• 28.08.2021 21:35
  • (101)

Geçen gün, sosyalistlerin “hedefi saptırmayın” diye kendi gündemlerine almayı reddettikleri (feminizm veya çevrecilik gibi) konulara değinen bir şeyler yazmıştım. Bunlar bana “hedef şaşırtma” falan değil, tam da, “hedef” dediğimiz şeyin aldığı somut biçimler olarak görünüyor. Bugün çevrecilik üstüne birkaç şey söylemek istiyorum.

“Çevrecilik” ayrı bir siyasi hareket olarak ortaya çıktığında sosyalizmden farklı bir çizgiydi. Zaten öyle algılanıyordu (bunun tarihi nedenleri üstünde durmak istiyorum). Ama aradan bu kadar zaman geçtikten sonra bunların “farklı” çizgiler olduğunu düşünmek bana bir hayli aykırı geliyor. Türkiye’de şimdiye kadar gözlemlediğimiz pratikte iki çizgiyi birleştirme çabaları oldu; ama bu çabalar çok başarılı olamadı. İki hareketin izleyicileri bir tren istasyonunda rastlaşmış kişiler gibi (belki önce kibarca selamlaşıp) yan yana oturdular. Bir süre sonra oturmak istemeyenler de çıktı.

Oysa Türkiye’nin kendine özgü siyasi tarih çizgisinde “çevreci” olanların birçoğu daha önceki tarihlerde sosyalist hareket içinde bulunmuşlardı. Bu da, iki hareketin birleştirilmesi projesi için bir “avantaj” olabilirdi. Nedense pek olamadı. Oysa bu ikisinin başarılı olmasının yolu birlik olmalarından geçer ve bu nesnel gerçeklikte değişen bir şey yok.

İşin başına döneyim: Marx ve “çevre”. Marx’ın yazılarında sık sık “insanın doğayla mücadelesi” kalıbıyla karşılaşırız. Bu kalıp bugünün dünya görüşü çerçevesinde çok iyi formüllenmiş sayılmaz: insanın doğayla ilişkisini bir “mücadele” olarak görmek ve tanımlamak artık eskimiş bir yaklaşımdır. Ama Marx’ın yaşadığı yıllarda bu durum bu şekilde anlaşılmış mıydı? Anlaşılmamıştı. Bütün canlılar gibi insan da kendini doğadan aldıklarıyla yeniden üretir. Soluk almak bile öyle. Tabii bütün bu canlılar arasında yaptıklarını insan gibi sistematik bir şekilde ve habire büyüyen bir ölçekte yapabilen yok.

Bu ilişki tarih boyunca bir “mücadele” olarak görüldü ve yaşandı. Bilmem hiç dikkat ettiniz mi: köylüler gibi biz kentlilere göre doğayla daha iç içe yaşayan insanlar doğayı pek sevmezler, çünkü onu karşılaştıkları zahmetlerin kaynağı olarak görürler (ama yakın zamanlarda bu eğri ilişki hızla değişiyor. Bugün Türkiye’de devam eden çeşitli direnişlerde köylülerin doğaya nasıl sarıldığını ve sahip çıktığını görüyoruz). Tarih boyunca birçok kentlide, “ağaçlar ve çiçekler ve kelebekler”den oluşan bir “doğa”ya “romantik” denebilecek bir sevgi olmuştur. Her türlü temizliği doğada aramak ve bulmak felsefede de kendini göstermiştir (bunlar köylülerin hiç yüz vermediği söylemlerdir). Pazar günleri çoluk çocuk kırda yürüyüşe çıkan Marx da muhtemelen böyle zamanlarda çevresine baktığında öncelikle “insanın doğayla mücadelesini” görmüyordu. Ama bugünün çevreciliği böyle bir “çiçek-böcek” doğasını fersah fersah geride bırakmış durumda.

