• 31.10.2018 00:00

 İlk 500 üniversite ‘tutkusuna’ devam…

İnsan, neden bir mesleği icra eder? Para kazanmak için. Çok sevdiği için. Başka çaresi olmadığı için. Merak ettiği için. Öyle görüp bildiği için. İdealist olduğu için…

Peki, biri neden akademisyen olmak ister? Kuşkusuz yanıt çeşitliliği bu soru için de geçerli. Tek bir gerekçe aramaya gerek olmadığı gibi, akademiyi diğer alanların üzerinde bir yere koyma çabası da lüzumsuz.

Akademisyenlik de eninde sonunda bir ‘uğraş’ ve ayrıcalıklı değil. Ancak şunu da kabul ve teslim etmek gerekir, çoğu diğer meslek ya da memuriyetten biraz farklı nitelikleri olan (olması gereken!) bir ‘uğraş.’ Daha saygın değil, buna mukabil ‘başka’ bir bakış ve ideal sahibi olmayı gerektiriyor.

Alanlar arasındaki ayrımları, akademinin diğer mesleklere, diğerlerinin akademiye bakışlarını sonraki yazılarda tartışmaya çalışacağım. Burada yalnızca bizim dünyamız ve alanımızdaki genç bir insanın meslek yaşamının ‘muhtemel’ seyri üzerine bir iki şey söylemek istiyorum.

‘Bizim dünyamız’ ve ‘alanımız’ ifadelerini özellikle tercih ediyorum. Çünkü sosyal bilimlerde çalışan bir akademisyenle, fen bilimlerinde çalışanlar arasında her açıdan büyük ve olağan farklılıklar var. Ayrıca, ‘akademi’ ifadesini genellediğinizde, diğer alan mensuplarının tepkisiyle karşılaşma ihtimaliniz artıyor! Çünkü, kendisine dokunma ihtimali olan eleştiriden hiç hazzetmiyor insanoğlu. Buna mukabil, hiç olmazsa şunu hatırlatmak isterim, ‘tıpçı’ ve ‘sayısalcı’ akademiye:

Biz (ben ve Mülkiye’deki bir grup meslektaş) yıllar içinde çeşitli akademik ve idari sorunlar için üniversitenin ortak yazışma alanında yazıp çizer ve yarım akıllılardan hakaret işitirken, tıp ve mühendislik asistanlarından ‘kişiye özel e-postalar’ alıyorduk. Asistan arkadaşlarımız bizi desteklediklerini ancak bunu yazamadıklarını, yazarlarsa başlarının derde gireceğini dile getiriyorlardı. Dolayısıyla, fen bilimlerinde/tıp fakültelerinde (ve bir ölçüde, hukuk fakültelerinde) olup burunlarından kıl aldırmayan hocaların, kurumlarındaki katı ve sömürücü ‘hiyerarşiden’ bîtap düşmüş asistanları tarafından her zaman hayırla yâd edilmediklerini bilmelerinde büyük yarar var. Kulak çınlamaları bundandır!

İnsan bir derdi, merakı olduğu için okur, yazar çizer, akademisyen olmak ister. İdealize ediyor değilim, ‘asgari’ilkeden söz ediyorum. Elbette akademisyenin (diğer meslek sahipleri gibi) geçimini sağlaması/gözetmesi, onurlu bir yaşam için gerekli koşullara sahip olması gerekiyor. Ezcümle, düzgün gelire. Akademisyen ücretleri düşük Türkiye’de. Diğer pek çok iş gibi. Maaşların artırılması gerektiğine kuşku yok. Buna mukabil, akademi çalışanlarına servet vaat etmiyor işe başlarken.

Dolayısıyla, meslek yaşamlarının bir noktasından sonra ‘paracı’ve ‘koltuk delisi’ olanların durumunu, yalnızca gelir yetersizliğiyle açıklamak doğru olmaz. Akademideki herkes, aklını para kazanmakla ve makam sahibi olmakla bozmanın, ekmek parasıyla ilgisi olmadığını bilir. Üniversitedeki ‘ticari ve siyasi’ kaygılar, başlangıçta yoksa da zaman içinde ortaya çıkan bir hastalık ve sistem bu hastalığın kronikleşmesine neden oluyor.

Genç bir yüksel lisans öğrencisi, asistanlık sınavını kazandığı andan itibaren çok istisnai birkaç örnek kurum/durum dışında, sömürü düzeninin, küçük görülmenin ve vasatlıkla imtihanın muhatabı durumunda. O istisnai ve yol yordam görmüş kurumlarda, asistanlara ‘geleceğin hocası’, ‘derslerin emanet edileceği meslektaş’, ‘akademinin fidanlığı’ muamelesi yapılıyor.

