• 24.06.2019 00:00

 Son yazıda, “Tarih tekerrür eder mi”sorusunu yöneltip Türkiye yurttaşının ‘oy hakkına’ olan büyük sadakatini, tarihsel dönemeçlerdeki tavrından örneklerle anlatmaya çalışmıştım. Nitekim, 23 Haziran İstanbul seçiminde yurttaş, ‘mücadeleyle elde ettiği’ oy hakkına bir kez daha sahip çıktı ve onu gasp etmeye, kendisine aptal muamelesi yapmaya kalkanlara, çok ağır bir ders verdi.

Yönetenlerin taşkın kibrine bir yararı olmayacak elbette bu satırların, ancak ısrarla not düşmekte yarar var: İnsanlar aptal değildir. Bir adaletsizlik böyle göze sokulursa, tarihi Türkiye kadar güçlü ve zengin bir memlekette elbette karşılığı olur.

Toprağımızda ilk seçim 1877 yılında yapıldı. O seçim sonucunda oluşan parlamentoda, Abdülhamit’e yoğun ‘muhalefet’ vardı. Muhalefet. 1877’de.

1946-50 arası, yurttaş oy hakkına mücadeleyle sahip çıktı, eşsiz bir mücadeleyle.

Oy hakkı, Türkiye’de yurttaşın en ‘dokunulmaz’ kabul ettiği haktır. Diğer pek çok hak ve özgürlükten farklı olarak, büyük mücadeleyle elde edilmiştir. Bu nedenle, sahip çıkar insanlar. Yetmiş yıldır o hakkı yok sayan her kim olduysa, dersini almıştır.

Çocuk oyuncağı değil bu coğrafyanın tarihi. Öyle, “Bir şey hissediyorum ama ne olduğunu bilmiyorum” zevzekliklerine pabuç bırakmayacak kadar renkli, canlı, çileli ve dirençlidir. Memleketin yönü belli olalı, iki yüz yıl oldu. İki asırda biriken, üç beş yıllık höt zötle tükenmez.

İki yaz önce, yalnızca üç gün katılabildiğim adalet yürüyüşü esnasında Diken için kaleme aldığım yazıda, yürüyenlerin ‘ahlaki üstünlüklerinin’ altını çizmiştim. Siyasi ya da hak mücadelesinin başarısı açısından son derece yaşamsal bir ölçüt, ‘ahlaki üstünlüğe’ sahip olmak.

Bu üstünlüğü, 28 Şubat sürecinde on binlerce kadının katıldığı ‘türban’ zinciri/protestosu ile karşılaştırmıştım. O gün orada yürüyen kadınlar haklıydı ve kazandılar. Adalet Yürüyüşündeki insanlar da haklı ve kazanacaklar. Er ya da geç. Haklılar. Haklıyız. Ve işte kazanıyoruz. Mesele bu.

HDP, çok çok önemli, değerli bir şey yaptı. Hakikaten ‘fantastik bir girişim’ olan Öcalan mektubunu görmezden geldi ve kuşkusuz doğrusu buydu. Kürt olmadan Türk olmaz, Türk olmadan Kürt olmaz. Olmasın. Kürt ama, Kürt kökenli değil. Adıyla, sanıyla Kürt.

Muhterem okur,

Biz insanız, eşitiz, yurttaşız. Birlikte, AKP’lisi ve diğerleriyle birlikte, eşitçe yaşayabiliriz. İnsan gibi. Bu mümkündür.

Önüne gelene terörist, hain diyen, aşağılayan, yok sayan, horlayan, akıl almaz bir kibirle malûl her kim varsa, söz konusu gerçeği kabul etmek zorunda.

Dünyanın değiştiğini, Türkiye’nin değiştiğini, herkesin insan onuruna yaraşır bir yaşama hakkı olduğunu, herkesin hak ve özgürlüklere sahip bulunduğunu kabul etmek zorunda.

Benim vergimle beni küçük göremeyeceğini kabul etmek zorunda.

Hukuk kurallarını ciddiye alarak yönetmenin bir zorunluluk olduğunu, anayasanın laf ola beri gele bir metin olmadığını kabul etmek zorunda.

Türkiye’nin hiç kimsenin babasının malı olmadığını, milyonlarca yurttaşın, onların atalarının ve doğmamış torunlarının mülkü, vatanı olduğunu kabul etmek zorunda.

Toprağımız ucuz değildir. Büyük birikim sahibidir. Bunu hiç unutmadan yaşayalım. Sabır ve mücadele, mutlaka ‘eşit yurttaşlık’ mücadelesi ile kuşkusuz her şey güzel olacak.

Bu sonuçta emeği geçenlere, sokak sokak dolaşan, ev ev konuşan, büyük çaba harcayan partililere, bir yurttaş olarak şükran borçluyum.

Ve tabii bana kalırsa iltifatın büyüğü, Kaftancıoğlu ile İmamoğlu’nun.

Her şey bir yana, İmamoğlu 6 Mayıs akşamı yaptığı tarihi konuşmayla manen çökmüş milyonlarca insanı ayağa kaldırdı. Bu büyük iş, unutulmamalı. Demokratik sistemin ‘bekası’ açısından son derece tehlikeli bir eğilim olan ‘seçimle gitmezler’duygusunu bir anda yok ediverdi. Sağolsun.

Her şey daha da güzel olsun. Emekle, dirençle, sabırla. ‘Mutlu olma’ hakkımız var. Unutmayalım…