• 12.12.2013 00:00

 Mütemadiyen ölen işçilerle ilgili yazacaktım…

Ölümlerinin neden büyük bir doğallıkla karşılandığını, ‘işçinin ölmesi değil, ölmemesi haberdir’ anlayışının nasıl hâkim olduğunu, niye umursanmadıklarına, görmezden gelindiklerine değinecektim…

‘Kamu malına zarar vermek’ suçundan yattığı cezaevinden verdiği talimatla ve elbette ‘kaçak’ olan kömür ocağını açtırarak, borçları yüzünden ölüme inmek zorunda kalan madencilerin taammüden öldürülmesinin yolunu açan patronu…

Tarlada çalışan işçileri evine götüren kamyonun devrilmesiyle ölen mevsimlik işçileri...

Kasım ayında iş kazalarında yaşamını yitirmiş en az 128 işçiyi…

Her ay üç aşağı beş yukarı bu kadar işçinin rutin bir şekilde öldüğü bir ülkeyi…

Bu kadar çok işçi ölümlerinin yaşandığı bir ülkenin şöyle geliştik, böyle kalkındık demesindeki saçmalığı…

Mahkemede, işten çıkarılan işçilerin aleyhinde, işverenin lehinde tanıklık yaparak çalışanların işe iadesini engelleyen adayın ‘işçi sendikası başkanı’ seçildiği bu ülkenin işçiye olan düşmanlığının temellerini sorgulayacaktım.

Sonra, Yüksekova’da polisin sekiz kurşunuyla öldürülen iki vatandaşımızın ölümlerinin nasıl da meşru gösterilmeye çalışıldığını gördüm. Elleri belleri silahlı kar maskeli polislerin Yüksekova’da hastane basmasını da…

‘Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın’ demişti yazar, ben onu da geçtim, ‘yaşayanların’ başına neler geldiğini, ‘İnsan Hakları’ gününde en temel insan haklarını kullananlara yönelik suçlamalarda bir kez daha gördüm.

Antalya’da, 45 çocuk Gezi olaylarının sanığı olurken, Çanakkale’de yola sprey boyayla yazı yazan 13 yaşındaki çocuk, iki yıl hapis istemiyle yargılanıyordu. Hızını alamayan savcı, ‘ceza verilmezse çocuk ailesinden alınsın’ diyerek öfkesinin yatışması için yol da gösteriyordu…

Adana’da, Gezi eylemlerine katıldıkları gerekçesiyle 144 kamu çalışanı hakkında ‘soruşturmaya gerek olmadığı’ yönünde karar veren Teftiş Kurulu Başkanı görevden alınırken, İstanbul’da Gezi Parkı olaylarına ilişkin 255 kişi şüpheli olarak iddianamede yer alıyordu.

İstanbul’daki Gezi iddianamesinde yaralılara müdahale eden doktorlar ‘özel kıyafetleri usulsüz kullanma’ ile suçlanıyor, ‘ayakkabılarıyla camiye girdiler’ diye bas bas bağıranları mutlu etmek için polis şiddetinden ve ölümden kaçarak camiye sığınanlara atfedilen suç da ‘ibadethaneyi kirletmek suretiyle zarar verme' oluyordu.

Günlerce ‘camide içki içtiler’ diyerek insanları provoke edenleri yalanlayan iddianameye bakıp, bu provokatör yalancılar hakkında işlem yapacak savcı ve ceza verecek hukuk sistemi ise bulunamıyordu haliyle… Çünkü kendilerinin de açıkça ifade ettikleri gibi devlet aygıtının tümünde olduğu gibi adalet mekanizması da AKP ve cemaat arasında paylaştırılmış, evrensel hukuk çoktan kapı dışarı edilmişti.

O hukuk arada sırada AİHM’den gelen cezalarla kendini hatırlatsa da ‘parası neyse verelim, öldürmeye devam edelim’ diyorduk…

‘Dünya İnsan Hakları Günü’nde dönüp Türkiye’ye baktığınızda, bırakın toplantı, yürüyüş, ifade özgürlüğünü, en temel insan hakkı olan ‘yaşam hakkı’nın bile başbakanın sırtını sıvazladığı güvenlik güçlerince hiçe sayıldığını görüyorsunuz. Devlet sizi pervasızca iki yıl önce Uludere’de bombalayıp parçalayarak da öldürebilir, Gezi’de nişan alarak da, Yüksekova’da kurşunlayarak da öldürebilir devlet sizi Afyon’da bomba taşıttırarak da…

O yüzden 2013 yılında devletin soğukkanlı bir seri katil gibi cinayetler işlediği, sonra da pişkinlikle üzerini örtebildiği bir ülkede işçi ölümleri de haliyle teferruattır dedim, yazmaktan vazgeçtim.

Hem zaten pahalı diye önlem almayıp öldürsek de işçileri tazminatı neyse vermiyor muyuz ki?