Doğanın insan üzerinde egemenlik kurmak gibi bir sorunu yoktu. Doğa doğadır; kendi kuralları içinde varolur. “Egemenlik” kavramı bir insan icadı. Baktığı her yerde bunu görmek de onun huyu. Buğdayın bire üç ya da dört verdiği, su değirmeninin müthiş bir “icat” olarak görüldüğü çağlarda yaşayan insanların doğaya sert bir efendi gibi bakmaları anlaşılır bir şeydir. O çağlarda yaşayanlar bir yana, şu bizim orman yangınlarını, ardından da sellerini görenler de böyle duygulara kolayca kapılabilirler. Neyse ki çağımızda insanlığın büyük bölümü bu gibi olayların doğanın gaddarlığından değil kendi kurdukları yapı ve ilişkilerin çürük çarıklığından ileri geldiğini anlıyorlar.  Ayrıca, marifet gibi oraya buraya serpiştirdiğimiz “HES” tipi (“doğayla mücadele eden insan”a uygun düşen) teknoloji harikaları ya da “Kanal İstanbul” gibi ucube projelerle doğayı daha uzun vadelerle çığırından çıkaracak gelişmeleri de kaygıyla izliyorlar.

Marx’ın yazmaya başladığı yıllarda Sanayi Devrimi’nin başlamasının üstünden daha yüz yıl geçmemişti. Olaya ille de “egemenlik” açısından bakacaksak (öyle bakanlar çoğunluğu oluşturuyordu) insan henüz “doğaya egemen” olmamıştı, ama bunun kapısı açılmış gibi görünüyordu. Yani Marx yüzyıllarca sürmüş bir eziklikle ciddi bir “biz kazanıyoruz” duygusunun kesiştiği kendine özgü bir çağın ürünü ve düşünürüdür. Örneğin bir Charles Dickens gibi o da yirmi yaşındayken posta arabasına binip gittiği yere elli yaşında “tren” denen bir şeye binip demir raylar üstünden gidebilmiştir.

“Egemenlik” nosyonunu kenara koyup bırakamıyorum bir türlü. Gene oradan bir bakış atalım: binlerce yıl doğa bize egemendi. Bu binlerce yıl bize ettiklerini bir yana koyalım.  Bize verdiği suyu kaynatıp çıkan buharını enerji olarak kullanmayı akıl etmemizden doğada olmayan “laser” denen nesneyi icat etmemize kadar geçen sürede bizim ona yaptıklarımızı da öbür yana yığalım. Bizim “yaratıcılığımız” şaşmaz bir biçimde, şu vadede, bu vadede, ama sonunda mutlaka, bir “yok etme”ye dönüşüyor, orada son buluyor. Yok etme gücümüz ve yeteneğimiz, “var” etme etkinliğimizden çok daha geniş bir kanalda çok daha hızlı bir biçimde akıyor.

Sosyalizmi en daraltılmış tanımıyla alacaksak, üretici güçlerin üzerinden özel mülkiyetin kaldırılmasıdır diye özetleyebiliriz. Evet, bence şüphe yok ki benimsenecek ve uğrunda mücadele edilecek bir hedef. Eyvallah, ama üzerinden özel mülkiyeti kaldıracağımız üretim araçlarını işleteceğimiz bir gezegene de ihtiyacımız var — hem de galiba öncelikle ona ihtiyacımız var.

Hayat kendisi bu iki mücadeleyi yan yana getiriyor. Doğada yarattığımız tahribatın çapı, boyutları ortada. Bu tahribat, belirli bir toplumsal düzen içinde yapılıyor, yürütülüyor. Tahribatla onu gerçekleştiren düzen iç içe geçmiş durumda. Onun için “önce bu, sonra şu” filan diye sıralama yapacak bir durum yok ortada.

Bu arada, “gerçekte-varolan-sosyalizm” adıyla andığınız düzen bu alanlarda nasıl davranmıştı?” sorusu da sorulabilir elbette. Ama o “düzen”in sonu, olanla olması gereken arasındaki uçurum hakkında söylenmesi gerekenleri zaten anlatıyor.