• 10.07.2019 00:00

 Bıkıp usanmadan, okuru bıktırıp usandırmayı göze alarak, bir kez daha: Toplumu bir arada tutan, insanların birbirlerini boğazlamadan yaşamalarını sağlayan üç ana ‘kural öbeği’ var; ahlak kuralları,  dini kurallar ve hukuk kuralları.

Üç kural/ilke grubu, tarihsel süreçte çoğu zaman iç içe geçmiş, birbirini belirlemiş, biri diğerinin nedeni ya da sonucu olmuştur. Genellikle çakışırlar. Örneğin hırsızlık hem ayıp, hem günah, hem suçtur; üç ilkeye de aykırıdır. Suç ya da kabahat olarak belirlenen fillere bakıldığında, hemen tamamının, diğer iki ‘ilke’ tarafından da ‘dışlandığı’ görülür.

Söz konusu kural öbekleri bazen de çelişir. Bir eylem ayıp olabilir, günah olabilir ancak hukuka aykırı olmayabilir. Haliyle, o insan ahlaklılar tarafından ayıplanır, dindarlar tarafından itham edilir, buna mukabil kamu otoritesi sessiz kalır.

Hukuk kurallarının diğerlerinden farkı, arkasında kamu otoritesi oluşu. Dolayısıyla hukuka aykırılığın, somut, gözle görülür ve önceden belirlenmiş yaptırımı bulunur. Oysa dini ve ahlaki ilkelere aykırılık, kamu otoritesini değil, toplumu ve o dinin inananlarını ilgilendirir. 

Kuşkusuz laik/seküler devletlerden söz ediyorum. Yani ‘ideal’demokratik sistemlerden. Türkiye gibi, bir dinin öğretildiği dersin zorunlu olduğu, hemen tüm kamu görevlilerinin hiç olmazsa dindar görünmek zorunda hissettiği, herkesin vergisiyle harcama yapan bir kamu kurumu (yani idarenin parçası) olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir kesim yurttaşı ‘sapkınlıkla’itham edebildiği ‘çeyrek teokratik’ devletlerden değil. Evet Türkiye, anayasasında ne yazarsa yazsın, ne laik ne seküler bir devlet. Bu iki kavramı, meraklıları olduğu için ayrı yazıyorum. Yoksa, aralarında iddia edildiği gibi anlamlı fark olduğundan değil! Ve tam burada, yalın gerçeği hatırlatmakta sayısız yarar var: Yeryüzünde laik/seküler olmayan demokrasi yok. Bu satırda, mutlaka biri çıkıp “Hiç mi yok” sorusunu yöneltir kültürümüzde. Hayır, hiç yok. Tek bir devlet dahi yok. 

Demokratik sistemi ayakta tutan temel sac ayağı, adalet ilkesidir. Hani hep ‘güçler ayrılığı’ der dururuz ya, işte o ayrılık pek çok demokraside yasama ve yürütme organlarının şu ya da bu ölçüde aynı siyasi eğilimin etkisi altına girmesiyle bulanıklaşır. Çok açık, berrak ve kesin bir ayrım olmayabilir. Buna mukabil o sistemlerde, yasama ve yürütme ile yargı organı arasındaki ayrım belirgindir. 

‘Bağımsızlık’ ilkesi, yargı organları için hayati. Yargıya getirilen kurumsal güvencelerin gücü, adalet ilkesinin demokratik devletin soluk borusu oluşundan. Hâl böyleyken, “Adalet mülkün temelidir” son derece bilgece ve doğruluğu tarihsel deneyimde kanıtlanmış bir ifade, ilke. 

Evet, adalet ilkesi mülkün yani devletin temeli ve o çökerse devlet de çöker. O bozulursa, diğer organlar da bozulur. O kokuşursa, herkes kokuşur. Karmaşık hiçbir yanı olmayan bir düsturdan söz ediyorum.

