• 2.02.2018 00:00

 Asıl konuya girmeden önce, ‘Ergenekon’davasıyla ilgili son ‘mütalaayı’ anmak gerekiyor.

Hatırlarsınız, böyle bir dava vardı! Yüzyılın davasıydı, Türkiye bağırsaklarını temizliyordu, derin devlet mahkum ediliyordu, savcılar kahramandı vs. İktidar aynı iktidardı. İddianamede ‘Ergenekon’; ‘Ülkemizde kanlı eylemler gerçekleştiren ve bu eylemlerle kriz/kargaşa yaratarak güvensizlik ortamı oluşmasını sağlamaya çalışan ve bunu kısmen başararak ülkenin kalkınmasının önüne engel çıkaran son derece tehlikeli/yıkıcı bir örgüt’ olarak tanımlanıyordu. Yalnızca beş yıl önce çok sayıda sanık, ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Cezalar açıklanınca, Türkiye basınının mümtaz temsilcilerinden Akit ‘Cuntaya Ceza Yağdı,’ Yeni Şafak ‘Darbeye Müebbet,’ Sabah ’19 Darbeciye Müebbet,’ Star ‘Derin Devlete Müebbet,’ Türkiye ‘Ağır Darbe’ Taraf ‘Ergenekon’da Müebbet Yağdı’ manşetlerini attı. Dün (30 Kasım 2018) bir diğer ‘Cumhuriyet savcısı’ (Yargıtay’ın bozma kararının ardından) mütalaasında “Ergenekon terör örgütü varlığı tespit edilemedi,”deyiverdi.

Hepsi aynı Cumhuriyet’te, aynı iktidar (ve hatta muhalefet) döneminde, yalnızca ‘on yıl içinde’ yaşandı. Yaşanmasının çok önemli bir nedeni (herkesin malumu ittifakları bir yana bırakalım!) Türkiye’de hukukun/yargılamanın en basit gerekleri ve insan hakları konusunda asgari bir bilinç ve duyarlılık olmamasıydı. Ortalamanın, bir ‘ilkeden’ yoksun olmasıydı. Bugün gibi. Kuşkusuz olup bitendeki ‘büyük ibretler,’ bugünün ‘kahramanları’ açısından hiç bir şey ifade etmeyecek. Utanılmayan bir toprakta, ders de alınamıyor. Sıkıntı yok (!) anlayacağınız…

Başlığa geleyim:

İnsan haklarını (temel hak ve özgürlükleri) savunmanın biraz enayice bir yanı var. İnsan hakları savunucuları bir ömür aynı ilkeleri (sürekli gelişen!) ve o ilkelere sadakati savunur, müesses nizam ve müesses severler tarafından genellikle ciddiye alınmaz, muhtelif taraflardan pek fena sözler işitir. Karşılaşılan tepkiler mevsimine, eleştirenin meşrebine ve bilgi düzeyine göre değişir:

“Kardeşim insan hakkı dediğin burjuvazinin şeysi…” “Yani o insan mı ki insan hakkı olsun…” “Bu insan hakları savunucuları hep devlet millet düşmanı…“ “İnsan haklarını abartırsanız ülkeyi bölersiniz ülkeyi, akıllı olun…” “Sosyal haklar işçileri edilgin hâle getirmek için var, bu yüzden devrim olmuyor…” “Soros filan, bunlar hep insan haklarcısı şeyleri desteklemiyor mu?” “Emperyalistlerin oyunu…”

Şu cümlelerin benzerlerinden bir kaç sayfa yazı çıkabilir!

İnsan hakları ‘şeysine’ kızgınlık duyanlar, diğer Türkiye yurttaşları gibi söylediğinden emindir. Akıllarına ve fikirlerine sarsılamaz bir inançları vardır. Hiç kimsenin göremediğini, anlayamadığını, bilmediğini görür, anlar ve bilirler.

Ortalama yurttaş tarafından şu aralar en rahatsız edici bulunan ‘örnek’ üzerinden gidelim:

“Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak, subliminal mesaj verdikleri iddiasıyla yargılanıp sonunda müebbet hapse mahkum edildiler; bu normal bir durum mu sizce?” sorusunu yönelttiniz diyelim. İlk tepki, “İyi de kardeşim askerler içeri atılırken iyiydi ama!”Siz ısrar ettiniz: “Diyelim ki haklısınız, ancak konu askerlerin uydurulmuş delillerle yargılanması değil ki, subliminal mesaj gerekçesiyle yargılanmak.” O da ısrar etti: “Hak ettiler, boş ver, onları mı savunacağım?” Israr karşılıklı: “Konu hak edip etmemeleri değil, mahkumiyet gerekçeleri. Neyin hak edilip edilmediğine, adil yargılama sonunda mahkemeler karar verir, siz ya da ben değil.” İyi ihtimalle şöyle sürdürür karşınızdaki: “FETÖ’cüleri savunmak sana mı kaldı kardeşim?” Daha da ısrar edersiniz: “Hayır bana kalmadı ve zaten savunmuyorum, yalnızca, sizce mahkumiyet gerekçelerinde bir sorun var mı yok mu, diye soruyorum.” Bu diyalog uzar uzar uzar…

Diyaloğun şu dahiyane tespit ve ifadelerle sona ermesi ihtimal dahilindedir: “Başımıza her şey senin gibi liboşlar yüzünden geldi zaten.” “Velev ki liboşum, peki siz mahkumiyet gerekçesi hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusunda ısrar etmek anlamlı mıdır artık? Hayır. Bu yüzden inat etmekten vazgeçer, karşınızdaki insanı hiç kimsenin sarsamayacağı fikirleriyle baş başa bırakır ve bir Apranax Fort alırsınız.

Benzer diyalogları Kavala, Demirtaş, diğer HDP’liler hakkındaki ve daha pek çok davaya uyarlamak mümkün.

Söz konusu popüler davalar gündeme geldiğinde sık karşılaşılan bir tavır da, söze, “Kendilerini hiç sevmem ama…” ile başlayıp “Tabii bazı haksızlıklar da yapılıyor…” ile devam edilmesi. Bu zincir genellikle, “Adalet bir gün sana da gerekli olabilir,”halkası ile tamamlanıyor.

Anayasa hukukunda, ‘temel hakların ikili niteliği’ olarak adlandırılan bir konu/olgu var. Rahmetli hocam Yavuz Sabuncu, ‘Anayasaya Giriş’ kitabında çok güzel anlatır. Özetle şudur ‘ikili’nitelik: Bir temel hakkın gerçekleşmesi, yalnızca o temel hakkın koruduğu alanı değil, hem temel hak rejimini hem de o rejimi içeren siyasal sistemin niteliğini bir bütün olarak ilgilendirir/dönüştürür. Örneğin bir insanın adil yargılanması ya da düşünce özgürlüğü, yalnızca birey olarak o insanın haklarını korumaya değil, bir bütün olarak siyasal sistemin nasıl kurulacağına ilişkin bir konudur.

Her temel hak ve özgürlüğün güvenceye bağlanması, belli bir siyasal iktidar modelinin güvence altına alınması anlamına gelir.

Dolayısıyla, temel haklar ve onlardan biri olan ‘adil yargılama’ilkesi, ‘bir gün bize de lazım olur,’ saikiyle değil, bir ‘ilke’ olduğu için savunulur. Savunulmalıdır. Diğeri, ahlaki olarak da, anayasal düzenin niteliği açısından da sorunludur. İlkeler, bir değeri güvene altına aldığı için değerlidir; hiçbir zaman işimize yaraması gerekmese de!

AİHM’nin Demirtaş hakkında verdiği karar, beklendiği gibi son derece bağımsız yargı tarafından bağlayıcı görülmedi (şimdilik!). Karar henüz kesinleşmemiş, filan fıstık… Zaten idareyi temsil edenler AİHM kararının ‘bizi bağlamayacağını’ ilan etmişti. Nitekim tüm ileri Batı demokrasilerinde ‘idare,’ mahkeme kararlarını bağlayıcı kabul edilip edilmeyeceği konusunda hüküm verir!

Yerel mahkeme, Demirtaş’ın tutukluluğuna devam kararı alırken AİHM’nin ‘ihlal bulduğu gerekçeleri’ tekrarlamış büyük ölçüde. Kavala’nın durumu ise malum. Hâlâ tutuklu ve iddianame yok.

Yukarıda (ve başlıkta) adını andığım Kavala ve Demirtaş gibi sembol isimlerin hakları savunulacaksa eğer, o haklar bize de gerekli olacağından değil, Kavala ve Demirtaş eşit yurttaş oldukları için savunulmalıdır.

Yurttaşlar ve devlet, yargılanan insanlara bir şey bahşetmez. O insanlar adil yargılanma hakkına, soruşturma başlamadan önce kabul edilmiş ‘ilke’ ve ‘hükümler’ gereğince sahiptir. Bu nedenle “Aslında kendilerinin hiçbir düşüncesini benimsemem ama…”ile başlayan cümleler ‘gereksiz’ ve ‘ayıptır.’

Gereksizdir, çünkü bizlerin bir insan hakkında ne düşündüğümüzün, o insanın adil yargılama ilkelerine uygun biçimde yargılanması açısından hiç bir anlamı ve değeri yoktur.

Ayıptır, çünkü bizler (ve devlet) hiç kimseye adalet ilkesi bahşedemeyiz. Eğer eşit yurttaşlık ilkesini kabul ediyorsak kuşkusuz.

Hukuk ve eşitlik duygusu yoksunluğu ile kibir birleşince sonuç şu oluyor: Bir hakkı/özgürlüğü, ‘bir gün herkese gerekir’zihniyetiyle ‘bahşedercesine’ savunmak ve bir yurttaşın, örneğin serbest bırakılması gerektiğini dahi o insan hakkında önce olumsuz bir yargı oluşturarak dile getirmek!

Muhterem okur; sizden önce kabul edilmiş, sizden sonra da var olacak ve lütfederseniz eğer, sizin çabanız ve emeğinizle daha da güçlenme ihtimali bulunan bazı evrensel ‘ilkeler’ var. “Hiç sevmem ama…” peşrevine gerek yok. Hukuk devleti ilkesi açısından, kimi ve neyi sevip sevmediğinizin önemi yok.

Kavala bir yıldır iddianame olmaksızın cezaevinde tutuluyor, Demirtaş AİHM kararına karşın serbest bırakılmıyor. Sevseniz de sevmeseniz de, ‘gerçek’ bu kadar yalın. Gerisi boş laf…

Film festivali önerisi: Dokuzuncu İnsan Hakları Belgesel Film Günleri ilanını, ilgilenecekler için buraya bırakıyorum.