Diğerlerindeyse kâğıt okur, bölüm ve hocaların kişisel işlerine koşturulur asistanlar. Tez yazan asistanlarla ilgilenilmez. Çalışmaları yönlendirilmez. Tezleri okunmaz. Jürilere tezler okunmadan ya da şöyle bir karıştırılarak girilir. Asistan (araştırma görevlisi!) hem öğrenciler, hem hocalar hem de diğer meslekleri seçenler tarafından küçük görülme eğilimindedir.

Akademide ‘hiyerarşi’ vardır tabii ve bir ölçüde gerekli kabul edilebilir. Ancak akademik ilişkiyi iyi kötü disiplin içinde sürdürmek için gerekli olan o ‘hiyerarşi’ ile ‘eşitlikçi bilimsel ve insani ilişki kurmaktan ısrarla kaçınma’ aynı şey değil. Evet, makul hiyerarşi ile meslektaşla kurulan eşitlikçi ilişki, aynı anda mümkün ve akademik verim için gerekli. Türkiye’de olansa sömürü ve kötüye kullanma.

Üniversitelerin tüm yayın yükü, asistanlık ile doçentlik arasındaki kadroların omuzlarına yüklenmiş durumda. Hâl böyleyken, özellikle devlet üniversitelerinde (özellerde istisnalar vardır belki) 40 yaşında profesör olan biri, emekli olana dek herhangi bir şey yazmak zorunda değil. (Yazının sonunda ve bir sonraki yazıda, ‘yazmak’ ve ‘yayın yapmak’ arasındaki farka değineceğim.)

Oysa asistanlar, yardımcı doçentler (artık kalmadı), doçentliğe hazırlananlar, çok sayıda ‘yayın’ yapıp hem YÖK’ün hem de üniversitelerin ölçütlerini karşılamak zorunda. Bir önceki yazıda anlatmaya çalıştığım ‘gerçekçi olmayan ölçütler’ yıllarını yayın baskısı altında geçiren akademisyenler açısından yalnızca ömür törpüsü değil, aynı zamanda ‘akademik ticari piyasanın’ da doğmasına yol açan etmenlerden biri. Hatta en önemlisi.

Özerk üniversite sistemi içinde yetişmiş ve YÖK’ten sonra Türkiye’de üniversitenin sona erdiğini iddia eden (ki katılıyorum) sevgili hocamız, iyi işleyen ‘özerkliğin’ ve ‘kürsü geleneğinin’ önemini anlatmak için, “Kurumun ve kürsülerin kendi içinde denetim olmazsa, denetleyecek birileri mutlaka çıkar” derdi. Özerkliğin sona erişi, o özerkliğin ‘iyiliklerinin’ de yıllar içinde unutulmasına yol açtı. Bir akademisyen için son derece gerekli olan ‘öz’ ve ‘iç’ denetim mekanizmaları dağılınca, bu işi rektörlükler ve YÖK yapmaya başladı.

Şunu söylemek istiyorum: YÖK’ün ve rektörlüklerin, akademisyenlere “Mesleğini sürdürebilmek için şu tip yayınları, şu sayıda yapmak zorundasın” diyebiliyor oluşu, kurumların yaşadığı değer kaybı ve kendine dair kararları alma konusundaki çaresizliğin, yetersizliğin ürünü. Birbirini besleyen iki marazdan söz ediyorum. Yayın zorunlulukları, özelikle belli sıralamalarda yer almak için dayatılan ‘yayın koşulları’ zannedildiği gibi niteliği artırmıyor. Aksine, niteliksizliğin nedeni olan gerekçelerin güçlenip genel kabul görmesini sağlıyor.

Zamanında bir diğer hocamız, “Türkiye’de kasabaya üniversite açarsan, kasaba şehirleşmez, üniversite kasabalılaşır” demişti. Türkiye’de son yirmi yılda, devlet üniversitelerinin büyük çoğunluğu ‘kiralar artsın’, ‘esnafın yüzü gülsün’, ‘üç beş oy gelsin’ diye açıldı. Kaçınılmaz olarak açıldığı şehre benzeyen bu üniversitelerde çalışan ve hakikaten akademik kaygıları olan az sayıda akademisyen, öğütüldü ve öğütülüyor.