Çünkü devlet adı verilen örgütlenme biçimi, yurttaşını en çok adalet dağıtırken ezme fırsatı bulur. Oysa kendisine yönelik sadakati ve yurttaş ‘onayını’ sürdürmesi, adalet hizmetinin az ya da çok tatmin edici biçimde sağlanmasına bağlıdır. Aksi halde, yukarıda söz edilen ilk iki ilke ile son ilke olan hukuk kuralları arasında, kaçınılmaz bir çelişki ve çatışma başlar. Yüz yıllar boyunca o ahlak ve din kuralları ile yoğrulmuş milyonlarca insan, kişisel yaşamında hiç olmazsa sezgisel düzeyde makul bulduğu bir tür adalet anlayışını, üçüncü ilkenin uygulayıcılarında, ezcümle ‘kamu otoritesinde’ görmek ister.

Haliyle “Allahtan korkmaz, kuldan utanmaz” güzel sözü, boşuna değil. Biz buna, ‘hukuk tanımaz’ı ekleyelim. Ancak toplum/topluluk içinde var olabilen insanların, hiç olmazsa birine saygı duyması beklenir. 

Bu satırları, SETA raporu kepazeliği ve baklavacı heriflerin uyguladığı ürkütücü, o ölçüde sıradanlaşan davranışları karşısında yazmak istedim.

Adalet ilkesi yerle bir edilmiş bir devlet temelinden mahrumdur ve bunun doğal sonucu, cezasızlıktır. Hayatın her alanına sirayet eden ‘cezasızlıktan’ söz ediyorum. 

Bir yurttaşın, yanlış olduğunu bildiği eylemi nedeniyle herhangi bir yaptırımla karşılaşmayacağının farkında olması hali. 

O yurttaş işkenceci olabilir. Kırmızı ışıkta geçen biri olabilir. Eşine şiddet uygulayan biri olabilir. Berbat iddianameler ile yaşamları karartan biri olabilir. O berbat iddianameyi ciddiye alıp yargılamayı yürüten biri olabilir. Önüne gelene pervasızca terörist, alçak, hain diyen biri olabilir. Araçtaki hamile kadını göre göre araca saldıran bir baklavacı olabilir. Bir kuruluşa rapor yazan ve bu sayede göze gireceğini düşünen bir akademisyen olabilir.

Tümünün ortak özelliği, eylemleri ve sözleri karşılığında hiçbir bedel ödemeyeceklerini bilmeleridir. Oysa demokratik sistem, ancak ‘ihlal’ edenin bedel ödemesi, cezalandırması sayesinde işeyişini sürdürebilir. Dingonun Ahırı’nda demokrasi inşa edilemez, sürdürülemez. 

Cezasızlık felaketiyle mücadele, her yurttaşın görevidir. Bunun için öncelikle yurttaşlık bilinci gerekir. İnsanların kendilerini yurttaş olarak ciddiye almaları gerekir. Sözünü ettiğim, vergi veren ‘yurttaş olmaya’ dair özgüven kuşkusuz. Haşa, ortalama Türkiye ahalisinin kaptığı arsız özgüveni ve şirretlik mikrobu değil.

Bu başarılamadığı takdirde:

Osman Kavala zırva bir iddianame ile yıllarca içeride tutulur. Neden tutulmasın? Ne zararı var? Tutanlar bedel ödüyor mu? Yo, ne bedeli! Yurttaşın umurunda mı? Neden olsun ki, kime ne zararı var? 

Demirtaş ve diğer HDP’liler içeride tutulur. Yıllarca. Ne var bunda? Kime ne? 

Cumhuriyet yazarları cezaevine girer. Neden girmesin? Atanlara, “Hayırdır” denilebiliyor mu? Ayrıca onların orada olmasına sebep olan muhbir gazeteci ve vakıf yönetimi, bırakın hukuku, herhangi bir ahlaki bedel ödüyorlar mı? Yo, hayır. Neden ödesinler? Ne yaptılar ki?

