelik gerçeğin ortaya çıkarılması çağrılar artarken bu ülkeye destek veren ülkeler yok değil.

Bunlar arasında Mısır, Lübnan, Kuveyt, Bahreyn ve Filistin var. Bu ülkelerin yetkilileri, yaşanan olayın uluslararası ilişkilerde Arabistan’a ve ülke yönetimine, yöneticilerine karşı kullanılmasına karşı çıktıklarını açık açık beyan etiler.

Filistin lideri Mahmud Abbas; “Kral Selman'a ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman'a tam güven duyuyoruz. Filistin, Suudi Arabistan'ın yanındaydı ve bu duruşunu sürdürecek” açıklamasını yaptı.

Dünyadan gelen bu tepkilerden olsa gerek, Arabistan yetkilileri olaydan neredeyse 17-18 gün sonra, “Kaşıkçı’nın konsolosluktaki arbedede öldüğünü” ve sorumluların cezalandırılacağı açıklamasını yaptı. Olayla ilgili 18 kişin gözaltına alındığı bilgisi de kamuoyuyla paylaşıldı.

Bu yaklaşımın olayı ortaya çıkarmaktan çok, olayı münferit hale getirme amaçlı olduğu görünüyor.

Bu olayda Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman olağan şüpheli olarak ortada duruyor. Ama tüm açıklamalar bu bağlantıyı koparma yönünde.

ARABİSTAN’IN ZOR TERCİHİ

Arabistan yönetimi, bu olayı kapatmak ve var olan gücünü korumak için üç seçenek arasında bir tercih ya da denge kurmak durumunda.

Bunlar; 1) ABD’ye daha fazla taviz vermek yani daha fazla silah alma yoluyla daha fazla bağlılık, 2) sahip olduğu petrol arzını kısma tehdidi ile dünyaya gözdağı ya da 3) ABD ve Batı’ya karşı Rusya ile ilişkileri arttırma ve bu ülkeyle yeni ticari anlaşmalar yaparak Batı’yla pazarlıkta el yükseltmek.

Arabistan yönetiminin tercihi bakalım ne/ler olacak.

Ancak bu olay bize bir kez daha ulus-devletlerin çıkarları söz konusu olduğunda insan hayatının öneminin olmadığını gösterdi.

GERÇEĞİ BİLMEK İSTİYORUZ

Son olarak, yaşanan olayın tam olarak ortaya çıkarılması bizim sorumluluğumuzdadır.

Yaşanan olayda tüm gerçekler, siyasal pazarlık unsuru olmadan tüm kamuoyuna açıklanmalı ve sorumlular cezalandırılmalıdır. Sadece olayın failleri değil, azmettiriciler de ortaya çıkarılmalıdır.

Bu Arabistan’la olan “iyi ilişkilerimizden” daha önemlidir.

Eğer bu olmazsa, açılan bu yol, tüm ülkeler için muhalifleri ortadan kaldırmanın içtihat kapısı olur.