• 6.09.2019 00:00

 “İngiltere Başbakanı Boris Johnson meclisi bir ay kadar tatil etmek ister. Bunun üzerine tepesi atan kraliçe, ‘Sen kimsin ya, kaç paralık başbakansın, tatilin zamanı mı şimdi’ diyerek tepki gösterir ve ‘Ben yaşadığım müddetçe sen o izni alamazsın benden civciv Boris efendi’ der. Bunun üzerine tepesi atan muhalif milletvekilleri kızgınlıklarını twit atarak gösterir. Anamuhalefet partisi lideri Corbyn, ‘Demokrasiye darbe yapıyorlar, buna inanabiliyor musunuz’ sorusuyla ülkeyi sarsarken, gazetecilerin ‘Protesto edecek misiniz’ şeklindeki provokatif  sorusunu, ‘Hayır, protesto gösterilerini doğru bulmuyorum’ diyerek yanıtlar. O esnada İçişleri Bakanı Priti Patel, Londra belediye başkanının eleştirel sözlerine sinirlenip İngiliz dilinde daha önce hiç işitilmemiş bir ifadeyle ‘Seni pejmürde yaparım’ derken, İngiliz baro başkanı Buckingham Sarayı’ndaki adli yıl açılış törenindeki konuşmasında, ‘Söz konusu İngiltere’yse gerisi teferruattır’ çıkışıyla ses getirir. Tüm bunlar yaşanırken İngiliz gazeteleri tek manşetle çıkar, mutmain İngiltere yurttaşıysa olup bitenle ilgilenmez.”

Hayır, bunların hiçbiri olmadı İngiltere’de! 

Çünkü Britanya’da ceberut zihniyetin alt edemeyeceği kadar güçlü bir parlamento, milletvekili olduklarının bilincinde milletvekilleri ve memleketin sahibi olduğunu düşünen kalabalıkça bir yurttaş kitlesi mevcut. İngiltere bir demokrasi. Son hafta yaşananlara “Darbe” diyor oluşları sakın yanıltmasın kimseyi, ortada Türkiye ahalisinin anladığı gibi bir darbe filan yok. Yaşanan, oraya özgü bir darbe. Britanyalı muhaliflerin “Darbe” dediği, Türkiye’de yıllardır her gün, defalarca yaşanıyor. Yaşanabiliyor oluşunun nedeniyse son derece basit: Türkiye’de bir parlamento, ulusu temsil ettiklerinin farkında olan vekiller ve yurttaş yok. 

Peki ne oldu, ne oluyor? Ve olup bitenden Türkiye’ye çıkabilecek pay nedir?

İngiltere parlamenter sistemin anavatanı. Parlamenter sistem ve parlamenter demokrasinin gelişimi, 13’üncü yüzyılda başlayıp yüzyıllarca sürdü. Bu zaman zarfında çok önemli ‘duraklar’ var kuşkusuz. İlk durağın, ilk önemli anayasal belgenin 1215 tarihli Magna Carta olduğunu herkes bilir. 17’inci yüzyılın üçüncü çeyreğinde kabul edilen Haklar Bildirgesi (Bill of Rigths-1689) ile parlamento, hükümdar karşısında zaferini ilan etti. O tarihten sonra artık İngiltere hükümdarları, parlamenter sistemin ‘iki başlı’ yürütme organının ‘tarafsız/sembolik’ başı konumunda.  

İngiltere hükümdarının hala çok ve güçlü yetkileri var, ancak bunlar ‘kâğıt üzerinde’. Çünkü monark konumunu kabullenmiştir ve yetkilerini kullanmaz. Kullanmadığı içindir ki orada, yani sarayında oturabilir. Yoksa örneğin bugün, yürütmenin başı, yasamanın parçası, yargının başı, başkomutan, kilisenin başı konumunda olan kraliçenin elinde, yasaları ‘mutlak veto’ yetkisi de var. Yüzyıllar öncesinde olduğu gibi. Fakat Britanya hükümdarı bu yetkisini en son 1708’de (Kraliçe Anne) kullandı. O gün bugündür hiç yeltenmedi. Parlamentonun üstünlüğünü kabullenmiş durumda. İngilizler meclislerinin gücünü anlatabilmek için, “Parlamento erkeği kadın, kadını erkek yapamaz, bunun dışında her şeyi yapar” der. Bir şey ifade etti mi bilemiyorum! Türkiye’de şu anda soru önergelerine dahi yanıt verilmiyor!