Bir eski vekilin anasını mezardan çıkarır faşistler. Eh ne geldi başlarına? Neden yapmasınlar? 

Kılıçdaroğlu’nu öldürüyorlardı, herifin biri yumruk attı. Ne oldu? Tutuklu var mı? Neden olsun? Ceza alacaklar mı? Neden alsınlar? Onlarınki vatan görevi değil miydi? 

Öğrenciler dövülüyor sokaklarda. Olabilir. Kime ne zararı var? 

Çoluk çocuğunu tren kazasında kaybedenler, mahkeme önünde darp edildi. Darp edenlere ne oldu? Neden olsun! Ne cezası, bunun için ceza mı olur? Can verenlerin ailelerini tartaklamak kadar doğal bir şey olur mu?

Bu yazının gerekçesi olan işler… 

İki baklavacı (Seydioğlu imiş) kendilerine yol vermediklerini iddia ettikleri araca saldırmış. Eh normal. Aynaları kırmışlar. Olabilir. Biri aracı tekmeliyor, üzerine çıkıp tepiniyor görüntülerde. Canım insan sinirlenemez mi? Hem onlar da tahrik etmeseydi. Şimdi bunun için ceza mı alsınlar? Neden? Her gün görmüyor muyuz böyle şeyler. 

Kırk yılın başı araç kullanıp eve sağ salim geldiğim için şükrediyorum İstanbul’da. Olabilir. Ne yani trafikte makas atmak suç mu? Selektör, taciz, suç mu? Küfür? Kullanma ulan o zaman araba, lavuk! Onların acelesi var. Dünyanın en yüce milletinin mensupları senin keyfini mi bekleyecek? Neden beklesin? Hiçbir yaptırımla karşılaşmayacak ki! Bu memlekette itin kopuğun başına bir şey geldiği görülmüş mü? 

SETA’dakiler hazırlar o raporu. Ne var bunda? Türkiye üniversitelerinin büyük çoğunluğu benzer çalışanlardan oluşmuyor mu? Hem ne yapmışlar? Raporları, iddianamelerden daha mı vahim Allah aşkına? Nitelikli gazetecileri, ‘uzantı’ olarak göstermişler. Karşılığı olacak mı peki? Muhtemelen o yeni Türkiye kılıklı herif hızla yükselecek bundan sonra. Jüriler dar gelecek, bendini aşıp taşacak! Bol ücretli projeler alacak. Onları kınayacak akademi mi var memlekette? Yo, neden kınasın? Ne oldu?

Trafik canavarı olarak adlandırılanlar, resmedildiği gibi birer‘canavar’ değil; kurallara uymayan, insanların canıyla oynayan, cezasızlığın tadını çıkaran, arsız utanmaz suçlulardır. 

Maganda olarak adlandırılan ve bu memleketi namuslu insanlar için yaşanmaz hale getirenler; hukuku ve diğer ilke öbeklerini umursamayan suçlulardır. 

O raporu yazanlar, yeni Türkiye’nin akademik ortalamasını temsil eden, zırvaları nedeniyle ödüllendirilecek, hangi davranışın ödül getireceğini hesap edebilecek yetkinlikte ve geleceğin jürilerinde görev alacak yurttaşlardır.

Cezasızlık toplumun, ülkenin ve hepimizin başına gelecek en feci, can yakıcı gerçeklerden biri. 

Türkiye’de adalet ilkesi çöktü. Tanık olduklarımız, bu rejimin olağan, olması gereken etkinlikleridir. 

Bundan öteye her reform, sistem ve anayasa tartışması, trajiktir. 

Okuma önerisi: Selahattin Demirtaş’ın, yargılanma gerekçesini anlatmaya çalıştığı ketıl paylaşımları ile ilgili haberi, mutlaka okumalısınız. Seversiniz sevmezsiniz, siz bilirsiniz. Ancak bu satırları okumak da bir yurttaşlık görevidir.