Dünyaca ünlü dansöz, Özcan Tekgül’ün vefat haberini aldığımızda, Küresel ölçekte bir Düşünür Ağabey’imle duygulanmış, neredeyse yas tutmuştuk


                                                                                         “Elinde maşa/ gider ataşa

                                                                                           Gızlara paşa /menşûre hanım

 

Şimdilerde (diyorum ki) şu ataş (ateş)a gitmekten vaz geçtik ‘maşa’yı gören var mı. Böylece bu Erzurum türküsünü anlayan.

Ben kavuştum: Kış günlerinde soba sönünce yeniden yakılmaz (masraflı), komşudan ateş (köz) alınırdı. Köz sönmesin diye de bu iş alelacele, neredeyse koşarak yapılırdı. Böylece belki sabah ilk soba yakmakdan sonra hiçbir ev yeniden soba yakıp o masrafa girmezdi. Maşa da o ateşi tutmak için bir kıskaç. Yeni nesil “maşa dururken elini yakma”yı bilir ama sanıyorum maşayı görmemiştir.

Anadolu’da halen, (çoğu ne dediğini bilmese de) dönmek için acele davranan misafire: “ateş almaya mı geldin” derler.

İşte bu bizim nesil ve önceki tüm nesiller biraz tuhaf.

Dünyaca ünlü dansöz, Özcan Tekgül’ün vefat haberini aldığımızda, Küresel ölçekte bir Düşünür Ağabey’imle duygulanmış, neredeyse yas tutmuştuk.

Kötü haberi veren Ağabey’im o gün için duygulanmasının nedenlerini söylemişti. Aklımda kalanları aktarayım. Galiba biri: “çok gençtim; gençliğimin afişlerinden biriydi” gibi bir şeydi. Ötekiler de şunlar: O yıllar çok genç Ağabey’imiz izlediği Türk filmlerindeki göbek dansı yapan her kadının buna zorlandığını düşünür; ‘acaba bunların ana-babaları bu hallerinden haberdar olsa, kızcağızlar n’apar, ne hale gelir’ diye ağlarmış.

Şu ‘afiş’ meselesi benim için de geçerliyli. Çok fark etmiyordu; Özcan Tekgül ya da Safiye Ayla, Selahattin Erorhan, Nureddin Dadaloğlu ve ya Ayhan Işık vs.

Ama…

Ama farklı bir anı ilgisiyle ben daha çok duygulanmıştım:

İki ya da üç yaşlarında bir çocuk olmalıyım. Anam her misafirliğe zorunlu olarak beni de götürürdü ve arkadaşları benim yanımda ‘her şeyi’ konuşmaktan çekinmezlerdi. (Kimin yanında konuştuklarının ayırdında değillerdi elbet). Aynı yaşlarda, anam beni kadınlar hamamına da götürürdü ve ben eğilip eğilip kadınların…  ve anam fırça yerdi.

Malatya’ya Özcan Tekgül gelmiş, biletler bir ay öncesinden tükenmiş. Anamın arkadaşı kadınlardan biri, eşinin ne hatırı sayılır biri olduğunu da (bu arada) anlatmış olmak için ondan aktarıyor:

Eşi masayı sahneye kurdurmuş. Böylece Özcan Tekgül hemen önünde dans ediyormuş. “Ama” diyor kadın: “Eşim ne dedi biliyor musunuz: Özcan Tekgül,  dans ettiği sürece ‘dolu kimi töküyü’müş”. Ve evet bu haber bilittifak: Sahnede dans ettiği sürece ağlıyordu.

