• 9.01.2019 00:00

  Yıllar önce fakülteden bir meslektaş sohbet esnasında, Türkiye’de olup bitenleri ‘anti-medeniyet’ sözleriyle özetlemeye girişmişti ki, haklı bir yanı olmadığını söylemesi güçtü. Buradaki ‘medeniyet’ adlandırması, ne batıcıların bir türlü ulaşamadığımız ‘muasır medeniyetini’ ne de müesses nizam temsilcilerinin ‘medeni’ olmaktan anladığını tam anlamıyla temsil ediyordu. Her ikisinde de görülebilecek, farklı tarihlerde, başka coğrafyalarda yaşamış ve yaşamakta olan insan topluluklarınca paylaşılabilecek bazı ortak değerlerdi, söz konusu olan.

Tabii böyle bir ‘ortak değer’ olamayacağını, her coğrafya ve toplumun kaçınılmaz biçimde kendi tarihinden, insanların kendi toplumsallığından, o toplumsallığın yeşerdiği sınıf mücadelesinden ibaret olduğunu savunmak da mümkün ve doğru olabilir. Sanırım biri diğerini o kadar da dışlamıyor. 

Bu yazının konusu, üç beş satırla içinden çıkmanın pek mümkün olmadığı konularda bilgiçlik yapmak değil. Beni şu aşamada asıl ilgilendiren, diğer ‘medeniyetlerle’ yapılacak bir karşılaştırma ve ortaklık arama isteğinden çok, memleketteki farklılıklar arasında‘medeni’ kavramıyla tanımlanabilecek ‘uzlaşma’ alanları kalıp kalmadığı ve var olanların ne ölçüde hasar gördüğü üzerine kafa yormak. 

Dolayısıyla asıl mesele, hangi açıklama kabul edilirse edilsin yine de tüm farklılıkları bölen bazı ortak duygu ve davranışların varlığını, var olabileceğini, var olması gerektiğini hatırlamakta, düşünmekte, kabul etmekte ve ortaklıkların, ‘kokoreçten’ biraz daha fazla, derin, anlamlı olma ihtimalini dilemekte!

Bu nedenle, başlıktaki medeniyet sözcüğünü, derin ve politik anlamlarından çok, ilk akla gelen şekliyle, asgari insani/insancıl‘hal ve tavır olarak’ düşünmekte yarar var.

Böyle düşünüldüğünde, çok uzun süredir ciddi bir ‘medeniyet kaybı’ yaşadığımız açık. Giderek görünür hale gelen bu ‘kaybetme’ gerçeği, yalnızca Türkiye’de olanlardan değil, dünyanın gidişatıyla da ilgili tabii. Her zamanki gibi, tarihsel gelişme ve özgül sorunlarımız iç içe geçmiş durumda. Belki büyük talihsizliğimiz, kapitalizmin çöküş aşamasında bizlerin bahtına siyasal İslamcıların düşmesi oldu!

Bir arada yaşayabilmek için gerekli olan en temel insani zorunluluklara dair medeniyet kaybının ‘başlatılabileceği’ bir tarih olmadığı kanısındayım. Cumhuriyet tarihini şöyle bir göz önüne getirir ve devlet ile toplumun hemen hiçbir ‘günahıyla’ (ne günahı ulan!) hesaplaşmadığını düşünürsek! 

Fakat şu da bir gerçek ki, ‘yozlaşmanın’ ve ‘kaybın’ 12 Eylül ile başlatılabilecek yönleri var ve bunlar bugün artık dürüst, aklı başında herkesi hayrete düşürür hale geldi, bunalıma sürüklüyor. Dolayısıyla okuduğunuz satırların güncel derdi, ‘halihazırdaki’medeniyet kaybı. Son sürat devam eden, önünde iyi, güzel, değerli, anlamlı hiçbir şey bırakmayan bir kayıp bu. Yine bir yakınımın, yanardağdan püsküren ve yavaş yavaş dokunduğu ne varsa kavuran lava benzettiği bir durum. Bir hasarı onarmak mümkün. Buna mukabil giden gelmiyor ne yazık ki ve şu anda ‘gitmiş’ olanları ve ‘gidenleri’ deneyimliyoruz.

Yalnızca son iki üç güne bakalım:

Uygarlık kaybının en acı göstergelerinden biri Hasankeyf… 

Akıl alır gibi değil. Düşündükçe delirecek gibi oluyor insan. Binlerce yıllık bir medeniyet, hepimizin gözünün içe baka baka sular altında kalacak. Yalnızca elli altmış yıl işe yarayacak bir baraj için. Hiçbir ordu, hiçbir savaş bunu yapamazdı ve yapamadı da zaten. Yurttaşlık bilincinin kenarından dahi geçemeyen ortalama ahali, doğal olarak pek umursamıyor. Hep yazıyoruz ya (ben ve diğerleri anlamında çoğul kullanıyorum!), bir yüzyılı kana bulayan milliyetçi ideolojinin mensupları, ülke ve insan sevmez. Hasankeyf’e yapılan bunun en korkunç kanıtı ne yazık ki.

Aksaray’da bir ilköğretim okulunda, otizmli çocukların protesto edilmesi…

Herhalde herkesin haberi vardır. Anlaşılan, otizmli öğrenci istemeyen okul idarecileri, velileri örgütlemiş ve onca insan‘çocukları’ yuhalamış. Şu satırları yazarken dahi inanmakta zorluk çekiyorum inanın. İşte asgari insani tavır gerektiren medeniyet niyetinin yokluğunun berbat bir kanıtı daha. İyi hoş da, yuhalayanlar da insan. Peki nasıl oluyor bu? Küfür kıyametle varılabilecek bir yer var mı? 

