• 30.08.2018 00:00

 Her ülkede böyle midir, yoksa Türkiye ortalamasının ayrıksı niteliklerinden biri mi bilemiyorum, ancak özellikle son zamanlarda iyice ortalığa dökülen ‘komplo teorisi severlik’ herhalde herkesin dikkatini çekiyordur.

Bir kitabevine gidin ve bu tarz yayınların olduğu raflara yönelin. Adını hiç duymadığınız ancak bilmem kaçıncı kitabını çıkarmış, her kitabı defalarca basılmış ‘müstakil araştırmacılar’ ile karşılaşıyorsunuz. Ya gazeteci sıfatıyla yazıyorlar ya da bir yerlerden emekliler.

Neden, emekli olduklarında gidip orman ve deniz seyretmek, kalan hayatın tadını çıkarıp doğaya karışmak yerine bir şeyler yazmak istediklerini tam anlamıyla kavramakta zorlansam da, tahmin etmek mümkün. Özellikle son zamanlarda daha ziyade ‘kalabalık’ sözcüğüyle adlandırmayı tercih ettiğim ‘Türkiye toplumunu’ aydınlatmayı görev edinmişler. Ola ki bazı şeyler yanlış anlaşılır, ‘büyük fotoğraf’ gözden kaçar kaygısıyla mütemadiyen ‘uyarmak’ istiyorlar kitleleri.

Tabii artık kitap yazmak tek başına anlamlı/yeterli olmadığı için, bir de sosyal medya faaliyeti yürütüyorlar. Tanıdıklarımdan sık sık ‘büyük fotoğraf’ mesajları geliyor. O mesajlarda, adını daha önce duymadığım birileri, sayısız isim arasında örüntüler kurarak Türkiye’nin başına gelenleri açıklıyorlar ve söz konusu metinlerin yayılmasını talep ediyorlar, okuyandan.

Örneğin bir mesajda (ve çeşitli medya organlarında!), ‘liberal ihanet çeteleri’ tespit ediliyor ki en sık başvurulan jargonlardan biri bu. Herkesin tanıdığı ve adı liberale çıkmış bir kaç isim çevresinde dolaşıp onların yurt dışı ve içi bağlantılarını anlatıyor ve bu yolla Türkiye’nin altının ‘nasıl oyulduğunu’ teşhir ediyorlar. Ancak o isimler birbirini tanısa dahi, nasıl ve neye ihanet ettiklerini anlamıyorsunuz okuduğunuzdan. Nitekim yazanın da okuyanın da böyle bir kaygısı yok. Önemli olan Türkiye kalabalığının bir kısmı tarafından tu kaka edilmiş insanları bir arada anmak.

Ya da bir diğeri, Papa ile uluslararası sermeye arasında kurduğu bağla, din sosu ekleyerek yapıyor çözümlemesini. Malum, din eksik kalırsa milliyetçiliğin tadı çıkmaz! Tabii, Papa’nın derdi de Türkiye’nin altını oymak. Neden? Derdi neymiş adamın? Orası belli değil. Bunu nasıl yapacak? O da yok.

Beriki daha da fantastik işler peşinde, olup biteni bilmem ne ‘şövalyelerinin’ faaliyetleriyle açıklıyor. Yine yarı gizli örgütlenmeler bunlar ve dertleri Türkiye’nin yok olmasını sağlamakmış. Oysa hepimiz farkındayız ki bizatihi kendi vatandaşımız bunu çok daha büyük bir maharetle yapabilir, yani öyle ıvır zıvır şövalyelere ihtiyaç yok!

ABD ile yaşanan kriz, misal. Evanjelistlerin komplosu! Tüm Müslüman ülkeleri yok etmek istiyorlarmış ve işe Türkiye’den başlamışlar. Kim bu Evanjelistler? Bizimle nasıl bir dertleri var? Neden? Evanjelistler denilen milyonlarca insanın başka işi gücü yok mudur? Türkiye’yi harita üzerinde gösterecek kaç Evanjelist yaşıyordur ABD’de?

