• 9.09.2021 06:18
  • (210)

AKP gibi bir partinin iktidarda olduğu (neredeyse yirmi yıldır) Türkiye’de “Atatürk” tartışmalarının çok hararetli olacağı tahmin edilirdi. Ama pek öyle olmuyor. Daha doğrusu, “tartışma” olmuyor, ama “kavgası”nın arkası kesilmiyor. Bu alanda AKP’nin izlediği yöntem Türkçe’de “kılçık atmak”, “laf sokuşturmak” gibi deyimlerle anlattığımız davranışlarla ortaya çıkıyor. Erdoğan’ın içki üstüne söylediği “iki ayyaş” sözü tipik. “Kime diyorsun?” diye üstüne gittiğinizde “Lafın gelişi… Herhangi iki ayyaş” diyecek. Kulüp rakısının etiketindeki (aslında Fazıl Ahmet’le İhap Hulusi olan) rakı içen iki kişiye fena halde çağrışım yaptığını herhalde hiç kabul etmeyecek. O kabul etmeyecek ama onun gibi duyan ve düşünen tabanı sözü öbür türlü anlayacak, Reis’in taşı en münasip şekilde gediğine koyduğunu düşünecek.

Bu elbette bir tartışma yöntemi değil.

Son zamanlarda bir “diktatörlük/demokrasi” çekişmesi başladı. Tayyip Erdoğan’ın kurduğu “tek adam” rejimi eleştiriliyor. Erdoğan cephesi buna cevap olarak “Ya Atatürk neydi?” sorusunu soruyor. Ama gene bir tartışma yok; bir “itişme” var.  Geçenlerde TV’de gezinirken Zafer Toprak’la Ahmet Kuyaş’ın tartışmalarına rast geldim ve tabii dinledim. İkisi de Atatürk’ün bir “diktatör” olduğunu kabul ediyor ve bunun niçin böyle olmak zorunda olduğunu tartışıyorlardı. İki iyi tarihçi. İkisi de akılcı argümanlar sıralıyordu.

Bugün Tayyip Erdoğan’ın demokrasiye verdiği zararların en kötüsü bence “kuvvetler ayrılığı” ilkesini yerle yeksan etmesidir. Çünkü bu demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur. Bizim ülkemizde yasama ile yürütme arasında hemen hemen hiç mesafe yoktu; ama yargı ile bu ikisi arasındaki ilişki daha iyiydi. Bunun berbat edilmesinin sonuçlarını her gün görüyoruz.

Peki, bu demokrasi ilkesiyle Atatürk’ün ilişkisi ne merkezdeydi?

Kuvvetler Ayrılığı ilkesini Rousseau’nun formüle ettiğini sanan Atatürk “Bu Rousseau deli midir, nedir?” diye konuşuyordu. “İnsan ne kadar kuvveti varsa onları toplar, dağıtmaz.”  Yani bugün geçerli olan kuraldan pek farklı düşünmüyordu.  “Askerdi;  savaştaydı” diyebilirsiniz. Diyebilirsiniz ama savaş bittikten sonra da böyle düşünmeye devam etti. Suikast girişiminin davası görülürken Karabekir’i fazla konuşturdular diye İstiklal Mahkemesi üyelerini herkesin önünde nasıl azarladığını ve adamların ayrılırken yeniden yakalanmamak için pencereden kaçtıklarını Goloğlu’nun kitabından okuyabilirsiniz.

Peki, böylece AKP’liler haklı mı oluyor?  Tayyip Erdoğan bütün “tek adamlık” çabalarıyla ve kuvvetler birliği ilkesi üstünde tepinmekle doğru mu yapmış oluyor?

Olmuyor elbette. Yirminci yüzyıla 19 yaşında giren bir adam, yıkılan Osmanlı’nın perişan eğitim makinasından geçmiş. İyi ki askeri okula gitmiş de en azında Rousseau’yu biliyor. O sırada “kuvvetler ayrılığı” diye bir ilke olduğunu “imparatorluk” içinde kaç kişi biliyor.

Ama sorun yalnız “bilgi” değil. O gün Toprak ile Kuyaş’ın konuştukları gibi ülkeyi modernize etmek gibi bir misyonla yola çıkmış. Bunun için yetkiye ihtiyacı var (çünkü bütün “dediğim dedik” tavrına rağmen meşruiyet ilkesine çok önem veriyor. Erdoğan gibi birinin elinde olsa kim bilir kaç kere lağvedeceği bir meclisle bütün savaşı çıkarıyor, buna katlanıyor. 

Bu yazıda yalnız “yetki”den söz ediyorum;  “yetki”yi ne için kullanmak, kullanılan “yetki” ile ne yapmak gibi konulara girmiyorum.

Mustafa Kemal kendini bütün bu işlerin içinde ve başında bulduğunda hayatını bir padişahlık içinde geçirmişti. Gene “anayasa” deniyor, demokratik yönetim üstüne bir şeyler söyleniyordu. Ankara Meclisi’nin çıkardığı anayasa zaten yargıyı, yürütmeyi, her şeyi Meclis’in eline vermişti. Olağan dışı bir dönemin “meclis hükümeti” idi. Mustafa Kemal buralardan geçti. Tayyip Erdoğan seksen yıllık bir demokrasi mücadelesinden sonra iktidara geldi. Demokrasi vaat ederek geldi. Ve bunu yaptı. Dünyada benzeri olmayan bir “tek adam” rejimi. Türkiye’nin bunca yıl sürmüş demokrasi mücadelesinden onun çıkardığı ders bu.

Erdoğan’ın bunu yapması çok da şaşırtıcı değil sonuçta. Onun gibi daha birçok kişinin bu ülkede edindiği siyaset ve demokrasi eğitimi böyle bir şey. Tayyip Erdoğan’ın siyaset denen şeyi muhaliflerine karşı bir silahlanma ve seferberlik olarak gördüğü besbelli. Ama demokrasi adına Erdoğan’a muhalefet edenlerin bazılarına da sorulması gereken şeyler var. Kuvvetler ayrılığını Tayyip Erdoğan’ın ortadan kaldırması kötü ve Atatürk’ün kaldırması iyi bir şey mi? Atatürk söz konusu olduğu zaman “günün koşulları” deniyor. Buna uzun boylu itirazım yok, az önce kendim de söyledim. Bundan ötürü de karşılaştırdığımız iki olayın aynı olmadığını iddia ediyorum. Ancak bu Atatürk’ün çok “demokrat” olduğunu göstermiyor.  Koşulları öyleydi ama o zaman da Montesqieu bilen, demokrasi üstüne doğru dürüst akıl yürüten insanlar vardı. Tarihi bilecek ve tarihten ders çıkaracaksak tarihin bu sayfalarına da bakmak gerekiyor. Ama Tayyip Erdoğan’la kolayca bağdaştırdığımız tek yanlılık, eleştiriye dayanamazlık vb. onun karşısında duran kesimin bir kısmında da pek fazla farklılaşmadan devam ediyor.