Hem neden Aksaray’da oluyor sizce? Örneğin, şu çok pahalı ve namlı özel okullardan birinde olur mu böyle vahşilik? Eğitimde özelleştirme, özel okulun orta tabaka açısından artık ‘genel kural’ haline gelişi, misal. Biraz düşünelim mi üzerine? Üç kuruş geliri olan aileler devlet okullarını akıllarından dahi geçirmiyor artık. Nasıl doğal karşılıyoruz değil mi? Bunun sonuçlarını, şu anda kenar mahalle ahalisinin çocuklarıyla, diğerlerinin çocukları arasındaki derinleşen uçurumun varlığından haberdar mısınız? Kafa yormaya değmez mi? Belki de olup biten her şeye farklı açılardan yaklaşmalıyız? Böylesi, mütemadiyen “Allah belalarını versin” demekten daha anlamlı olabilir.

Fatih’te aynı evde intihar eden dört kardeş…

Nedenini bilmiyorum, bilmiyoruz. Bunca yorum yapan, nasıl yapıyor, onu da bilemiyorum! Diyelim ki ‘yoksulluktan’kaynaklanmış olsun ki, muhtemeldir. Bir toplumun, öncelikle böyle bir şeye yol vermemesi, diyelim ki oldu, uzun süre kendine gelememesi gerekir. Ama eğer, ortada ‘toplum’ varsa! Genellikle milliyetçiliği hiç kimseye kaptırmama yarışları esnasında sergilediği geçici birliktelikle toplum numarası yapan, buna mukabil çoklukla birbirinden hazzetmeyen ve diğerinin hakkını hukukunu umursamayan, yurttaş olamamış insanlardan oluşan bir kalabalıktan ise fazlaca duyarlılık beklemek gerekir. 

Nitekim konunun henüz bilinmeyen neden ya da nedenleri bir yana, tartışılma şekli, asıl rahatsız edici olan. Yaşamına son vermiş insanlara yönelik sergilenmesi gereken, asgari terbiyeden masuniyet. Medeniyet kaybının bir kez daha gözümüze sokulması.

Bana kalırsa bunun nedeni, ‘aslında’ umursamamak. Herkes bir iki gün sonra unutulacağının farkında. Neyi unutmadı ki Türkiye kalabalığı, ‘unutmayacağız’ diye diye! Fakat terbiyesizlikler bir yana, böyle bir şeyin ‘yoksulluktan olamayacağını’ iddia edenlere katlanması ne kadar zor. Hay Allah, Türkiye’de bu ölçüde parasız pulsuz insan mı varmış? Küfretmeyeceğim ama. Söz verdim kendime, yazı boyunca küfretmeyeceğim!

Son örnek Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın salıverilmeleri…

Bin yıl yazılsa faydası olmayacak biliyorum ama yine de yazmak gerekir: Bir insanın yargılanması esnasında asıl olan ‘adil yargılama’ ilkeleridir. O ilkelerin neler olduğu belli. Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’tan nefret eden insanların makul, anlaşılabilir gerekçeleri olabilir. Ancak bu durum, askeri darbeye yönelik ‘subliminal mesajdan’ müebbet hapis cezasına çarptırılmanın gerekçesi olamaz. Çünkü böyle bir suç ve ceza olamaz! 

‘Adil yargılama ve asgari adalet ilkesinin’ savunulup değer gördüğü bir ülke ile, temel ilkenin ‘nasıl geçirdik ama!’ olduğu ülke arasındaki fark, medeniyet ile vahşilik arasındaki farktır. Türkiye, aşırı derecede bağımsız yargısının niteliği bir yana, ortalama insanın, ‘uygarlaşma’ için koşullardan biri olan adalet ilkesinden tümüyle vazgeçmiş göründüğü bir toprağa dönüşüyor.

Yukarıdakiler yalnızca son birkaç günün dikkat çekici başlıkları. Hepsi nasıl bir kayıp yaşadığımızın, ne halde olduğumuzun örnekleri. Onarılabileceklerin yanında, telafi edilemeyecek bir medeniyet kaybı söz konusu olan ve hakikaten lavın eteklere doğru yayılması gibi, ilerliyor. 

Kızgınlık duymamak, hayrete düşmemek, telaşlanmamak, tedirginlik duymamak mümkün değil. Yine de herhalde en doğrusu, kendime sürekli telkin ettiğim gibi, asgari soğukkanlılığı kaybetmeden ‘nedenler’ üzerinde düşünmek. Anlamaya çalışıp mücadele etmek. Zira böyle giderse, hadi bizi ve önceki kuşakları geçelim; Türkiye, dil bilen, iyi eğitimli, dış dünyaya açık tek bir gencini dahi burada tutamayacak hale geliyor.

Pek çok kayıp telafi edilebilir, zararlar onarılabilir. Medeniyet kaybı, böyle bir şey değil…

Üzerime vazife olmayan bir not:

Ekrem İmamoğlu’nun çevresinden ‘Diken’ okuyan var mıdır, bilmiyorum. Varsa kendilerine bir şey söylemek isterim. Biri bana deseydi ki, halkın sevgi ve iltifatını kazanmış, seçim başarısı elde etmiş, biraz hızlı parlamış genç bir siyasetçiyi antipatik biri haline getir, ‘Kahramanın Yolculuğu’ ‘başlıklı’ o kitabı yazardım! Anladık, şeyh uçmaz mürit uçurur da, ‘geleceğe oynayan’ bir siyasetçinin müritlerinin biraz daha dengeli işler yapması gerekmez mi?! Tabii, İmamoğlu’ndan habersiz böyle bir kitap çıkmayacağına göre, eyvah!