Ya şu meşhur Rahip? Bir Allah’ın kulu merak ediyor mu, Rahip’in hangi gerekçeyle, hangi iddianameyle tutuklu olduğunu? Ne gezer! Adam ajan…

Uzatmayayım… Şu aralar fantastik hikayeler gözle görülür bir biçimde çoğalıyor. Parsayı toplayan hikâyeciler, hayatlarından memnun! Türkiye’deki delilik hali, hemen herkesi esir alıyor. Oysa ABD dolarını dua ederek düşüreceğini iddia etmekle, her gelişmeyi komplolarla açıklamak arasındaki fark, zannedildiğinden çok daha az…

Başlıkta, yalnızca ‘bir kesim laik yurttaşın’ yer alması ‘yönlendirici’ bulunabilir. Komplo teorileri çok farklı kesimler açısından cazip kuşkusuz. Ancak, şeyhinin atletini koklayıp cennete gideceğini düşünenlerin konuya yaklaşımıyla, pek ilgilenmiyorum doğrusu.

Beni asıl ilgilendiren, laik olduğu iddiasındaki kesimin tavrı. Çünkü söz konusu ‘komplo teorisi severlik’ hiç de ‘laik’ bir zihniyetin ürünü değil!

Daha önce defalarca yazılanı, tekrar tekrar hatırlatmanın zararı yok: Yeryüzünde laik/seküler olmayan bir demokrasi yok. Bir kez daha: Yok!

Demokratik sistemlerin ortak bir niteliklerinden biri, laiklik/sekülerlik. Batı demokrasilerinde laiklik ilkesine dair farklı uygulamalar var elbette. Ancak hepsinde bazı ortaklıklar da görüyoruz. Burada ‘inanç özgürlüğüne’ girmeyeceğim, çünkü yazının asıl konusu bu değil. İsteyen istediği inanca sahip olabilir, isterse kurşun kaleme ibadet edebilir ve o insan dışında hiç kimseyi ilgilendirmez. ‘Diğerlerini’ ilgilendiren, toplumsal sorunların hangi yöntemle/araçlarla ele alınıp çözüme kavuşturulduğu.

Sorunların çözümü için ‘aklın gereklerine’ dayananların mı, yoksa ‘inanç sistemlerinin’ ilkelerine başvuranların mı ‘çoğunlukta’ olduğu önemli. Her toplumda her ikisi de bulunur doğal olarak. Mars’a robot gönderen ABD’de, dünyanın dönmediğine inanan tarikat mensupları var. Mesele, hangisi çoğunlukta! Demokratik sistemlerde çoğunluk, ilki olmalı. Aksi takdirde bir ‘demokrasiden’ söz etme ihtimali yok.

İşte laiklik/sekülerlik, çoğunluğun, akla dayanarak çözüm üretme eğiliminin siyasal düzeydeki sonucu. Bunun, insanların dindar olup olmamasıyla ilgisi yok. Dindarlığın içeriği ve ‘yeryüzü’işlerine ne ölçüde müdahale ettiğiyle ilgisi var. Yurttaş ibadet edebilir, sorunlarının üstesinden gelebilmek ya da kendi bileceği gerekçelerle dua edebilir. Hatta bir yurttaş; sel baskınlarını, yol çökmelerini, maden kazalarını dua ile engelleyeceğini düşünebilir. Kendi bileceği iş.

Laik ve demokratik rejim açısından kritik olan, bu yönde düşünenlerin ‘çoğunlukta’ olup olmadığı ve o çoğunluğun, yönetimin ilkelerini aynı yönde belirleme talepleri. O andan itibaren artık demokrasiden ve laik/seküler idareden söz edilemez.

Dolayısıyla laiklik ilkesinin başat özelliklerinden biri, yönetimde, toplumsal sorunların çözümünde ‘akılcılığın’ hâkim olması. O‘aklın’ nasıl, hangi koşullarda oluşan ‘akıl’ olduğu, başka mesele. Bu nedenle, bazen ‘akıl’ yerine, ‘yeryüzü kuralları’ ifadesini kullanmak daha yerinde olabilir.

Sorunların çözümü için, öncelikle o sorunların ‘tespit’ edilmesi gerekir. Demek ki ‘tespitin’ de yine ‘aklın’ ürünü olması gerekiyor.

