• 3.01.2018 00:00

 Son dönemde AK Parti çevresinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kutsiyet atfeden pek çok açıklama duyduk, okuduk. Bunlardan sonuncusu Harran Üniversitesi Rektörü’nden geldi. Rektör Prof. Dr. Ramazan Taşaltın, katıldığı bir TV programında, “İslami olarak cumhurbaşkanına itaat etmek farzı ayın’dır. Karşı gelmek de harpten kaçmak manasına gelir haramdır” ifadelerini kullandı.

İnsan bu tür açıklamaları okuduğunda, duyduğunda şaşırıyor. Üstelik bu konuşmayı yapan bir akademisyen, bir profesör.

Belli ki, rektörün açıklaması haddini epey aşan bir açıklama olmuş olmalı ki, buna, parti içinden de eleştiri geldi. AK Parti Grup Başkanvekili Naci Bostancı, twitter hesabından yaptığı açıklamada; “Harran Üniversitesi rektörünün Cumhurbaşkanımızla ilgili sözlerinin a. Cumhuriyetimizle, b. İslamla, c. Cumhurbaşkanımızın siyasal anlayışıyla, Rektörlük makamında aranan akademik müktesebatla hiçbir ilgisi yoktur” demek zorunda kaldı.

YÖK de aynı şekilde rektörü savunmadı. Kimsenin savunamadığı bu sözlerin sahibi, istifa etmek zorunda kaldı.

NEDEN BU ÖZDEŞLİK?

İnsan sormadan edemiyor; neden?

Neden bazı kesimler, bazı yazarlar, bazı siyasiler, bazı din görevlileri, bazı akademisyenler ve tüm organik aydınlar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve AK Parti siyasetini hiçbir nesnel eleştirellik içermeden savunuyorlar?

Sadece savunmak zorunda kaldıkları için mi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan bütün bunlardan ne kadar haberdar, bunların ne kadarını benimsiyor?

Buna cevap vermek zor.

Ama bana öyle geliyor ki, ülkemize has olan sorun “kralcıların”, kraldan habersiz kral için yaptıkları.

Nazi yargıcının karar verirken, kendi kendine “Hitler olsaydı ne düşünürdü diyerek”, karar vermesi gibi; kendi sosyal statü ve ekonomik varlıkları ile Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti’nin siyasal varlığı arasında doğrusal ilişki kuranlar, her gün durumdan vazife çıkarıp, “Cumhurbaşkanı Erdoğan olsa ne düşünürdü, ne söylerdi, ne yazardı” diyerek pozisyon alıyorlar.

Dahası, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti’yle böylesine ontolojik bağ kuranların söylemlerine bakıldığında çoğunlukla dünyevi, seküler olan siyasaldan değil ilahi ve dini olan dil ve söylem üzerinden bir meşruiyet üretiyorlar.

İKTİDAR, DİNİ DEĞİL DÜNYEVİ BİR ALANDIR

Oysa sadece Türkiye değil Arabistan’dan İran’a, Pakistan’dan Katar’a kadar tüm iktidarların kaynağı ve meşruiyeti ilahi ve dini değil, dünyevi ve sekülerdir.

Yönetme araçları dini, meşruiyeti İslami olsa da bu değişmez.

İlahi olan dinin, dünyevi olan iktidarın aracı haline getirilmesi, insanları ve toplulukları o dinin yorumundan, dinin pratiklerden ve bir bütün olarak dine mesafe almaya itecektir.

Nitekim bugün bir bütün olarak İslam dünyasına bakıldığında, dinin vazettiği hiçbir ahlaki, sosyal ve toplumsal değerin yeterince yaşandığını görmüyoruz.

İster Sünni-Vahhabi Suudi Arabistan, ister Şii İran, İster Mısır, ister Katar olsun gördüğümüz toplumun küçük bir azınlığının ülkeyi yönettiği, toplumsal eşitsizlik, eğitimsizlik, gelir adaletsizliğidir. Sadece ekonomik olarak değil dini değerler açsından da durum farklı değildir.

İSLAMİLİK ENDEKSİNDE LİDER ÜLKELER

Bu durumu en iyi açıklayan ise uluslararası bir araştırmadır.

2010 yılında George Washington Üniversitesi’nden Scheherazade S. Rehman ve Hossein Askari, uluslararası akademik bir dergi olan Global Economy Journal’de, “Ekonomik İslamilik Endeksi” (An Economic Islamicity Index) ve “İslam Ülkeleri Ne Kadar İslami?” (How Islamic are Islamic Countries?) başlıklı iki makale yayımlanır.

Yazarlar, “İslamilik Endeksi” diye belirledikleri kıstaslara göre Müslüman-gayrimüslim farkı olmadan dünyadaki 208 ülkeyi tek tek değerlendirerek bir sıralama yapmışlar.

