•  

 ‘Yurttaşlık’ yazılarına devam…

Üzerimizde ter ter tepinen ‘önemli insanların’ yaşamımızdaki yeri nedir? Onlara mecbur muyuz? 

Bundan sonraki yazılarda da bıkıp usanmadan tekrar edeceğimi, bir kez daha yazmak istiyorum: Biz yurttaşız. Tanık olduğumuz kurumların varlığı, başkaca faktörlerin payını görmek kaydıyla, büyük ölçüde bizim onayımıza bağlı. ‘Önemli insanlar’ biz onları ciddiye aldığımız için ‘önemli insan’ kategorisindeler. 

Devleti devlet yapan ve gereksinim duyduğu niteliklerden biri, sunmak zorunda olduğu ‘güç görüntüsü’dür. Makam odaları, araç konvoyları, korumalar, devasa binalar, her türlü güvenlik önlemleri vesaire.

Batı’dan Doğu’ya geldikçe devlet ve memurunun boyu posu ve işlevi farklılaşır. Lisanstayken bir hocamız, Doğu’ya doğru makam odalarının belirgin biçimde büyüdüğünü, ihtişamın, görgüsüzlüğün arttığını söylemişti. 

Devletin varlığından bizi sürekli haberdar etmek için gözümüze soktuğu güç ve ihtişam ‘müsameresinin’ sürebilmesinin gerekçesi de bizlerin hayranlık dolu bakışlarında saklı. Siyasal düzenin tüm ve karmaşık unsurları tarafından belirlenen bakışlarımızın.

Bir örnek üzerinden: 

Ankara’da yaşayanlar için ‘önemli insan’ konvoyları izlemek vaka-i adiyedir. Yürürken birden bire trafik kesilir ve önemli insanlardan biri kalabalık araç konvoyuyla önünüzden geçer. Konvoydaki araç sayı ve niteliği kişinin önemiyle doğru orantılıdır. Önemli insanların her daim acelesi vardır. Onlar bizim gibi hareket edemez. Önemli insanlar yanınızdan hızla geçerken, çoğu zaman o koca araçların pencerelerinden sarkmış güvenlik görevlileri de yol kenarında bekleyenlere pis pis bakar ve bazen rahatsız edici bir sesle araç hoparlöründen size seslenir. Bas bas bağırarak kenara çekilmenizi emreder. En son sanırım iki yıl önce Tunalı Hilmi’de hangi önemli insana ait olduğunu anlayamadığım bir konvoyun, kenarda bekleyen bizlere neredeyse küfredercesine bağırdığını hatırlıyorum.

O konvoy bizim vergilerimizle oluşur. O konvoyun esas oğlan ya da esas kızı bizim vergilerimiz sayesinde oradadır. O bağıran yerli ve milli Matrix havasındaki yiğitler, bizim vergilerimizden alır maaşlarını. Yani biz vergi vermesek, ne konvoy, ne önemli insan, ne sarımsaklı Matrix’ler var olabilir. Ezcümle, yurttaş farkında olarak ya da olmayarak kendi vergisiyle aşağılanıp kötü muameleye maruz kalıyordur.

Oysa hiç kimse, örneğin bir markete gidip “Size ödeyeceğim para karşılığında bana çürük domates vermenizi ve ardından galiz biçimde küfretmenizi rica ediyorum” demez. Ne var ki söz konusu ‘yurttaşlık bağı’ olduğunda milyonlarca insan bir ömür kötü muamele görmek ve küçük düşürülüp azar işitmek için emek harcar. Daha doğrusu bunun ‘için’ harcamaz da, şu ya da bu ölçüde maruz bırakıldığını kabullenmek zorunda kalır.  

Kapitalizm üzerinde yükseldiği sınıfın maharetiyle ve yüzyıllar içinde yarattığı burjuva hukuk düzeniyle, söz konusu çarpık ilişkiyi sürdürmek bakımından eşsiz fırsatlar sunar. Kuşkusuz gelişmiş kapitalist devletler ile az gelişmiş ülkelerin taze soğanları arasında çok ciddi farklar olsa da, sistemin mantığı benzer biçimde işler. 

Hâl böyleyken, kaldırımdaki yurttaş hem konvoyu bekler, hem iri kıyım Matrix’lerden azar işitir, hem araçlardaki önemli insanlara saygı duymak zorunda olduğunu düşünür. Söz konusu çoğu zaman riyakârca ve  korkuyla karışık bir saygı da olsa, düzeneğin işleyip müsamerenin sürmesi için gereklidir. Ve o kaldırımdaki yurttaş verili hukuk düzenine göre büyük bir sermayedar ile ‘kanun karşısında eşittir.’ Hepsi aynı gemidedir! 