Çoğunun yönetimi, muhtelif cemaatlerle hemhal ve tahmin edebileceğiniz gibi iktidar aleyhine tek sözcük kaleme almak büyük bir çılgınlık! Taşrada görev yapan ‘o az sayıda meslektaşla’ konuşursanız, durumun tahayyül dahi edemeyeceğiniz ölçüde vahim olduğunu anlarsınız.

Sayı çokluğunun, nitelik gözetmemenin ve ayrıca yayın çılgınlıklarının, doğal ve içler acısı sonuçları oldu haliyle:

İnternette şöyle yarım saat gezinirseniz, ne kadar çok ödev, yüksek lisans ve doktora tezi yazan (yardım eden!) site olduğunu görürsünüz. Hiç öyle gizli saklı filan da yapmıyorlar bu işi. Her çalışmanın uygun ederi var.
Ayrıca, iyi üniversitelerin dil bilen öğrencileri, tez yazan akademisyenler için ‘alan çalışması’ yapıyor. Ne demek bu? Kaynak araştırması ve o kaynakların özetinin çıkarılması! Yani tez için gerekli olan bilginin çoğunu, o öğrenciler sağlıyor. Böylece hem öğrenci harçlığını çıkarıyor hem de akademinin ‘işi görülüyor.’

Son yıllarda tüm Batı’da yaygınlaşan ‘makale’ çılgınlığına ne demeli! Yeni akademik yayın dünyasında kitap, eskisi kadar muteber değil. Makale yazacaksınız. Nerede yayınlayacaksınız? Yurt dışındaki dergilerde. Orta Asya’da, eski Balkan ülkelerinde satın alınan dergilerde! Saçma sapan internet dergilerinde.

Kuşkusuz endekslerde taranan adı sanı duyulmuş son drece prestijli dergiler de var aralarında. Bunlarda yayın yapmak hem çok zor hem de önemli kısmı ücret talep ediyor. Yanlış okumuyorsunuz, yazınızı yayınlamak için hiç de az olmayan bir maddi bedel ödemek zorundasınız.

Şu satırlara çok şaşırdıysanız, ötesini bilmediğinizdendir!

Zira bir de ‘konferanslar’ var. Uluslararası bir kazanç ağı. Türkiye’de de düzenleneler var tabii. Memlekettekiler şöyle oluyor:

İlk seçenek, yerli bağlantıları olan uluslararası şebekenin konferansı Türkiye’de düzenlemesi. Bu durumda konuşmak için para ödüyorsunuz. Örneğin 1000 avro. Hayır şekerim, yanlış okumadınız, Antalya’da bir otelin konferans salonunda yarım saat gevezelik yapmak için servet ödüyorsunuz. Ve böylece, ‘uluslararası tebliğ’ koşulunu yerine getiriyorsunuz.

İkinci seçenek, Türkiye’de bir kurumun uluslararası sempozyum düzenlemesi. Aralarında hakikaten çok önemlileri oluyor, onları bir yana bırakıyorum. Ancak büyük çoğunluğu, bir iki yabancı konuşmacı davet ederek, sırf o ölçütü yerine getirmiş olmak için sempozyuma ‘uluslararası renk’ katıyor. Maksat hasıl oluyor böylece.

Diyeceğim, yurt dışına gezmeye giderken bir de konuşma ayarlayabiliyorsunuz kendinize! Yıllar önce bir haftalığına ABD’ye gezmeye gidecek olan bir tanıdığım “Bir de konuşma yapacağım” demişti. Giderayak konferans ‘ayarlamış’ parasını yatırmış. Konuyu yazmayayım, o kadarını kaldıramayabilirsiniz. Genellikle iki-üç dinleyici oluyor bu ‘bilimsel’ etkinliklerde. Biri organizatör, diğeri eş…

Ve projeler! Yeni akademinin ‘olmazsa olmazı!’

Ancak çok uzuyor yine yazı. Konuya devam edeceğim.

Şimdilik şöyle bitsin: Akademisyen bir derdi olduğu için yazar. O yazı, ona puan getirip yükselmesini sağlayabilir. Ancak akademisyen ‘puan’ ve ‘yükselme’ için yazmaz. Yazmamalı. Yazmak zorunda kalıyorsa bunun adı ‘yazı’ değil, ‘yayın’ olur. Akademisyen de düşünen ve yazan değil, yayınlayan!

‘İlk 500 tutkusu’ (1): Karl Marx’ı Türkiye’de doçent yapmazlardı