Hâl böyleyken örneğin, ‘Ekonomik sorunların nedeni içki içilmesi ve yeteri kadar dua edilmemesi’ diyen biriyle; ‘Sorunlarımızın kaynağının Evanjelistlerin planları’ olduğunu düşünen biri, çok farklı görünen ama aslında hiç de farklı olmayan yolun yolcuları…

Ayrıca her ikisi de otoriterliğe hizmet ediyor. Şöyle sorulursa, daha açıklayıcı olabilir: ‘Kargaşanın nedeni Evanjeliklerin komplolarıymış’ varsayımı, Türkiye’de en çok kimi/kimleri memnun eder?

Laiklik, hiç kuşkusuz müdahalesiz yaşam tarzının, inanç özgürlüğünün de güvencesi. Ancak laiklik ilkesi her neyin güvencesiyse, onları, akla dayanan, kaynağı yeryüzünde olan çözümler üretmeyi önkoşul kabul ettiği için koruyabilir. Haliyle laik/seküler düşünce, yalnızca telefon üzerinde tepinerek ABD’ye zarar vereceğini düşünenlere değil; ‘Evanjelikler ile Katolikler (o telefonların bir çıktısı olan) sosyal medyayı, Türkiye’yi içten ele geçirmek ve toplumsal dokumuzu bozmak için kullanıyor’buyuranlara da gerekli.

Tarih boyunca, başka ülkelerle ilişkilerinde olmadık işler yapmaya niyetlenen ve yapan devletler, kişi ve gruplar, örgütlenmeler oldu tabii. Bundan sonra da olacak. Herhalde şu anda ABD ya da Avrupa’da birileri, dünyanın geri kalanını ele geçirmeyi düşlüyordur. Kimi Hristiyanlar, ‘Sabah yola çıksak akşam İstanbul’daki kilisede ibadetimizi yaparız’ diyordur. Böyle şuursuzlar, başkasının toprağında, huzurunda gözü olan ruh hastaları her yerde, her ülkede var. Başka dinlerin, mezheplerin, etnik grupların mensuplarından nefret eden ve tüm kötülüklerin kaynağı olduğunu düşünen ırkçı faşistler, her coğrafyada üreyebilir.

Ancak devletler arasındaki ilişkileri ve toplumsal gelişmeleri anlamak ve açıklamak için tuhaf fanteziler dışında, mebzul miktarda kavram mevcut. Uluslararası ilişkiler, devlet menfaatleri, reel politik, siyasal ve kültürel hegemonya, ekonomik tercih ve gereklilikler, sınıf mücadelesi, emperyalizm, kapitalizm vesaire… Onlarca kavram, sayısız açıklama biçimi var.

Bir ülkede olup biteni anlamlandırmak için, tarihe, siyasete, toplumsal gelişmelere, ekonomiye dair okumalar yapmak, sınıflar arası ilişkileri kavramak gerekiyor. Kavramak ise ancak emek harcamakla mümkün.

Oysa komplo teorileri, her şeyi olağanüstü basitleştiriyor ve yurttaşın önüne, başı sonu belirsiz, bağlamsız bilgi kırıntıları koyuyor. İnanılmaz bir zihinsel konfor. Ve o ölçüde tehlikeli. Kuşkusuz bir o kadar cazip. Çok sayıda alıcısı olmasının nedeni bu.

Dünyayı ve ülkeyi takip etmeden, en karmaşık görüneni dahi ‘bir dakikada’ anlama imkanı sunuyor. Yeme de yanında yat!

Ekonomi neden kötü?

Birikim modeli krizi, bugüne dek yapılan hatalar, kapitalizm, kapitalist sistemlerin artık yolun sonuna gelmesi, otoriterliğin yükselişi, temsili demokrasilerin çıkmaza girmesi…

Hayır. Görmüyorsunuz. Anlamıyorsunuz. Evanjelikler, Trump ile anlaştı, canımıza okuyacaklar. Eyvallah!

