• 23.10.2019 00:00

 Hatırlarsınız, hastanede Kürtçe konuştuğu için saldırıya uğrayan yaşlıca bir erkek vardı. İşte o saldırıya ilişkin dosya kapatılmış. Sürpriz değil kuşkusuz. Yine hatırlarsınız, daha geçen hafta gencecik bir muavin Kürtçe konuştuğu için bıçaklandı ve yaşamını yitirdi. Başka vakalar da vardır, duymadığım, haberdar olmadığım…

Son zamanlarda, iktidarın uygulamalarına yönelik eleştirilerin anlamı kalmadığı gerekçesiyle, muhaliflerin tavrı ve belli aralıklarla ‘Kürt sorunu’ üzerine yazmayı tercih ediyorum. Kürt sorununun, en vahim koşullarda dahi farklı açılarıyla gündemde tutulması gerektiğini düşündüğüm için. 

Bir de, AKP’yi AKP yapanın, muhalefet partileri ve bir kesim muhalif yurttaş olduğu yönündeki kanaatim nedeniyle. Bakın, muhatap olduğu insan kumaşını çok iyi bilen iktidar, tek hamleyle Sözcü okuru ile Akit okurunu nasıl sarmaş dolaş yapıverdi! Nüfusun kahir ekseriyetinin algı ve davranışları 12 yaşındaki bir ergen düzeyinde şu aralar! 

Okuduğunuz satırlar bu konulara zaten hâkim olan kesimi ya da bilinçli ırkçıları ve şiddet yanlılarını hedeflemiyor. Derdim, ortalama bir hayat süren ve olup bitenden rahatsız, öyle ırkçı-faşist filan olmayan ancak bazen o sınırlara varan sözler sarf edebilenlere bir şeyler anlatabilmek. Bir kişinin dahi kafası karışsa yeter! Büyük hedefler koyup iri laflar etmenin âlemi yok.

‘Bilinçsizce ırkçılık yapan’ gibi ifadeler genellikle pek benimsenmez. Hele ki böyle sert zamanlarda. Daha keskin, daha köşeli düşünce ve cümleler aranıyor. Bir yanıyla anlaşılabilir belki, fakat kimseye faydası yok! Çünkü özellikle eğitim sistemi bizim gibi olan ülkelerde, yurttaş davranışlarının tümünde ‘şuur’ aramak, takdir edersiniz ki mümkün ve doğru değil. Türkiye’de çoğu yurttaş, ifadelerinin gerçek anlamını düşünmeden ya da bilmeden konuşur. Tercih ettiği sözcüklerin hangi kavrama karşılık geldiğini söylemeye kalktığınızda ise tepki gösterir.

Örneğin, geçen yıl ırkçılığın ne menem bir şey olduğunu anlatmaya çalıştığım sert ve kısa bir yazı kaleme almıştım Diken’de. Yazının başlığı, ‘Hiç düşündün mü, neden sen çocuk yaparken Kürtler çoğalır?’ idi. Kuşkusuz hem başlık, hem de metinde tercih ettiğim bazı sözcükler, bu tür ifadeleri günlük yaşamlarının ve dillerinin parçası haline getirenleri rahatsız etmek içindi. Nitekim yazı hedefine ulaştı ve rahatsız edebildi!

Yayınlanmasının ardından sağdan soldan işittiğim dedikodular, çeşitli sosyal medya ve e-posta  gruplarına dahil olan tanışlarımın aktardıkları, hiç şaşırtmadı. İtiraf etmeliyim, tepki gösterenlerin sayısı azdı ve o az sayıdaki kızgın yurttaş, karşı argüman ileri sürdükleri ya da sürebildikleri için değil, durup dururken ırkçılık uyarısıyla karşılaştıkları için çileden çıkmışlardı. 

Çünkü günlük yaşamlarında “Kürtler çok ürüyor” ya da “Kürtler Bodrum’a doluştu, her yere doldular”, tespitlerini yaparken, bunların ‘ırkçı’ söylemler olabileceği ihtimalini hiç düşünmemişlerdi. Yaşadıkları rahatsızlığı anlamak mümkün kuşkusuz. Zira söz konusu ‘zümre’ ırkçılığın, faşistliğin fena bir şey olduğunu biliyor. Fakat ırkçılık adı verilen ideolojinin (hastalık değil!) yalnızca Alman’a ya da İngiliz’e özgü olabileceğine inanmak istiyor! 

Her tabakaya mensup ortalama Türkiye milliyetçisi, Batı’nın sağcısından, milliyetçisinden, ırkçısından nefret eder. Haklı olarak. Çünkü o batılı ırkçı, karşısındakini ‘kara kafalı’ sıfatıyla adlandırır. Kendi ülkesine ‘doluşan’ ve ‘üreyen’ yabancılardan, mesela Türklerden rahatsızdır. Ekonomik ve toplumsal sorunlarının kaynağının, o ‘doluşanlar’ olduğuna inanır ve herkesi buna ikna etmeye çalışır. Malumunuz, yurt dışında yaşayıp çalışan – özellikle – muhafazakâr Türkiye yurttaşı, yaşadığı batı ülkesinin solcusuna, demokratına oy verir, çünkü hakları o parti ve kurumlar tarafından korunur!

Fakat, yabancının milliyetçiliğinden, sağcılığından, ırkçılığından haklı olarak rahatsız olan Türkiye yurttaşı, kendi milliyetçiliğine ve zaman zaman ırkçı söylemine hayranlık duyar. Milliyetçiliğini (kuşkusuz her milliyetçi ırkçı filan değildir) ‘hak’ görür. Milliyetçiliğin bir etnik gruba ya da ulusa, ‘doğumla’ bahşedilen armağan olduğunu düşündüğü için muhtemelen!

