• 6.01.2018 00:00
  • (358)

 “Biz değilsek kim?

Şimdi değilse ne zaman?”

Mihail S. Gorbaçov

Kürt sorununun demokratik çözümünü önceleyen Barış Vakfı, geçtiğimiz hafta sonu önemli bir çalıştay düzenledi. “Çatışma Çözümünde Uluslararası STK Deneyimleri” adını taşıyan çalıştaya katılan yabancı STK temsilcileri, kendi ülkelerindeki çatışma çözümlerinin konusundaki deneyimlerini aktardılar. Bunlar içinde kuşkusuz en dikkat çekeni İrlanda ve Kolombiya deneyimi oldu.

Bu çalıştayı benim açımdan ilginç kılan ise “dar” bir grupla gerçekleşmesi oldu. Vakıf yöneticilerinden aldığım bilgiye göre davet edilen bazı kişi ve kurum temsilcileri davete icabet etmemiş.

Belli ki STK temsilcileri, ülkenin içinde bulunduğu koşullarda “Kürt sorununu” konuşmayı lüks sayıyorlar. Bunun için olsa gerek, muhafazakâr kesimden de, laik kesimden davet edilen kimi kurumlar katılmamayı tercih etmişler.

Çalıştaydaki konuşmaları dinlerken, zihnim eskilere gitti. Kürt sorununun adının konulduğu, siyaseten sahiplenildiği ve önceliğin bu sorununun çözümüne verildiği günlere.

Uzun bir geçmişi olan arka kapı diplomasisi sonrasında 3 Ocak 2013’de Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata’nın İmralı ziyareti, siyasi iktidarın Kürt sorununun çözümü konusundaki en önemli adım oldu. Ve böylece “çözüm süreci”başladı.  

LİDERLER DEĞİL TOPLUM SAHİPLENMELİYDİ

Ama ne yazık ki, bundan sonraki süreçte üzerinde mutabık kalınan adımların atılması siyasi güç dengeleri, seçim kazanma kaygısı düşünülerek atılamadı.

Bu sürecin iki büyük zaafı oldu. İlki sürecin, Meclis ve siyasi partiler üzerinden toplumsallaşması yerine iki liderin inisiyatifine bırakılması. İkincisi ise adlandırma.

İlkinden başlayalım. Çözüm sürecinin ana taşıyıcısı olan siyasi iktidar da, Kürt siyasi hareketi de, süreci siyaseten sahiplenmek yerine iki liderin -Erdoğan ve Öcalan- inisiyatifine bıraktılar.

Her iki taraf için de güvence, “iki liderin güçlü iradesi”ydi. En azından kamusal alanda yüksek sesle bu ifade ediliyordu.

Liderlere atfedilen “kutsiyet”, iki tarafın da en büyük yanılgısı oldu. Sonuçta, liderlerin kişisel arzuları sürecin de sonu oldu.

‘KÜRT SORUNU’, ‘ÇÖZÜM SÜRECİ’ FARKI

Sürecin ikinci hatası ise “Kürt sorununun çözümü” ile “çözüm süreci” arasındaki farkın yok sayılması ve Kürt sorununun çözülmesi, çözüm süreci içinde eritilmesine yeterince itiraz edilmemesiydi.

Çözüm sürecinin nihai hedefi, PKK’nın silah bırakması idi. Nitekim süreçle birlikte silahlar susmuş, ülke içindeki silahlı unsurlar çekilmeye başlamıştı. Ama bu, tek başına çözüm değildi ve çözümün konuşulmadığı ortamda ise potansiyel olarak büyük bir tehlikeydi.

Çözüm süreci esas olarak, geri çekilenlerden ülkeye dönmek isteyenlerin “nasıl” döneceklerine ilişkin sosyal ve toplumsal entegrasyon projeleri üretmek, dönmek istemeyenlerin ise başka ülkeleri gidişini sağlayacak şekilde silahların gömülmesiydi.

Kürt sorununun çözümü ise temelde Türkiye’nin demokratikleşmesinden geçmektedir. Kürt sorunu, temelinde kimlik, hak, özgürlük ve eşit vatandaşlık olan “demokratikleşme” sorunu idi.

