Rapor ilerliyor, Türkiye yerinde sayıyor...

  • 15.10.2012 00:00

 “Son yıllardaki bazı iyileşmelere rağmen ifade özgürlüğü Türkiye’de tam olarak güvence altında değildir.”

“Bazı Türk gazeteleri baskı aşamasında sansüre uğramıştır. Aynı zamanda, yüksek derecede bir oto-sansür vardır zira medya, ifade özgürlüğü üzerindeki anayasal ve yasal sınırlamaların ne kadar sıkı bir biçimde uygulandığını gayet iyi bilmektedir.”

“Kamu alımlarıyla ilgili yasalar dâhil bazı yasalara bu konuda özel hükümler konulmuştur.”

“Adlî sistemin aşırı iş yükü verimliliği zayıflatma eğilimindedir. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kararlarına hâkimlerin bağımlılığı da, hâkimlerin ve savcıların çalışmalarına Adalet Bakanı tarafından siyasî yönden müdahale edilebilmesi gibi bir endişe konusudur.”

“Millî Güvenlik Kurulu’nun varlığı, temel bir demokratik yapıya rağmen, Türk anayasasının, ordunun sivil bir rol oynamasına ve siyasî hayatın her alanına müdahale etmesine imkân verdiğini göstermektedir.”

“Sendikalar ile ilgili olanlar başta olmak üzere sosyal haklar hâlâ birtakım kısıtlamalara tabidir ve hakların pratikte kullanımı AB ülkelerinde geçerli olan standartlar düzeyinde değildir. Kültürel haklar arasında, din özgürlüğü, resmen tanınan dinsel azınlıklara ve engellerle karşı karşıya olan diğer dinsel azınlıklara farklı muamele edilmesi yüzünden sınırlı kalmaktadır.”

“Türkiye, Güneydoğu sorununa siyasî ve gayrı askerî bir çözüm bulmalıdır. Bugüne kadar görülen esas itibariyle askerî yaklaşım, insani ve malî açıdan maliyetlidir ve bölgenin sosyal ve ekonomik gelişmesine engel olmaktadır. Ayrıca, bu yaklaşım Türkiye’nin uluslararası imajına da zarar vermiştir.”

Avrupa Birliği Komisyonu’nun bu çarşamba günü açıklayacağı 2012 Türkiye İlerleme Raporu’nun basına yansıyan ayrıntılarını okuyunca, ilk rapor ne zaman yazılmıştı, o rapordan bugüne neler değişti bir bakayım dedim.

Sonrada 1998 yılında yayınlanan ilk raporun “siyasi kriterler” bölümünden yukarıdaki satırları sizler için alıntıladım.

İlk raporla bu hafta yayınlanacak son rapor arasında 15 yıl fark var ama temel itirazların yerli yerinde durduğu gün gibi aşikâr.

Artan terörle birlikte yoğunlaşan askerî operasyonlar, Uludere, Afyon ve düşen uçak benzeri olaylarda şeffaf bir soruşturma ihtiyacı, genişleyerek süren KCK operasyonları, BDP’li milletvekillerine yönelik yargılanma tehdidi gibi alt alta sıralanabilecek birçok husus Kürt meselesinin çözümüyle ilgili herhangi bir “ilerleme” olmadığını net bir şekilde ortaya koyuyor.

Gene sivil-asker ilişkilerinde yapılan reformları son ilerleme raporu harika bir şekilde özetliyor:“Sembolik.”

Kısacası, basın özgürlüğü, yargının bağımsızlığı, sonu gelmez yeni anayasa çalışmaları, ifade özgürlüğü, çökmekle kalmayıp sonunda ülkeyi savaşa sürükleyen dış politika, ilerlemeyen Türkiye’den sahneler...

Çünkü Millî Güvenlik Kurulu’nu sivilleştiriyoruz ama kaldıramıyoruz, işkenceyi önledik diyoruz ama baş işkenceciyi ödüllendirip terfi ettiriyoruz, Kürtçeyi konuşmaya izin verip, eğitimine yasağı sürdürüyoruz, Ergenekon’u yargılayan adalet sistemine karşın kişiye özel yasalar çıkartıyoruz, imam-hatiplerin önünü açıp, azınlıkları görmezden geliyoruz...

15 yılda hiç mi iyileşme yok derseniz şüphesiz var; ancak bugünkü tabloya bakınca raporun da çok güzel ifade ettiği gibi; “sembolik”.


AB Partisi’ne acil ihtiyaç var


AK Parti Avrupa Birliği vaadiyle iktidara geldi
 desek yanlış olmaz.

Partiyle dokusu uyuşmayan birçok insan AB vizyonu nedeniyle AK Parti’ye oy verdi.

AK Parti AB sözünü tuttu, 2002 ile 2005 yılları arası AB reformlarında tam gaz yol aldı, kendisine oy verenlerin oylarını boşa çıkarmadı.

Sonra reform şevki giderek azalan AK Parti, on yıl önceki AB ruhunu bir daha yakalayamadığı gibi AB’yi tamamen sandığa kilitledi.

Öyle ki, mucizevî AB reformlarına imza atan parti gitti, yerine parti kongresindeki konuşmasında AB’yi ağzına dahi almayan bir başbakan geldi.

AB’den koparak yönünü Batı’dan yavaş yavaş Doğu’ya çeviren, hem ekonomik hem de siyasi olarak Ortadoğu coğrafyasında ikbal arayan milliyetçi-dindar bir partiye dönüşen AK Parti; dışarıda, biriyle savaşın eşiğine geldiği komşularıyla küs, içeride dozu artan bir iç savaş ortamına getirmiş bulunuyor on yılda ülkeyi.

Hem yüzüncü yılda ülkeyi milli gelirinden ihracatına kadar zıplatmak istiyor, hem de bunu toplamı ekonomik olarak bir Almanya etmeyen Müslüman dünyasıyla ticaret yaparak başarmak istiyor.

Kendisini “muhafazakâr-demokrat” diye tanımlayan AK Parti şimdi sadece “muhafazakâr” bir kimliğe büründü ve AB’yi rafa kaldırdı. Bazen “çekince”leri olan bazen “evet, ama...” diyen bazen de toptan “reddeden” bir muhalefetin varlığı da düşünülürse, AB’yi rehber yapacak yeni bir parti ihtiyacı hâsıl olmuştur.

Öte yandan Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın “çok da ciddiye almayı hiç gerekli görmüyorum” dediği İlerleme Raporu’nu biz de ciddiye almayacaksak, AB’nin kendisinden geçtik, raporundan da vazgeçeceksek, “Avrupa Birliği Bakanı’na neden ihtiyaç var” diyenler de çıkacaktır.

O hâlde bütçe açığı için tasarruf tedbirleri peşinde koşan hükümete zam yapıp oy da kaybettirmeyecek bir önerimiz olsun, madem ihtiyaç kalmadı AB’ye, lağvedelim gitsin bakanlığını da...

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar