• 9.06.2019 00:00

 Bir dönemi yaşananların sıcaklığıyla değerlendirmek kolay değil. Biraz sonrasından, yeterli ve gerekli mesafeden bakmak gerekiyor olup bitene. Bu genel ilke AKP iktidarı için de geçerli. Diğer yönetimler gibi AKP yılları da dönemlere ayrılarak, her yılın gelişmeleriyle ve dönüm noktalarıyla anlatılacak gelecekte. Olabildiğince nesnel bir bakışın varacağı yer ‘hep böyleydiler’ ile ‘çok değiştiler’ arasında bir yerlerde olacak muhtemelen. Ancak yorumlar ne olursa olsun, uzun süren ve kapitalizmin en azgın versiyonunun uygulayıcısı bir siyasal İslamcılık hikâyesi AKP çözümlemelerinin merkezinde yer alacak.

AKP’li yıllarla ilgili bugün de çok şey söylemek mümkün tabii. Nitekim söyleniyor, yazılıyor, anlatılıyor. Bana “İktidarın en çarpıcı ve sarsıcı mirası ne olacak” diye soran olsa, muhtemelen“Alıştırmak” derim. Bir adım atıp toplumsal tepkiye bakmak, gerekirse bir süre beklemek, ardından bir adım daha atmak, o adımı genellikle yalanlarla ve bilgi kirliliğiyle ‘olduğundan’ farklı göstermek, adımı eleştirme ihtimali olanları medya ve devlet gücüyle pasifize etmek… Atılan adımın başarılı olması için ne gerekiyorsa yapmak… Bir adım daha. Bir adım daha. Adımlar esnasında hukuku, demokrasinin klasik araçlarını, o anki müttefikleri ‘araç’ olarak görmek. Ve tabii olup bitenin siyasal sorumluluktan tümüyle bağışık olmak. 

Adımlara alıştırmak. “Yok artık” denilecek ne varsa alıştırmak. Kitleleri hayret edemeyecek hale getirmek. Daha doğrusu, hayret duygusunu ‘marjinalleştirmek’!

Aylar önce Gazete Duvar’da Sebastian Haffner’in kaleme aldığı ‘Bir Alman’ın Hikâyesi’ üzerine (İletişim, Çeviren: Hulki Demirel) iki yazı kaleme almıştım. Haffner, Almanya’da 1914-1933 arasında yaşadıklarını anlatan bir hukukçu, genç bir hâkim. Haffner’in anılarında da beni en çok etkileyen gözlemi ‘alışmak’olmuştu. 

Haffner bir yerde şöyle diyor: 

“Çok ani ve çok derin olmuştu imkânsızla karşı karşıya kalmamız, bütün sınırlar aşılmıştı artık. Yarın, herhangi bir suçun bahanesiyle bütün Yahudiler tutuklansalar ya da intihar etmek mecburiyetinde bırakılsalar bile şaşıracak bir durum olmazdı bu artık. SA mensupları, herkesin düzen ve intizam içinde kendini öldürdüğü bildirildiğinde, tatmin olmuş ve keyifli bir halde ‘O zaman oldu’ derlerdi herhalde. Sokaklar her zamanki gibi görünürdü. ‘O zaman oldu.’ Busines as usual. Her zamanki gibi hoş bahçeleriyle villalar, ilkbahar rüzgarı ve çiseleyen ılık yağmur…” (s.154)

Bir insanın ve topluluğun başına gelebilecek en büyük felaketlerden biri, ‘artık’ yadırgamamak. Hiç bir kötülüğü. Yalanı. İftirayı. En absürt, en akıl almaz hikâyeleri. Mahcubiyetin yok olması. Sorumluluk duygusu, mahcup olabilmekle ilgilidir oysa. İç sıkıntısıyla. O sıkıntıdan masun olan bir insanın, herhangi birine borç hissetmesi mümkün olmaz. Özel yaşamda da kamusal yaşamda da.

Şöyle bir düşünelim, Türkiye’de sizi yadırgatacak bir şey var mı? Ne olursa hayret edersiniz? Pes dedirtecek bir davranış, söz? Benim yok. Hakikaten yok. Her şeyi, bir insanın varsayabileceği ya da varsayamayacağı her ne varsa beklerim.  Yalnızca şu son seçim macerasına bakın. İlk kez böyle bir şey yaşadık Cumhuriyet tarihinde. Ne oldu? Bugün baktım, yine müzik sesi geliyor seçim çalışması yapılan çadırlardan, hiç bir şey olmamış gibi. 

Her gün bir öncekinden daha anormal bir yalanla başa çıkmaya çalışıyor insanlar. Ekrem İmamoğlu’nu TV’lere davet edip ardından söylediklerini ‘makaslayarak’ yalana dayalı propaganda yapılıyor. Ne kadar ‘olağan’ karşılıyoruz değil mi? Özellikle bazı paçavraların her gün yeni yalan ve iftira kampanyası başlatacağını biliyoruz. Evet, sabahları bu bilgiyle uyanıyoruz! Dün İmamoğlu’nun başına getirilmeye çalışılan sahtekârlık ürünü TV görüntüsü/konuşması, aslında artık yadırgama çıpamızın tümüyle yok olmasıyla ilgili. 

İBB başkanı seçilip mazbatası elinden alınmış bir insanın ‘FETÖ-PKK ile birlikte İstanbul’u yöneteceğini’ söylediğine inanacak, herhalde tek bir kuş beyinli yoktur memlekette. Kes-yapıştır işlerini, eski ortaklarından öğrendikleri kadarıyla yapmaya çalışanlar da farkında elbet bu gerçeğin. Ama mesele bu değil. Mesele, artık ölçü kalmamış olması. Haliyle, daha organize sahtekârlıklara dahi tenezzül etmeyip bir dakikada yalanlanabilecek süflilikler peşine düşülmesi.

Ne kadar doğal karşılıyoruz, trolleri, her ne haltsa o pelikan yaratığını, muhaliflerin hedef gösterilmesini, insanların canlarının yakılmasını, dün Ankara Barosu’nun açıkladığı gibi işkence iddialarını, bir avukatın İstanbul’un göbeğinde korumalar tarafından dövülmesini ve hiç kimsenin hesap vermemesini. Akademisyenlerin cezaevine girmesini. Berbat iddianameleri. Hatta iddianame dahi olmayışını.

İşte Ekrem İmamoğlu yalnızca seçim kazandığı için değil, bu çarka çomak soktuğu içi böylesine hedef oldu. Çünkü İmamoğlu, iyi bir siyasetçi olmasını şimdilik bir yana bırakalım, öncelikle‘normal davranan’ bir insan. Evet, mesele bu. Yadırgama duygusunun yok edilmeye çalışıldığı ve bir bakıma başarıldığı yerde, normal davranan yetenekli biri belirdi ve eski Türkiye’nin olumlu yanlarını berhava edip ne kadar olumsuz niteliği varsa kutsayan ‘yeni rejimin’ ezberini bozdu. Normal, sıradan davranışlarla yaptı ve yapıyor bunu. 

İmamoğlu yetenekli ve hırslı bir siyasetçi. Ancak halihazırda iktidarı böylesine zor durumda bırakmasının nedeni, yadırgamamanın antitezi haline gelişi. Yıllardır her neye alıştırılmaya çalışıldıysa kitleler, onların alışılmaması gereken davranış ve uygulamalar olduğunu gösterdiği için çok kısa sürede büyük sevgi ve iltifatla karşılaştı. Çünkü ‘normal’ olan, artık en zorlu rakip iktidar açısından. Bağırmayan, sövmeyen, sinirlenmeyen, aşağılamayan, yolsuzlukların üzerine gideceğini söyleyen, demokrasi ve hukuktan söz eden biri. Bir kez daha: Normal bir insan. Haliyle, “Bize oy verin, sonrasında gerekirse tövbe istiğfar ederiz” diyenin karşısında, aslında ‘olması gerekeni’ temsil ediyor. 

Tövbe istiğfara karşı, anayasa ve hukuktan dem vurmak! 

Bakın, ne tuhaf cümle oldu değil mi? Anayasası’nda ‘laik ve demokratik hukuk devleti’ yazan bir ülkede, ‘tövbe istiğfar’diyen iktidara bakıp “E bir de hukuk var tabii” diyebilecek biri, birileri. Nasıl da alıştık hepimiz, Allah affetsinlere, tövbe etmelere. Bizim vergimizden eş dost vakıflarına aktarılan milyonlarca liraya. O eş dostun muhtelif arpalıklara atanma haberlerini artık yadırgamıyorken, biri çıktı ve “Vakıflara, tarikatlara para yok” deyiverdi. ‘Normal’ olan bu değil miydi zaten? Oysa biz o normali umursamaz olmuştuk artık. 

Ekrem İmamoğlu, “Evladım dürüst, efendi biri ol, beslenme çantana muz koyma, canı çeken olur!” denilen yıllarda yetişenlerden. Ve artık yalnızca dürüst, sözüne güvenilir biri olmanın dahi büyük meziyet kabul edildiği bu toprakta, son derece dikkat çekici hale geldi, umut oldu. O umut, normal davranan birilerini görme özleminden kaynaklanıyor kuşkusuz. “Aaaaa Ekrem başkan kendisini tahrik etmeye çalışan militan hıyara nasıl da sabırla yanıt vermeye çalıştı!” Ne yapmalıydı? Tekme?

Yeni rejim, normal, sıradan, dürüst, açık sözlü bir siyasetçiyle karşı karşıya. Büyük şaşkınlık ve telaş yaşıyor… 

Okuma önerisi: Tayfun Atay’ın, Dersim-Tunceli tartışmasına dair ‘bilgilendirici’ yazısını buraya bırakıyorum.