• 20.11.2018 00:00
  • (304)

 “Totalitarizm tarafından yozlaştırılmak için ille de totaliter ülkede yaşamak gerekmez.” 

George Orwell

Sivil toplumun modern anlamda ulus-devletlerin siyaset tarihindeki yeri çok eski sayılmaz.

Devlet, toplumun siyasal örgütlenişi ve oluşturduğu kurumlarının bütünüdür. Bu açıdan bakıldığında devlet, meşruiyetini aldığı toplum adına egemenlik kullanan, güç ve şiddet kullanma tekelini elinde tutan bir örgütlenmedir.

Örgütlenişlerine ve idari yapılarına göre devletleri farklı kategorilere ayırmak mümkündür.

Ancak devletler arasındaki esas niteliksel fark egemenliğin kaynağı noktasındadır. Buna göre,

  • Egemenliğin tek kişiye ait olduğu devlete Monarşik, 
  • Egemenliğin belli bir sınıf veya gruba ait olduğu devlete Oligarşik, 
  • Egemenliğin kaynağının dine dayandığı, din adamlarının her şeye karar verdiği devlet biçimine Teokratik,
  • Egemenliğin halka ait olduğu devlet biçimi de Demokratik devlet denmektedir.

Türkiye 1946’dan bu yana çok partili hayata geçmiş “demokratik” bir devlettir. Tarihi boyunca, açık ve örtülü darbelerle demokrasisi kesintiye uğrasa da, yapısal olarak eksiklikleri olsa da Türkiye demokratik bir devlettir.

Yani yapısal sorunlara rağmen egemenliğini toplumdan alıyor.

Bu yönüyle demokratik devletlerde, devletin tamamlayıcı unsuru meşruiyetini aldığı toplumdur. Bu iki unsurdan toplum, siyaseten ne kadar güçlü olursa devlet de o kadar demokratik olur.

HER DEVLET ÖZÜNDE OTORİTERDİR

Şunu unutmamak gerekiyor, şekli ve egemenliğin kaynağı farklı olsa da tüm devletler özünde “otoriterdir”. Yani meşruiyetini aldığı toplumu denetlemek isterler. Bunu da, uluslararası ilişkilerde var olan “rekabet”ten hareketle “devlet sırrı” kavramı üstünden yapmaya çalışırlar.

Bu noktada devletin sırrı, biz sıradan faniler için “kavaranmaz” bir bilgidir. Devlet sırrı, devletin toplumu denetlemenin en güçlü ikna aracıdır.

Bu yüzden devletin meşruiyetini ve egemenliğini aldığı bizler yani toplum, bireysel ya da örgütsel olarak siyasete sahip çıktığı, siyasete katıldığı ve talep ettiği sürece devlet demokratik olur. Bunun da sorun temelli sivil örgütlenmeler, sivil hareketler ve sivil toplum kurumları aracılığıyla gerçekleştirebiliriz. Bu açıdan sivil toplumun kamusal alandaki gücü, devletin toplum üzerinde kurmak istediği hegemonya önünde fren sistemidir.

Avrupa’da olan budur. Avrupa ülkelerini göreli demokratik yapan kamusal alandaki toplumsal talep, siyasi katılım ve denetleme çabasıdır.

Bu siyasallaşma, Avrupa siyasal kültürünün bir parçasıdır ve Avrupa’da ulus-devletlerin kuruluşunu takip eden dönemde başlamıştır.

KAVRAM AYNI AMA ANLAMI FARKLI

Türkiye siyaseten Batı ile aynı siyasal kavram setini kullansa da iki coğrafyada kavramların ifade ettikleri farklıdır.

Sivil toplum bunlardan birisidir. Batı’da toplumun farklı alanlarda örgütlenerek siyasallaşması ve toplum adına kamu sahasında devleti denetleme çabası olarak ortaya çıkmıştır.

Bu haliyle sivil toplum, toplumu, toplumsal talebi temsil etmiş ve devletin sınırını genişletmesi önünde olmuştur. Bu yönü ile de “muhaliftir”. Muhalifliğinin özünde demokrasinin, özgürlüklerin, sivilliğin ve hakların yanında olması vardır.

Bu yüzdendir ki; Türkiye gibi devlet-toplum ilişkisinde devletin ağırlığın fazla olduğu toplumlarda sivil örgütlenmeler, sivil hareketler özetle “Sivil Toplum Kuruluşları”, devlet tarafından hoş görülmemiştir. Çünkü devlet, bir biçimde organize olduktan sonra toplumda örgütlü bir yapıya tahammülü yoktur. Kendisi toplum adına her şeyi yapacağına inanır.

Hele hak, özgürlük, demokrasi, sivilleşme gibi devlet alanının sınırlayan alanlarda mücadele eden kurumlar, devletin her zaman “ötekisi” olmuşlardır.

Diğer yandan devletin siyaseten yapmakla sorumlu olduğu alanlardaki kimi işlerini yapılması için kurulan, organize olan sivil toplum kuruluşları yok değildir. Bunlar varlıkları ve işlevleri ile devletin sivil uzantısı olarak toplumun bu alanlardaki talebini devlet adına denetlemeye soyunmuş “organik” sivil toplum kuruluşlarıdır.

Son dönemde bu türde girişimleri ve eylemleri sıkça görüyoruz. Örneğin çevreyi temizlemek bir hobi olarak anlamlı olabilir ve bu apolitik bir eylemdir. Ama bu eylem ile devletin, kamunun görevinin bu temizliği yapmak olduğunun ifade edilmesi ise siyasal bir eylemdir.

Sonuçta her sivil eylem, o eylemi yapanlar tarafından “bir tür siyaset” olduğunun kabul edilmemesi ve bunun gerektirdiği adımların atılmaması ile varılan nokta; devletin yönetim zihniyetinin meşruiyetinin güçlendirilmesi ve devlet-toplum bağının giderek açılmasına, iradi olmayarak hizmet etmiştir ve edecektir de.

SİVİLLİK ÖZÜNDE POLİTİKTİR

Özelikle 2000’li yıllarda Türkiye’de AB süreci ile birlikte sivil toplum kurumları gerek varlık gerekse kapasite kullanımı açısından gelişme göstermeye başlamıştır. Bu bir biçimde toplumun siyasete daha fazla katılması, talep etmesi ve devleti dolaylı biçimde denetlemesi anlamına gelmiştir. Yani sivil toplumun alanının genişlemesi devletin alanının daralması, sivil toplum alanının genişlemesi anlamına gelmektedir.

Bu haliyle sivil toplumun güçlenmesi, farklı toplumsal kesim ve farklı kültürel kimliklerin özgürlük alanlarının genişlemesidir.

Bu ise siyasetin kendisidir. Ve siyaset, bizden farklı olan ile ortak bir gelecek kurma sürecinin kendisidir. Farklı kültürel, ideolojik ve etnik kimliklerde olsak da birlikte ve eşit yaşama arayışın kendisidir.

Devletlerin bu çabalara sempati duymamaları esas olarak kendi sınırlarını koruma çabasından başka bir şey değildir. Devlet bunu yaparken biz sivillere düşen ise hem siyasete hem de sivil toplum kurumlarına sahip çıkmak olmalıdır.