ÇÖZÜM DEMOKRATİKLEŞMEDEYDİ

Ve demokratikleşme ülkenin sadece Doğu ve Güneydoğu Bölgesi için değil tümü için işlemesi gereken bir süreçti.

Türkiye’nin bir bütün olarak demokratikleşmesi, Kürt sorunu başta olmak üzere, Alevilerin, azınlıkların, farklı etnik ve dinsel kimliklerin de sorunlarının kamusal alanda çözülmesinin anahtarıydı.  

Bu açıdan Kürt sorununun çözülmesi yani genel demokratikleşme sürdüğü sürece çözüm süreci daha güçlü siyasi irade ile devam edecekti. Ama olmadı.

Nitekim Gezi sürecinde siyasi iktidarın, protestoculara karşı uyguladığı orantısız şiddet, kullanılan siyasal dil bir bütün olarak demokratikleşmenin de sonu oldu.

Nitekim devam eden süreçte PKK, varılan anlaşma gereği atılmayan demokratikleşme adımlarını gerekçe göstererek, 9 Eylül 2013’te geri çekilmeyi durdurdu.

BÜYÜK BARIŞTAN BÜYÜK SAVAŞA

Elbette bu süreç, sadece iç politikadaki gelişmelerle değil, dış politikadaki gelişmelerle de değerlendirilmelidir.

Ki devam eden süreci biliyoruz.

28 Şubat 2015’de “büyük barış” olarak lanse edilen, 10 maddeden oluşan “Dolmabahçe Mutabakatı”, ilan edilmesinden tam üç hafta sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından tanımayarak yok sayıldı ve süreç yeni bir boyut kazandı.

Sonraki süreci hepimiz biliyoruz. Temmuz 2015’den itibaren yaşanan kanlı süreç, PKK’nın da demokratik çözümü içselleştiremediğini ve istemediğini açık biçimde ortaya koymuştur. Ülke büyük barış ortamında kısa sürede büyük savaş ortamına evrilmiştir.

Bugün her iki taraf da, farklı beklenti ve çıkarlarla “çözümsüzlüğü” sürdürme konusunda aynı yerde durmaktadırlar.

Ve hepimiz, bu sürecin kazananlarını ve kaybedenlerini biliyoruz.

ÖNCELİK HALA DEMOKRATİKLEŞMEDE

Bugün Türkiye, 2013 ve sonraki koşullarından çok farklı bir yerde durmaktadır.

Yönetim sistemi değişmiş, siyasi güç merkezileşmiş, Meclis büyük ölçüde işlevsiz hale getirilmiştir.

Bugün elbette temel sorunun demokrasinin sınırlarının her alanda daralması ve otoriterleşmedir. Bu durum Kürt sorunu başta olmak üzere, temel hak ve özgürlüklerin, düşünce ve ifade özgürlüğünün de konuşulamadığı, tartışamadığı bir siyasi iklimi ima eder.

Oysa bu siyasi iklim tam tersine siyasete, siyasi partilere, aydınlara, kanaat önderlerine ve STK’lara daha fazla sorumluluk yüklemektedir.

Var olan siyasi iklimden şikayet eden tüm aktörlerin “demokrasi ortak kesininde” bir araya gelmesi elzemdir.

Bu bir araya geliş, siyasi alanda da, sivil alanda da gerçekleşmelidir. Farklı siyasi partiler ve STK’lar hattında kurulacak demokrasi temelli hat, içerdeki bu sıkışmışlığın ve gerilimin düşmesinde de önemli işlev görebilir.

O yüzden bugün farklı siyasi pozisyonlarda durun STK’ların da, siyasi partilerin de demokrasi bağlamında bir araya gelmeleri her zamankinden daha önemlidir.

Bunları bir araya getiren başlık, Kürt sorunu da olabilir, ifade özgürlüğü de. Her tartışma başlığı, bir araya gelmek için bir fırsattır. Ve her fırsat değerlendirilmelidir.

Barış Vakfı, önemli bir başlıkla STK’ları ve kimi akademisyen ve yazarları bir araya getirerek bir adım atmıştır. Devamı gelmelidir.