Ara not 1: O yılların kadınları, evet, size tuhaf gelse de, beğenmeseniz de erlerinin erkeklikleriyle  övünürdü.  Osmanlı kalıntısı bir şeydi bu: Bey’in, üzerlerine çıktığı cariyeleri bir yana ,Hanım’ın kumaları da olurdu. Ama o ‘Hanımefendi’ (rütbedir) kendisinin bu evin Hanımı olduğunu bilirdi. Bey ve cümle alem de. Mesela misafire, evin hanımının kendi elleriyle yaptığı bir tatlı ve ya her neyse onu ikram etmesi bir onurdu misafir için. Ve evet eskiden salt Beyler Paşalar  değil; Hanım ve Hatunlar da vardı. Bir sokaktan sorumlu olan kadın ‘Hanım’ , bir mahalleden sorumlu olan kadın da ‘Hatun’du. Öyle herkese hanım, hatun denmezdi.

Ara not 2: Bu notun yazıyla doğrudan ilgisi yok. ‘70’li yıllardı. Gazetelere yansıdı: Genelevdeki  bir kadın olay çıkarmıştı. Sünnetsiz birini döve döve atmış dışarı. Patron ve ya patroniçeyi haşlamış: “siz beni kim sanıyorsunuz”. Alkışlamıştım. Bir Hristiyanla yatmak istemediği için değil; ilkeli olduğu için. Ve şöyle bir zaafım var ilkeliyseler anılan kadınlara orospu, şeyini şey ettirenlere de itne diyememek gibi. Çünkü böyle olmayan, ilkesiz sayısız adama bu galiz küfürleri kullanıyorum.

 

Merhum Ayhan Songar anlatıyor:

“Aziz Basmacı’nın tek kişilik komedilerini (dikkat edin lütfen; şov demiyorum. M.K.)kaçırmazdım”.

Aziz Basmacı Türk komedisinin 1 numarasıdır. Kendisinden öncesi olmadığı gibi kendisinden sonra da yok. Boşluğu doldurulamadı bence. Çocuktum radyodan dinlemek şansına sahiptik ancak. Vefat ettiğindeyse, o günü  iyi hatırlayacak yaştaydım elbet.

Ayhan Hoca devam ediyor:

“O gecelerden biri. Ön sırada bir yerdeyim. Rahmetli çıktı sahneye ve belki bir saat bizi gülmekten kırdı geçirdi ve ara verildi. Antraktta, bir görevli gelip: ‘Aziz Bey sizi istiyor’ dedi. Hayırdır diye kulise gittim.

Aziz, bir sandalyeye çökmüştü ve çok kötü görünüyordu. Bana yekten, yalvardı: ‘Doktor! Bir şeyler yap; ölüyorum’ dedi. Ne yapabilirdim. Hiç. Sahneye çıkmasına iki dakika var. Ve gong ile o, sahnesine ben de koltuğuma döndüm: Kalan kırk beş dakikada da bizi gülmekten kırıp geçirdi.

Bu Hesapça şu fıkrayı Merhum Songar bizzat yaşamış:

Kasabalı adam, psikiyatriste gelmiş. Şikâyeti sıkıntı (anksiyete). Doktor adamı epey dinledikten sonra babaca: “yahu bak kasabamıza bir sirk geldi. Orada bir palyaço var herkesi güldürüp, efkârını dağıtıyor, mutlu ediyor. Sen de git; o palyaçoyu izle; ne olur” deyince hasta: “O palyaço benim doktor” demiş.

Hiçbir şey göründüğü gibi değil. İsterseniz  insanları  bütünsellikleri içinde düşünelim.

Gelin zalimle, mazlumun hakkını yiyenle, mazlumu ezenle savaşalım. Ömrümüz böyle geçsin. Ama yaşam biçimi, kişisel günahları ilgisiyle, gene gelin, kimseyi Cehennem  ya da Cennet’e göndermeyelim. Zaten bu göndermeden sorumlu değiliz. Bu iş salt Tanrı’ya ait.

Bir de, bu yazı acaba şunu da mı demek istiyor: Kendi acılarına karşın, başkaları için üreten herkes; şair, edip, müzisyen, düşünür vs. İnsanlara psikolojik, estetik ve zihinsel anlamda hizmet eden herkes ya Özcan Tekgül ya Aziz Basmacı’dır

T24

  • Abone ol