• 22.11.2018 00:00

 Siyasal koşullar ile yurttaş davranışına sirayet eden hoyratlık ve sığlık arasında yakın ilişki olduğunu kabul edersek; yıllar sonrasında bu dönem yazılır ve ileri demokrasinin faziletleri anlatılırken, herhalde dile ve davranışa yerleşen, dönemin ruhuna uygun bazı tavır/ifadeler de payını fazlasıyla alacak:

“O yıllarda ‘adamın dibi,’ diye bir laf türemişti,” “Herkes birbirine ‘aynen’ demekle meşguldü,” “Bizlik bir durum var mı, şeklinde sorular sorulurdu,” “Sıkıntı yok, bir sorun olmadığını anlatmak için tercih edilirdi,”… Bir de tabii “Tüm dünyanın kıskandığı üstün vasıflı yurttaş ortalamasının erkek cinsi, birbirini öpmek için dudaklarını değil, alınlarının sağ ve sol yanını kullanıyordu.” Azımsanmayacak bir başarıdır hakikaten, öpmek için dudak dışında bir organı kullanabilmek. Orta Asya’da doğduğu rivayet ediliyor; yaygınlaşması bize nasip oldu!

Selahattin Demirtaş hakkındaki AİHM kararını yazma niyetiyle oturdum bilgisayarın başına. Sonra baktım ki, anayasa filan hayli eskilerde kalmış bir konu benim için. İçimden tek satır karalamak gelmiyor. Kararı yetkinlikle anlatan konunun uzmanı meslektaşlarım var zaten. Eh, “AİHM kararları uygulanmalıdır,”gibi cümleler de komik oluyor artık.

Hakikaten ne yazılabilir ki bu konuda, diye düşünürken; Ali D. Topuz’un Gazete Duvar’da ‘anti-hukuk’ yazı serisi bağlamında, AİHM kararını ve iktidar tepkisini kaleme aldığını gördüm. Her sözcüğüne yürekten katıldığım bir yazı. Topuz’un ‘anti-hukuk’yazılarını herkese ama özellikle hukuk ve siyasal öğrencilerine ısrarla öneririm.

Yazanlar yazmış ve iyi yazmışken, başkaca ne söylenebilir?

Türkiye’de, yukarıda bir iki örnek verdiğim yaygın ifade ve tavırların yerleşmesi siyasi atmosferle yakından ilişkili kuşkusuz. Benim eski ilgi alanım olan ‘anayasacılıktan’ bakarsam eğer, son on küsur yıllık anayasa/hukuk pratiğinin, siyasal İslamcılar’ın hukukun genel ilkelerini nasıl adım adım ‘hiçleştirdiğinin’hikâyesi olduğunu söyleyebilirim. Hoyratlık ve lümpenleşme ile ele ele bir hiçleştirme! Anayasa: Bizlik değil. Hukuk: Kasmayın. Yargı kararı: Sıkıntı yok.

Başlangıçta bunu tek başına yapmadı siyasal İslamcılar. Ulusalcı tayfanın büyük marifetleri olan ve ısrarla unutturmaya çalıştıkları ‘367 kararı,’ ‘parti hakkında açılan saçma kapatma davası,’ ‘türban yasakları’ gibi saçmalıklar, ‘hiçleştirme’sürecine ciddi katkılar sundu. Hukuk ve siyaset arasındaki doğal ve tarihsel ilişki ile Cumhuriyet tarihinin çileli yargı geleneğini bir yana bırakırsak; son on yıllık süreçte hukuk tartışmasının tümüyle siyasi kavganın zemini yapıldığını, ‘normun’ ve ‘mahkemenin’ siyasi hedeflere varmak için en etkili araç olarak kullanılır hâle geldiğini söylemek mümkün. Bu gelişme, öncelikle ‘hukuk kavramıyla’ ilişkili tüm kurum ve ilkelerin prestij kaybetmesine yol açtı. Kayıp, giderek bir yıkıma dönüştü.

‘Anayasa aşağılaması’ üzerine kurulu (ki şu anda anayasanın o haline muhtacız!) propaganda ile pazarlanan 2010 değişiklikleriyle, özellikle HSYK’nin Cemaat adı verilen ve o dönemde büyük saygı gören çete tarafından ele geçirilmesi, ipe sapa gelmez iddianame ve uygulamalarıyla yürütülen darbe yargılamaları ve sonrasında yaşananlar… Yeryüzünde eşi benzeri olmayan bir hükümet sisteminin kabul ettirilmesi, yetkilerin tek elde toplanması, geleneksel medyanın havuza düşmesi ve sonunda, ‘devletin bekası’ ile ‘iktidarın bekası‘nın ‘birlikte’anılır olması…

Danışman Mehmet Uçum’un açıkça ve hiç duraksamadan ‘organik lider’ olarak tanımladığı, aynı zamanda iktidar partisinin genel başkanı da olan bir devlet başkanı. Organik lider; bizatihi halkın, milletin (haliyle ‘egemenliğin’) ve kaçınılmaz olarak devletin kendisi. Egemenlik kayıtsız ve şartsız…

Haliyle devlet, artık kişi ve parti ile özdeş. Makbul/geçerli olan norm değil, karar ve uygulama. Yasa değil, kararname. Unutmayın, ‘modern devletin’ iskeleti olan ‘bürokrasi,’ ‘kararnamelerle’ alt üst edildi, yeniden kuruldu ve kuruluyor.‘Millet egemenliği’ kavramının mucidi olan Fransa’da benzer işler ‘organik yasayla’ yapılır. Organik yasa, anayasa ile yasa arasında bir metindir ve Anayasa Konseyi (Fransızların AYM’si)’nin denetiminden geçmek zorundadır.

Hâl böyleyken, devlet, kişi ve partilerle özdeş kabul ediliyorken, artık önemli olan mahkeme kararları değil, iktidarın mahkeme kararları konusunda ne düşündüğüdür. Bir anayasanın varlığı ve yasaların anayasaya aykırı olup olmadığı değil, muktedir olanın anayasa hakkındaki görüşleridir. “Anayasa iktidara uygun mu, aykırı mı?” “Yargı kararları, iktidarın kanaatine uygun mu değil mi?”

Mahkemeler kararlarını ‘Türk milleti’ adına verir. Peki, milleti ve devleti bir kişi ya da parti ‘temsil eder’ hâle gelmişse? Gerisini siz tamamlayın!

Eğer ulusal ve uluslararası mahkemeler iktidarın istekleri doğrultusunda bir karar verdiyse: “Konu yargıya intikal etmiştir, yorum yapılamaz.”

Eğer ulusal ve uluslararası mahkemeler iktidarın canını sıkacak bir karar verdiyse: “Karar kabul edilemez, gereği yapılacaktır.”

Sorun, kararı veren yargı organının iktidarın beklentilerine aykırı davranıp davranmadığıdır artık.

Yeni rejim, bu kadar basit ve sade.

Yönetimin anayasa ve hukuka değil, anayasa ve hukukun yönetime uyması gerektiği bir düzende; yurttaş ortalamasının, bilinen anlamıyla ‘hukuk devletine’ saygı duyması elbette mümkün olmaz. Bugün Türkiye’de milyonlarca yurttaş için‘hukuk,’ iktidarın söylediğidir. Yasa, iktidarın iki dudağının arasından çıkandır. Yargı kararı, iktidarın beğenip onay verdiğidir. İktidar ‘sıkıntı yok’ diyorsa, yoktur!

Haliyle artık Türkiye’de hukuka aykırılıktan değil, Ali Topuz’un ‘siyasetin hukuk/yargı yoluyla ilgasını’ anlatabilmek için tercih ettiği terminolojiyle ‘anti-hukuk’tan söz edilebilir.

‘Hukuka aykırılık’ her ülkede olur ve yargı organlarınca giderilmesi mümkündür. ‘Anti-hukuk’ ise artık ‘usulü bilinen hukuk’ olmayandır. İktidar/yasama kaynaklı ve giderilebilir ‘aykırılıklardan’ değil; ‘siyasetin boğulması’ için başvurulan ve haliyle tartışılır bir yanı bulunmayan ‘anti-hukuktan’ söz edilebilir artık.  

Ali Topuz’dan ‘anti-hukuk’ kavramını ödünç alarak ve yargı kararlarıyla (Topuz’un asıl baktığı yer) yetinmeyip, iktidar söylemini kapsayacak biçimde genişleterek bir iki örnek vermek belki daha açıklayıcı olur:

Hukuk (genel ilkeler, anayasa, yasa vs.): OHAL KHK’si ile bu konu düzenlenemez. İnsanlar bu şekilde atılamaz.

Anti-hukuk: Bal gibi yapılır, beka meselesidir, yanlışlık varsa düzeltilir. (dikkat ederseniz, hukuksal bir argüman yok!)

*

Hukuk: Bir insan, hakkında iddianame dahi olmadan bir yıl tutulamaz.

Anti-hukuk: Bal gibi tutulur, o terör destekçisi. (dikkat ederseniz, hukuksal bir argüman yok.)

*

Hukuk: Suçluluğu yargı tarafından hükmen sabit oluncaya dek, herkes suçsuz kabul edilir.

Anti-hukuk: Yok ya! Herkes evvela suçsuzluğunu kanıtlamak zorundadır! (dikkat ederseniz, doğru bir hukuksal argüman yok.)

*

Hukuk: Bir partinin yasa dışı eylemleri olup olmadığına ancak Anayasa Mahkemesi karar verebilir.