Hal böyleyken, İngiltere’de ‘asıl yetki’ yürütme organın ikinci başı olan hükümette. Yani başbakan ve bakanlarda. Çünkü parlamentoya karşı sorumluluğu olanlar onlar. Sorumluluk kimdeyse yetki ondadır. Peki bu ilke bir şey ifade etti mi? Siyasal (ve hatta cezai) sorumluluğu olmayan bir organ nasıl olup yetki kullanır? Eh, dünyanın kıskandığı bir devletseniz, elbette kullanır!

Demek ki İngiltere’de hükümdar, bizdeki ifadeyle ‘Çankaya noteridir’! Malumunuz Abdullah Gül, yedi yıllık görev sürresinin özellikle ilk yıllarında, ‘her şeyi imzalamakla’ itham ediliyordu. İyi hoş da (uyarı ve geri gönderme yetki/görevleri bir yana), zaten ‘imzalamalıydı’. Çünkü siyasal sorumluluğu yoktu, yetki hükümetteydi. Her neyse, konumuz Türkiye değil…

Haliyle, Türkiye’de bir haftadır sağda solda tanık olduğum “Kraliçeyle birlikte darbe” ifadeleri gülünç. Kraliçe onların zannettiği bir makamda oturmuyor. Masaya yumruğunu vurmaya kalkarsa, birileri de ‘cumhuriyete’ geçmekten söz eder. Bu nedenle kraliçe de herkes gibi ‘konumunu bilir’. Bir kez daha: ‘Konumunu bilir’. Bir demokrasinin yaşayabilmesi için, hiçbir yerde yazmayan en temel ilke, ‘konumunu bilmek’. 

Başbakan Johnson, demokrasilerin başına son dönemde bela olan siyasetçi tipinin sıradan bir örneği. Kapitalizm sona ererken Batı demokrasilerinde ‘temsil krizleri’ yaşanıyor ve Johnson gibileri, söz konusu krizin neden olduğu otoriterliğin yüzlerinden. Fakat diğerlerinden farklı olarak seçimle gelmedi. Eski başbakan Theresa May ayrılınca, onun yerine Muhafazakâr Parti’nin sınırlı sayıdaki delegesi tarafından parti liderliğine seçildi. Kraliçe de kendisine hükümeti kurma görevi verdi. Bu durumda kraliçenin hükümeti kurma yetkisini bir başkasına vermesi, ancak parlamento çoğunluğunun güçlü bir irade göstermesiyle mümkün olabilirdi (siyasi iradeden söz ediyorum), fakat yapmadılar. Bunun üzerine Johnson başbakan oluverdi.

Tabii onun başındaki bela da aynı: Brexit. (İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkması) 2016’da İngiliz muhafazakârlarının ve daha ziyade tutucu yaşlı seçmenin kuyuya attığı taşı üç yıldır çıkaramıyorlar. Gelinen noktada çıkılmasına çıkılacak da, başta İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn olmak üzere muhalefet, anlaşma olmadan birlikten ayrılmaya karşı. Johnson ise aksi kanıda. Parlamento, 29 Mart’ta ‘anlaşmasız Brexit’i (no deal Brexit) yasayla engellemişti. Sonunda Brexit 31 Ekim’e ertelendi. 