Bu endekste; “toplumun tüm üyelerine eşit iktisadi fırsatlar, adalet, mülkiyet haklarının korunması, çalışmak isteyen herkese istihdam imkânlarının oluşturulması, eşit eğitim hakkının sağlanması, yoksulluğun önlenmesi ve temel ihtiyaçların karşılanması, vergilerin verimli kullanılması, tabii kaynakların ölçülü kullanılması, yolsuzluğun önlenmesi” gibi 12 adet iktisadi kıstas ve “kanuni ve idari, insani ve siyasi haklar, uluslararası ilişkiler” gibi ana başlıklar altında da benzer değerlendirme ölçütleri kullanılmıştır.

Bu iki akademik makaleye dünyadan gelen olumlu tepkiler sonrasında bu araştırma “İslamilik Endeksi” adıyla  2015 yılından itibaren küresel bir “projeye” dönüşmüş ve her yıl sonuçlar açıklanmıştır. (http://islamicity-index.org/wp/)

2010 yılında yayınlanan makalede ilk beş ülke İrlanda, Danimarka, Lüksemburg, İsveç, İngiltere olmuştur. Bu listeye Müslüman ülkelerden Malezya (nüfusunun yüzde 60 civarı Müslüman) 33’üncü, Türkiye 71’inci, Suudi Arabistan 91’inci ve İran da 139’uncu sırada yer almıştır. (https://hossein-askari.com/wordpress/wp-content/uploads/islamicity-index.pdf)

Son açıklanan 2017 endeksine göre ise ilk beş ülke Yeni Zellanda, Hollanda, İsveç, İrlanda ve  İsviçre olmuştur. Yine Müslüman ülkelerden ilk sırayı 43’üncü sırada Malezya almıştır. Bu araştırmada, Türkiye 81’inci, Suudi Arabistan 88’inci ve İran 134’üncü sırada yer almıştır. (http://islamicity-index.org/wp/latest-indices/)

SORUMLU TEK BAŞINA BATI OLMAZ

İslam dünyasının bu durumunu Batı’nın oyunu, Batı’nın İslam Dünyası’nı sömürmesi olarak açıklamak fazlaca kolaycılık olur. Dahası açıklamak gibi kolaycılığına kaçtığı için de anlamak gibi bir çabayı da anlamsız bulur. Oysa sorun tam da anlama çabasının olmamasıdır.

Oysa bu tablo içinde yakın zamana kadar Türkiye, Ortadoğu ve Arap Dünyası’nda hem popüler hem de modelülkeydi. Özellikle TESEV’in yaptığı araştırmalarda bunu görmek mümkündü.**

Bu araştırmalarda da görüleceği gibi Türkiye’yi popüler ve model yapan, İslam-demokrasi birlikteliği, Batı ile güçlü ilişkiler, AB aday üyeliği, eksik de olsa demokrasi deneyimi ve laiklik idi.

Ancak 2011 sonrası siyasi iktidar çeşitli kaygılarla bu modelliği, Ortadoğu ve İslam dünyası lideri olma hayaliyle değişme yoluna gitti. Ama bunda da başarılı olma imkanı olmadı. Nitekim TESEV’ın aynı konulu araştırması 2011’den itibaren bu değişimi 2012 ve 2013 yılı araştırmaları ifade ediyor.***  

İşte yaşanan bu değişim sonrasında, Türkiye içerde toplumsal kutuplaşma, dışarda ise yalnızlaşma ile baş başa kaldı.

Bu araştırmalar gösteriyor ki, ilahi olan din siyasal meşruiyet aracı olarak kullanıldığı üsrece hiçbir ülkeye refah, huzur, demokrasi, özgürlük getirmiyor. Dinin siyasete alet edilmesinin yarattığı tabloyu görüyoruz.

Bu tablonun değişmesi ise tek tek tüm Müslümanlara, dindarlara düşüyor. Dinin siyasete alet edilmesine karşı çıkarak; dini, dinbazlardan koruyarak buna başlayabilirler.

* Tayfun Atay'a referansla kullandığım bu sözcüğü, Peyami Safa "dini kendi bildiğince tahrif eden, 'din dolandırıcısı'" için kullanır. Safa; "Bize 'dinbaz' ve 'devrimbaz' değil, dindar ve inkılapçı lazım." diye yazar. (Din-İnkılap-İrtica, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1990, s. 88)

** http://tesev.org.tr/wp-content/uploads/2015/11/Ortadoguda_Turkiye_Algisi_2010.pdf , http://tesev.org.tr/wp-content/uploads/2015/11/Arap_Dunyasinda_Turkiyenin_Imaji.pdf , http://tesev.org.tr/wp-content/uploads/2015/11/Ortadoguda_Turkiye_Algisi.pdf , http://tesev.org.tr/wp-content/uploads/2015/11/Arap_Dunyasinda_Turkiye_Algisi.pdf , http://tesev.org.tr/wp-content/uploads/2015/11/Ortadoguda_Turkiye_Algisi_2011.pdf

*** http://tesev.org.tr/wp-content/uploads/2015/11/Ortadoguda_Turkiye_Algisi_2012.pdf ,  http://tesev.org.tr/wp-content/uploads/2015/11/Ortadoguda_Turkiye_Algisi_2013.pdf