Bu zırvayı teşhis ve teşhir edebilmek yurttaşlık bilincinin ilk adımı olmalı. Kaldırımda bekleyen ve fırça yiyen insan, mide bulandırıcı müsamereye karşı önce ‘eşitlik’ mücadelesi vermeli. Sözünü ettiğim sosyalistçe bir eşitlik düşüncesi ve mücadelesi. Halihazırda klasik burjuva hak ve özgürlük ilkelerine fena halde muhtaç olabiliriz, bu başka mesele. Vasat için verilecek ve verilmesi gereken haklı mücadele, asıl gerekli olanı unutturmamalı. 

Eşitlik ilkesi her şeyin temelinde yer alır. Kaldırımdaki insan ile araçtaki önemli insan eşittir. Kaldırımdaki insan ile kara gözlüklü azar memurları eşittir. Bir üniversite öğretim üyesi ile öğrencisi eşittir. Dekan ile asistan eşittir. Çaycı ile hoca eşittir. Yüksek hâkim ile mübaşir eşittir. Aracını servise götüren ile servis çalışanı eşittir. AVM’de hamburger tıkınan müşteri ile yerleri süpüren temizlikçi eşittir…

Karşımızdaki herkesin bizim kadar insan ve bizim kadar saygıdeğer olduğu gerçeği kabul edilmediği sürece, ne nihai amaç olan sosyalizmin ‘eşit ve özgür’, ne de halihazırda yokluğundan şikâyet ettiğimiz burjuva demokrasisinin ‘kanun karşısında eşit’yurttaşlık ilkesine ulaşmak mümkün olabilir.

Bunun için herhalde öncelikle iktidar ya da muhalif her kuruma, her yapıya bakışımızı değiştirmek gerekir. İnsanların boyun eğdiği olgu nihayetinde bir ‘güç.’ Bu gücün kaynağı ekonomik, siyasal, geleneksel vs. olabilir. Ancak kaynak ne olursa olsun önemli olan o güç karşısında zayıf ve çaresiz hissediliyor oluşu. İşte eşitlik mücadelesinin belki de ilk adımlarındın biri söz konusu çaresizlik hissini hiç olmazsa törpülemek. 

Daha önce de yazmıştım, derste insan hakları ve temel haklar konusu anlatırken ilk yaptığım şey öğrencilere insan olduklarını, eşit olduklarını anlatmaya çalışmaktı. Hiç gülmeyin. Bir insana saygıdeğer ve eşit bir insan/yurttaş olduğunu anlatmak son derece zahmetli bir iş. 

Çıkın sokağa ya da çevrenizdekileri şöyle bir yoklayın: “Siz ve devlet başkanı ya da bir bakan eşitsiniz” deyin. Büyük çoğunluk yadırgayacaktır. Bir kısmı gülecek, azımsanmayacak bir kısmı “Haşa o nasıl söz” diyecektir. İşte eşitlik ilkesinden bu denli habersiz bir toprakta, ne adalet ne o adaleti tesis etmek için gerekli mekanizmalar filizlenebilir ve ne de yolsuzluk, dalavere şu bu engellenebilir. 

Yine yıllar önce bir amfi dersinde birkaç yüz öğrenciye “Torpil bulmadan işe girebileceğini düşünen kaç kişi var” sorusunu yönelttiğimde yalnızca iki kişi el kaldırmıştı! Pırıl pırıl gençlerden bahsediyorum. Şimdi gel bu insana devleti yönetenler ile sen “Eşitsiniz” de!  

Eşitlik mücadelesinin son derece zorlu ve yıpratıcı yönleri bir yana, günlük yaşantımızda ciddiyet pozu veren her ne varsa önce onu ciddiye almamakla başlayabiliriz. 

Bilmem kaç araçla giden konvoylardaki o çok önemli insanların bizim hayatımızda hiç bir değeri olmadığını düşünelim, misal. Ya da bütün önemli insanların da bir gün biz ölümlüler ile aynı yeri boylayacağını. Biz vergi vermesek, işçi ve köylü üretmese, o önemli insanların saygıdeğer popolarına don bulamayacaklarını da düşünebiliriz ha keza.

Muhterem okur, biz yurttaşız. Eşitiz. O konvoylar, o makam odaları, o takım elbiseler, o yakası mendilli ceketler ile ishal rengi rugan ayakkabılar ve o niteliksizlere mahsus afra tafra sayemizde.

İşe bir ömür tanık olduğumuz şaşaanın kötü sahnelenen bir müsamere olduğunu fark ederek başlayabiliriz.

Mümkünse ciddiye almayalım, ciddiyetlerini…

İstanbul Tabip Odası’nın açıklaması: İstanbul Tabip Odası Başkanı Pınar Saip’in hastası tarafından katledilen hekim Fikret Hacıosman hakkındaki açıklamasını buraya bırakıyorum.