İşte Boris Johnson, konuyu görüşmek için çok az zaman kalmasını sağlamak amacıyla eylül başındaki yasama dönemi açılışının ‘askıya alınmasını’ talep etti. 9-12 Eylül arasında ‘tatile’ girecek ve 14 Ekim’de açılacak. Tabii bu yetki de kraliçede. Bu durumda kraliçe ‘uyarabilir’ kuşkusuz. Kendisinin ‘haberdar edilme’, ‘yüreklendirme’ ve ‘uyarma’ yetkileri olduğu kabul ediliyor. Buna mukabil, beklenebilir olan başbakanın talebini kabul etmesi ki, o da bunu yaptı. 

Askıya alma/tatile gönderme işleminin adı ise, bir tür kararname olan ‘prorogation’. Anlayacağınız, ‘darbeye ortak’ olmadı kraliçe, ‘Londra noteri’ olarak yapması gerekeni yaptı, zira siyasal sorumluluk kabinede. Kraliçenin ise siyasal ve cezai sorumluluğu yok. Tekrar edelim, hükümdar hükümet işlerine müdahale etmez. ‘Konumunu’ bildiği, teamüllere, siyasal gerçeklere, tarihe, hukuka, anayasal geleneklere saygı duyduğu için. Ezcümle, Türkiye’ye hayli uzak olan her şey! Söz konusu yetkiye eleştirel yaklaşan görüşler de var. Onlardan biri olan Stefan Theil’in yazısını, konuyla ilgilenecekler için buraya bırakıyorum. (Beni bu yazıdan haberdar eden meslektaşım Mert Duygun’a teşekkür ederim.) 

Yıllar önce Prens Charles’ın, söz konusu teamülleri çiğnediği orta çıkmıştı. Muhtemelen validesi lüzumundan uzun yaşadığı için canı sıkılan (!) veliaht, meğer hükümet üyelerine yıllarca mektup (27 mektup) yazıp ‘dilek ve şikâyetlerini’ göndermiş, ‘lobi’ yapmaya kalkmış (Blair hükümeti döneminde). Tabii bakanlar vs. son derece şikayetçiler haklı olarak. Mektupları (‘black spiders memos’) yayınlamak isteyen Guardian oldu. Fakat uzun süren mahkeme sürecinde yayınlanması sürekli olarak engellendi. Peki skandal olan neydi? Bir saraylının, hükümete akıl vermeye kalkması, yani yetkisini aşıp ‘konumunu’ unutması. Her neyse, azarı işitmiştir muhtemelen! Konuyu anlatan sevimli bir video buldum internette, buraya bırakıyorum.

İşte İngiltere demokrasisi bu yüzden İngiltere demokrasisi, muhterem okur. Herkes az çok konumunun farkında olduğu, birbirinin alanına tecavüz etmediği için. Parlamento parlamentoya benzediği için. Johnson gibi bir kalın kafalı çıkıp o parlamentonun çalışmasını engellemeye çalıştığındaysa, ülke ve muhalefet ayağa kalkıyor. Günlerdir parlamento binasının (Westminster) önünde binlerce insan ‘darbeyi’ protesto ediyor. Bu arada, Corbyn’in, bir an içine Kemal Kılıçdaroğlu kaçmış gibi davranıp kraliçeye şikayet mektubu yazmış olması da çok tuhaf doğrusu. Olacak iş değil. Her neyse, bu durumda kraliçe eğer olağanüstü bir gelişme olmazsa (ki olabilir çünkü şu an itibariyle Muhafazakârlar parlamentodaki çoğunluğu kaybetmiş durumdalar!) 14 Ekim’de ‘açılış konuşmasını’ (Taç Söylevi) yapacak.

Anayasası askıya alınmış ve bu durumu herkesin seyrettiği bir memleketten, oraları takip etmek ibret ve ders verici bir durum hakikaten…

Okuma önerisi: Ocak 2017 KHK’si ile atılan Mülkiye’nin tarih hocası Faruk Alpkaya’nın, Immanuel Wallerstein hakkındaki yazısını buraya bırakıyorum. Kesinlikle okumanızı öneririm.