• 29.10.2012 00:00

 Önce kısaca geçen haftaya hızlıca bir uğrayalım...

Yazılarını ilgi ve keyifle okuduğum yayın koordinatörümüz Markar Esayan’ın, “bazı ‘genç’ arkadaşların, devleti ‘sivilleştirmek’ için yola çıkıp, yolda ‘rahatsızlanarak’ ceberut devletin kollarında şifa araması gibi bir şey bu” cümlemden dolayı üzüldüğünü görünce, ben de üzüldüm...

Amacım, “tartışmaya sopayla girip yoksunlaştırmak” tabii ki değil, hele hele hedef şahıslar hiç değil; ama son zamanlarda iyice yaygınlaşarak arzsızlaşan bir zihniyet, “ilke ve kurallarıyla demokratikleşmeyi” pas geçip, son bir yıldır iyice zıvanadan çıkmış görünen iktidar partisine yazılmak istemekte...

Zıvanadan çıkma diyorum, çünkü çıldırma AB İlerleme Raporu’nu çöpe atacak noktaya ulaştı...

Hâlbuki Taraf gazetesinin en büyük gücü ve prestiji her hâlükârda “ilke ve kurumlarıyla demokrasi ve demokratikleşme” talep etmekten geliyor... Taraf, kitle aramak yerine, tavizsiz bir şekilde doğrunun peşinde koştuğu için saygın...

Kısacası, AKP’ye ve siyasete endeksli kalem oynatmayı bırakıp, “demokrasiyi ve demokratikleşmeyi” ölçü almamız hâlinde tüm yanlış anlamalar sona erer...

Ama belki bunun için çok daha fazla kadınlı bir topluma dönüşmemiz lazım...

Kadınların işgücüne katılımının, sadece ekonomik kalkınma için değil, “insani gelişme” için de şart olduğunun bilinmesine rağmen, bir türlü Türkiye’de kadınların çalışma hayatına istenen düzeyde katılımını sağlayamıyoruz.


“Evinin kadını çocuklarının anası olacaksın”
 diyerek eve kapattığımız kadınlarımız, ev işleri ve çocuk bakımıyla da yetinmeyip; reçelden turşuya, salçadan tarhanaya kadar milli gelir hesaplarına girmese de önemli bir “üretim gücü”ne sahip aslında.

Bu gücün hapsolduğu evden çıkarılarak “işgücüne katılımlarının” sağlanması ise sadece ekonomik büyümeyi arttıracak, ülkenin refahını yükseltecek bir sonuç doğurmaz, onun çok daha ötesinde, kadınların özgürleşmelerinin ve bireyselleşmelerinin de önünü açar.

Son yıllarda daha fazla kadının çalışma hayatına katılması azıcık kıpırdayınca bile evlenme yaşı yükseldi, boşanmalar da arttı... Ama kadınların minnacık nispi özerkleşmesi bile kadın cinayetlerine tavan yaptırtıyor...

Kendimizle kıyaslayınca olumlu bir kıpırdanma var. Örneğin kadınlar için ilk evlenme yaşı 2001 yılında 22,2 iken, 2012 yılında 23,7’ye yükselmiş, tabii 2005’lerde 90 binlerde olan boşanan çift sayısı 2011 yılında 120 bine ulaşmış.

Ama dünyanın “kadına saygılı” toplumlarıyla kıyaslayınca durum pek parlak değil... 

2004 yılında kadınların işgücüne katılma oranı yüzde 23,3 imiş; 2008 yılında yüzde 24,5 olmuş... Bu hem OECD içerisinde hem de Avrupa ve Orta Asya bölgesindeki en düşük orandı...

En son yayımlanan 2012 yılı temmuz dönemi verilerine göre Türkiye’de kadınlarda işgücüne katılma oranı yüzde 30,3 olarak gerçekleşmiş. Kendi kendimizle kıyaslama yaparak yüzde 30’lara gelmeye sevinmek mi lazım bilemiyorum ama bu, çalışabilir durumdaki kadınlarımızın sadece üçte biri çalışıyor demek...

Bu resmî rakamı azıcık kazıyınca daha da vahim bir resimle karşılaşıyorsunuz; “istihdam edilen kadınların yaklaşık üçte birinin tarım sektöründe ücretsiz çalışan aile bireyleri olduğu dikkate alındığında, belirli bir ücret karşılığında istihdam edilen kadınların çalışma çağındaki toplam kadın nüfusuna oranının yüzde 15’in altına düşmesi”... 

TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’na kulak vermekte fayda var: 


“Türkiye’nin nüfusu 74 milyon, çalışan sayısı 26 milyon. Güney Kore’nin nüfusu 50 milyon çalışan sayısı 26 milyon. Bizde çalışabilir kadınların yüzde 
24’ü (yaklaşık 30 olacak MÇ), Güney Kore’de yüzde 50’si çalışıyor. Güney Kore dünyanın 14’üncü büyük ekonomisi, Türkiye 17’nci. Çalışabilir kadınlarımızın yüzde 50’si çalışıyor olsaydı şu an dünyanın 13’üncü büyük ekonomisiydik”...


Kadın olmadan gelişme olur mu?

Ekonomik yapı ile sosyal durum iç içe...


Dünya Ekonomi Forumu
’nun dünya nüfusunun yüzde 90’ını kapsayan Global Cinsiyet Uçurumu Raporu’nda Türkiye’nin kadın-erkek eşitsizliğinde 135 ülke arasında 124., yani en kötü 10 ülke arasında yer alması bunun hazin bir ispatı...

Türkiye’de kadınların eğitim, iş yaşamında fırsat eşitliği, gelir ve siyasi hayatta yer alma konusunda Afrika, Ortadoğu ve Asya ülkelerinin de gerisinde yer alıyor...

Bu, okuryazar olmayan her 22 erkeğe karşılık, okuryazar olmayan 100 kadın var demek.

Bu, sadece geçen hafta içinde jandarma sorumluluk alanında bir haftada 107 kadının şiddete maruz kalmış olması demek... 

Bu, Avrupa Parlamentosu’nun Lüksemburglu bankacı Yves Mersch’in Avrupa Merkez Bankası adaylığını erkek olması nedeniyle reddettiği Avrupa’da, Türkiye’nin 181 bin 36 çocuk gelin ile Gürcistan’dan sonra ikinci sırada olması demek...

Toplumda kadının görünürlülüğü az olunca şiir de çoğalmıyor, kısacası durum aynı o iki mısradaki gibi:


“Nereye kayboldular şimdi kim bilir;


Ne kadınlar sevdim zaten yoktular”
...

Belki de bu nedenle...


“İlke ve kurallarıyla”
 demokratikleşme peşinde koşmak bir reflekse dönüşmüyor...


Dönüşmeyince de son zamanlarda çok çirkin örneklerini görüp izlediğimiz siyasal iktidar kuyruğuna takılarak ikbal arayışı ön alıyor...

Ben de esas buna üzülüyorum...


[email protected]