İşte bu yüzden, ırkçı söylemi hiç de farkında olmadan kullanan insanlar, zaman zaman tepki gösterseler de dinlemeye açık. Deneyimle sabittir! Bilinçli ve bilinçsiz ayrımını bu nedenle yapıyorum. Kişisel olarak, dinlemeyi talep eden herkesle iletişim kurmaktan yanayım ve bu nedenle internette sıklıkla tanık olduğum ‘vay faşist’ furyalarını zırva, tehlikeli buluyorum.

Faşistler elbette mevcut ve müzakere değil, mücadele edilmesi gereken insanlar. Fakat faşist ve faşizm, her çatık kaşlıya faşist diyen birinci sınıf sosyal bilimler öğrencisi pervasızlığında bu denli düşünmeden kullanıldığında, artık bir şey anlatmak ve konuşmak imkansız hale geliyor.  

Türkiye ortalama ahalisinin, devletin kuruluş aşamasında benimsenmiş ‘Sunni-Türk’ yurttaş ideolojisiyle donatılmış bir eğitimden geçtiği sır değil. Kabul edelim, hiç kimse ‘düşünmesin’, hatta düşünme yetisi olduğunu dahi ‘fark etmesin’ istenir memleket tornasında. Sünni-Türk idealinin de büyük ölçüde başarıldığını kabul etmek gerekir. Hal böyleyken, iktidarın ‘din’ yetmediğinde ‘milliyetçiliğe’ başvurması ve toplumsal desteği bu şekilde sağlaması anlaşılabilir. 

Bu konuların her birine, çeşitli tarihsel ve güncel örneklerle sonraki yazılarda değinmeye çalışacağım. 

Başlık, tahmin edilebileceği gibi ‘anadil’ konusuyla ilgili. Bir hak olan ‘anadil’ ile.

Sevr’e karşı verilen Kurtuluş Savaşı’nda Türkler ile (muhtelif gerekçelerle) ittifak yapan ve 1923 sonuna dek ‘kurucuların’ iltifatına mazhar olan Kürtler, 1924 Anayasası ile işlerin değiştiğini anlıyor. İsyanlar, yasaklar da asıl olarak bu tarihten sonra başlar. Dil konusundaki en büyük engel, Şeyh Said isyanı patlak verince Eylül 1925’te kabul edilen Şark Islahat Planı’nın 14’üncü maddesiydi. Düzenleme, belli yörelerde Türkçe’den başka dil kullananlara yönelik cezalar içeriyordu. 1928’de de malum, ‘Vatandaş, Türkçe konuş’ kampanyası başladı. Konuya dair Ayşe Hür’ün yıllar önce Radikal’de yayınladığı hayli bilgilendirici bir yazıyı buraya bırakıyorum.

Cumhuriyet rejimi, ulus devlet modelini; idari yapıda üniterlik, yurttaşlıkta Sünni-Türklük, ekonomide batı kapitalizmiyle uyumlu bir milli burjuvazi yaratmak üzerine kurmayı hedefledi. Bu çerçeve dışına çıkan her kimse – bu bir din, bir mezhep, bir etnisite, bir ideoloji olabilir – baskılayıp gerekirse yok etme yolunu tercih etti. Ya da, mecbur hissetti!

İyi hoş da, yıl oldu 2019. Bir asırda her şey değişti, bazı şeyler hariç!

Muhterem okur,

‘Temel hak ve özgürlükler’ denilen alandaki her ilke, asırlar boyu verilen siyasi mücadelelerin, savaşların sonunda elde edilebildi. Bir insan/topluluk talebinin, hukuk konusu olup ilke düzeyinde kabul edilmesi, çoğu zaman (her zaman olmayabilir!) ‘ortalamayı’ temsil eden yurttaşın az çok ‘kabullenmesiyle’, ‘rıza göstermesiyle’ mümkün. Önce siyasal ve toplumsal mücadele verilir, ardından o mücadelenin sonuçları anayasa ve yasa metinlerine nakşedilir. Bu mücadelede ‘egemen sınıf’ taraflardan en güçlüsü ve belirleyicisi olmakla birlikte, tek başına değildir.

Sizler kendinizi bir başınıza, çaresiz ve son derece güçsüz hissediyor olabilirsiniz. Okuduğunuz satırların yazarı gibi. Elinizden hiç bir şey gelmiyor olabilir. Ancak emin olun, karşı çıkmak, kabullenmemek, bir başkasının hakkına tecavüz edilmesini hiç olmazsa rahatsız edici bulmak, bunu çevrenizle paylaşmak dahi, önemli bir ilerleme olacak.  

Bu yazının naçizane önerisi, her şeyi adınca anmak, doğru dillendirmek olsun:

Bir insanın annesinin dilinde konuşmasına, annesinin dilini kullanmak istemesine karşı çıkmak… Bir insanın, benim sahip olduğum bir hak ve özgürlüğe sahip olmasına tahammül edememek…

Ahlaksızlıktır.

Ahlaksızlık, makbul bir insan niteliği değildir. 

Çok önemli bir okuma önerisi: Değerli meslektaşlarım Ertuğrul Uzun ve Kasım Akbaş, çok büyük bir sevap işleyerek, ‘hukuki pozitivizm nedir, ne değildir’ üzerine nefis bir yazı kaleme aldı. Özellikle bütün hukukçular ve hukuk öğrencileri, işlerini güçlerini bırakıp lütfen bu yazıyı okusun. Lütfen.