Peki iki gözüm kardeşim, diyelim Türkiye’de, 16 Nisan’da bu anormal sisteme ‘Evet’ oyu veren nalbur Ahmet, Evanjelik mi? Ülkenin tüm malvarlıkları satılırken susup seyreden yurttaş kitlesi (yani, sizler!) Katolik mi? Papa mı Kürt sorununun çözülmesini engelliyor? Çorlu’daki tren kazasının, madenlerde yüzlerce insanın ölmesinin sorumlusu zıttırık şövalyeleri mi?

Elinizi yalnızca vicdanınıza değil, biraz da aklınıza koyun ne olur!

İzmir’in dağlarında çiçekler açar… Açsın, ne güzel.

Türkiye laiktir laik kalacak… Laik değil, hayal görüyorsunuz ama doğru bir ‘temenni’ elbette. Laik/seküler olmalı.

Bu sloganlar iyi hoş. Buna mukabil biraz zahmete girmekte, gelişmeleri ‘anlamak’ için daha fazla emek harcamakta büyük yarar var. Evanjelikler, Papa, şövalyeler vs. derken, ne İzmir’in dağlarında çiçek kalacak ne laik cumhuriyet…

Laik/seküler düşünme biçimi, bir kesim laik yurttaş için de son derece yaşamsal önemde…

Yazı önerisi: Çiğdem Toker’in, özellikle telefon üzerinde tepinmenin ‘değeri’ üzerine kaleme aldığı bilgilendirici yazıyı buraya bırakıyorum.

Levent Gültekin’e zorunlu bir yanıt: Değerli köşe komşum Levent Gültekin son yazısında, benim ‘ideolojilerle’ ilgili yazımda kendisini hedef aldığımı düşünerek, yanıt vermiş. Teşekkür ederim, ancak yazım, Gültekin’in (ve aynı yönde düşünen çok sayıda insanın) değerlendirmelerine bazı genel itirazlar yöneltiyor olsa da, Levent Gültekin’i değil; asıl olarak olup biteni yalnızca izleyen ve her kritik anda, ‘Şimdi ayrışma zamanı değil, birlik olmalıyız’ diyerek zırvalayan muhalefet partilerini hedef alıyordu. Eğer Gültekin’i eleştirmeye niyetlenseydim, doğrudan ve atıf yaparak eleştirirdim.

Derdimi tam olarak anlatamadım demek ki. Şu aşamada Levent Gültekin’e, ister istemez kişiselleşecek bir yanıt vermek yerine, daha sonra başka bir bağlamda (ideolojisiz anayasa hevesi gibi!), ideoloji konusuna dönmeyi tercih ederim. Yazıdaki düşüncelerimin elbette ısrarcısıyım ve oradaki ‘ideolojik yönelim’, başkalarını yok sayan bir ‘bağnazlığı’ değil, her birimiz açısından ‘kaçınılmaz’ olan bağıntıları anlatıyordu. Ülke açısından ‘kritik’ anlarda (ki bu yaşıma dek hiç kritik olmayan bir an tecrübe etmedim!) ‘ideolojilerimizi bir yana bırakalım’ diyen her kimse, isteyerek ya da istemeyerek, hakim sınıfın çıkarına hizmet ediyordur. Çünkü o ‘yaşamsal/kritik anın’ yolları, o hâkim ideolojinin ‘gerekleriyle’ döşenmiştir.

Değerli Levent Gültekin’in varsaydığı gibi (ki kendisinin bu dileği elbette tümüyle iyi niyet barındırıyor), diyelim ki ben Murat Sevinç ile memleketin büyük sermayedarı, diyelim Sabancı familyası; bir gün ‘Biz ideolojilerimizi bir anlığına görmezden gelip o malum geminin güvertesinde buluşalım’ desek… Olmaz ya… Diyelim oldu… Eğer o güvertede, kendi mensubiyetimi bir an olsun yok sayar ve o familya ile asgari müşterekte buluşabileceğim yanılgısına kapılırsam; beş dakika içinde, çok affedersiniz üzerimdeki son kıyafet parçasını da alır, beni çırılçıplak vaziyette su alan bir filikaya bindirir, denize salar ve arkamdan koro halinde, “Bırakınız gitsinler, bırakınız yüzsünler” diye tempo tutarlar. Yazıda söylemek istediğim buydu. Levent Gültekin’e eleştiri yazısı için tekrar teşekkür ederim.