Anti-hukuk: Hayır, siyasetçiler  ve basın da bu konuda karar verebilir. (dikkat ederseniz, bir hukuksal argüman yok.)

*

Hukuk: Yargı organlarını etki altında bırakacak, yönlendirecek bir açıklama yapılamaz.

Anti-hukuk: Yapılır. Ne yani, iktidardakilerin düşünce özgürlüğü yok mu?! (dikkat ederseniz, doğru bir hukuksal argüman hatta argüman yok!)

*

Hukuk: Tarafı olduğumuz sözleşmeler gereği AİHM kararlarına uyulmalıdır.

Anti-hukuk: Bizi bağlamaz. (dikkat ederseniz, hukuksal bir argüman yok.)

Yazının başına döneyim.

AİHM hayli zamandır hokkabazlık yapıyor, saçmalıyordu. Herhalde artık hâllerinden çok utanmış olmalılar ki, gecikerek de olsa düzgün bir karar verme ihtiyacı hissettiler. Demirtaş kararının basın için hazırlanan özetini okudum. İlgilenecekler için buraya bırakıyorum

Türkiye açısından son derece ağır bir karar. Bazı ihlal iddiaları reddediliyor. Bizi/Türkiye’yi ilgilendiren kısım çok özetle şu: Türkiye hakkında ilk kez, ‘özgürlük ve güvenlik hakkının’ (md. 5/3) ihlaline, ‘haklara getirilecek kısıtlamaların sınırlanmasına’ilişkin hükmün (md.18) ihlaliyle ‘birlikte’ karar veriliyor. (Ben de bu önemli ayrıntıyı konunun uzmanı meslektaşlarımdan öğrendim.) Sonuç olarak, uzun tutukluluğun ‘siyasi nedenleri’olduğuna hükmediliyor. Seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiğine (1. Ek protokol/3), tutukluluğun makul gerekçeleri olmadığına, dolayısıyla Demirtaş’ın siyasi yaşamına kastedildiğine; ayrıca yalnızca tazminata değil, Demirtaş’ın derhal salıverilmesine karar veriliyor (md. 46).

Böyle bir karar ardından yapılaması gereken elbette Selahattin Demirtaş’ın hemen bırakılmasıdır. Anayasası’nda ‘hukuk devleti’ yazan ve Anayasası’nın 90. maddesi ile ‘temel haklara ilişkin sözleşme hükümlerine kendi yasaları karşısında üstünlük tanıyan’ bir devletin, karara uyup uymayacağı tartışma konusu değil.

Gel gör ki ‘nominal anayasa’ düzenine geçmiş, yani anayasal ilkelerle siyasal gerçekliğin bağdaşmadığı ve mevzuatın iktidar karşısında ‘hiçleştiği’ bir dönemdeyiz. Haliyle, ortada uyulması gereken bir mahkeme kararı değil, iktidarın taleplerine aykırı bir mahkeme kararı var. AİHM kararı hukuka uygun olabilir, ancak iktidarın beklentisine aykırı!

Ezcümle, bizlik bir karar değil bu…

İyi de AİHM kararına uymamanın bir takım bedelleri yok mu? Sıkıntı yok. Neyse tazminatı öderiz.

Yalnızca tazminat değil ki mesele, aynı zamanda kararın uygulanması gerektiğine hükmediyor mahkeme! Sıkıntı yok. Bizim gerçeklerimiz farklı, mahkeme yanlış yaptı, işlerine baksınlar.

Eh anayasa filan, hukukun genel ilkeleri, onları ne yapacağız? Aynen kanka. Kasma bu kadar. Bizim de bildiklerimiz var. Sıkıntı yok.

Umuyorum bizlik bir ‘durum’ ve ‘sıkıntı’ olduğuna kanaat getirir, AİHM kararının gereğini yaparlar. Fakat tam da seçim öncesinde, memleketin en yetenekli muhalif siyasetçisini serbest bırakmak… Bilemiyorum. Yanılmayı çok isterim kuşkusuz.

Bu arada, TBMM’deki muhalefet partisi liderlerinin durumu, işin tek matrak yanı. Demirtaş’ı seçimden seçime hatırlar gibi yapıp onun cezaevinde olduğu seçim süreçlerinde ne güzel, ne coşkulu mitingler yapıyorlardı. AİHM kararı sonrasında yarım ağız da olsa açıklama yapmak zorunda kalacaklar. CHP lideri bir şeyler söyler gibi yaptı. ‘Had safhada iyi parti’ liderine yine haber veren olmadı belli ki! Hay Allah. Belki o da, “Bizlik bir durum değil, sıkıntı yok,” der…

Yazı önerisi: Tanıl Bora’nın yazısını buraya bırakıyorum.