• 16.11.2019 00:00

 Çaresiz, biraz uzunca bir yazı…

Daha önce anlatmıştım ama tekrarın zararı yok: Hocam Cem Eroğul, 1995’in Aralık ayındaki asistanlık mülakatının sonuçlanmasının ardından, bir iki saat içinde odasına uğramamı rica etmişti. Gittim. Masasının karşısındaki sandalyeye oturtup konuşmaya başladı. Arkasındaki duvarda asılı duran üç hocanın fotoğraflarının yer aldığı çerçeveleri gösterdi. Dedi ki, “Bak bu insanların huyu suyu, ideolojisi, hocalıkları farklıydı ama çok önemli ortak nitelikleri vardı. Üçü de, topluma yalan söyleyip ihanet etmedi ve üçü de çok çalışkandı. Kulağına küpe olsun. Çalışırsan, çok çalışırsan burada kalırsın, yoksa kamu kaynaklarını tüketmene izin vermem.”

Duvardakiler, Bahri Savcı, Muammer Aksoy ve Mümtaz Soysal’ın
fotoğraflarıydı. O fotoğraflar, Cem Hoca emekli olunca odamın duvarında misafir oldu. Atıldıktan sonra evimin duvarına taşındılar. Çok şanslı biriyim. YÖK’le birlikte üniversitenin sona ermekte olduğu,
kurumların cenaze hazırlıklarının yapıldığı yıllarda, hiç olmazsa eski
üniversitenin ‘özerklik nedir’ bilen hocalarıyla geçirdim yıllarımı.

Hocalık ile akademisyenlik aynı şey değildir. Şimdiki çapsız ve münasebetsiz idarecilerin iman ettiği gibi, iyi akademisyenlik, kimsenin
haberdar olmadığı dergilerde hiçbir kamusal faydası olmayan makaleler yayınlama yarışı da değildir. Ne iyi akademisyenlik ne de iyi hocalık, böyle bir şeydir.

İyi hocadan, yalnızca anlattığı konuyu değil, örneğin bir jüride ne yapılması, adaya nasıl yaklaşılması, çocuksu sorular soran öğrenciye nasıl yanıt verilmesi, kâğıtların nasıl okunması, akademik ahlakın, çalışma disiplininin nasıl olması, bir tezin nasıl yönetilmesi gerektiğini de öğrenirsiniz.

Kürsüdeki duruşuyla, neyi nasıl anlattığıyla, kürsü dışındaki hali ve
tavrıyla, karşısındakini ne ölçüde dönüştürebildiğiyle, hangi kapıları açıp açmadığıyla ilgili bir faaliyettir hocalık. Saygın bir konumdur. Öyle olması gerekir. İyi hoca, düşündüklerine ve anlattıklarına hiç katılmayan öğrencilerin de kendilerini saygıyla yad ettiği insandır.

Hocalık, bir tavır, bir duruş sahibi olmaktır. Öğrencileri, meslektaşları
atıldıktan sonra fakültedeki etkinliklere katılmayan Korkut Boratav, yalnızca çok önemli bir Marksist iktisatçı olduğu için değil, bunu yapabildiği için ‘Boratav Hoca’dır aynı zamanda. Ya da doktora dersindeki şahane anlatımıyla bana o sevimsiz rakam ve tabloları sevdiren Bilsay Kuruç, yalnızca iktisat tarihi bellettiği için ‘Bilsay Hoca’ olmadı. Hayatta sağlamca durduğu bir yer ve bir tavrı var, ‘hoca’ dediğimiz insanların. Hiçbir yerde duramayan, her yerde olmak isteyen soytarılara nasıl anlatılır ki, bu hal?

Saygınlık talep edilmez, hak edilir. Bir ömür sürer o saygınlığı inşa etmek ve yaşam uzadıkça bazı yalpalamalar olabilir kuşkusuz. Yaşamak ve daha da önemlisi bir iddiayla yaşamak, on yıllarca tutarlı kalmak, hele ki Türkiye gibi acımasızlığın âdetten olduğu bir toprakta kolay iş değil.

Akademik ve fiziksel ömrün sonunda ise, bir hocayı diğerleri değerlendirebilir ancak. Alanına hangi katkıları yaptığına, iz bırakıp bırakmadığına akademik dünya karar verir. Siz bakmayın dağı taşı delen egolarıyla ortalıkta dolaşıp saygınlık dilenen genç ve yaşlı zirzoplara. Kendimiz hakkında karar veremeyiz. Beklemek ve emek harcamak gerekir. Büyük emek. Bitip tükenmeyen, sabırlı bir emek.

Öğrencisi olmak dışında herhangi bir akademik-insani ilişki kurmadım
Mümtaz Hoca’yla. Böyle bir fırsat olmadı. Asistan olduğumda siyasete girmiş, milletvekilliği yapıyordu. Hocaların davetiyle arada bir SBF’de derse girerdi. Sembolikti bu dersler. Karşılaşmalarımızda ayak üstü bir iki kez sohbet ettik, hepsi bu…

Kişisel bir bağımın olmamasına karşın, yıllarımı onun kürsüsünde,
öğrencisi ve arkadaşı olmuş hocalarla birlikte geçirdim. Mümtaz Hoca hakkında iyisiyle kötüsüyle, çok ‘hatıra’ dinledim. Genç bir ‘kürsüdaşı’ olarak, yazdıklarını okudum. Dolayısıyla Hoca hakkında kalem oynatmak hem kolay hem zor benim açımdan. Ayrıca öylesine uzun, dolu, siyasi tartışmaların içinde bir ömür ve öylesine zengin bir akademik geçmiş ki, iki üç sayfada tüketilemez. Gerek de yok böyle bir çabaya.

Mümtaz Hoca’nın kariyer basamakları; yayınları, YÖN Dergisi yılları, o
yılların ‘Marksizm’in ilkeleriyle Kemalizm’i bağdaştırma’ çabası (sol Kemalizm), 1965’te Doğan Avcıoğlu çizgisiyle yolunu ayırması, 12 Mart askeri müdahalesi esnasında dekanı olduğu SBF’de ders anlatırken askerler tarafından ‘sınıftan’ alınıp cezaevine konulması, insan hakları alanındaki çalışmaları, 12 Eylül günleri, siyasete girişi ve kısa süreli bakanlığı, Kıbrıs konusundaki uğraşı ve Denktaş’ın danışmanlığı, son yıllarında ‘Kemalist’ yanının ‘sol’ yanına giderek ağır basmaya başlaması, köşe yazarlığı, particiliği, KİGEM çatısı altında özelleştirmelere karşı verdiği mücadele, yazdığı kitaplar, makaleler… Bunlar herhangi bir internet sayfasından edinilebilecek bilgiler.

Okuduğunuz yazı, uzun ve zorlu bir yaşamın, doğrusu hiç haddim
olmayan bütünlüklü biçimde değerlendirmesinden çok, bir ‘öğrencisi’ ve yıllar sonra onun bıraktığı derslerin ‘emanetçisi’ (2017’nin, 7 Şubat gününe dek) olmuş eski bir SBF Anayasa Kürsüsü çalışanının, Soysal’a, o kuşak akademisyenine ve artık sona ermiş görünen ‘kürsü geleneğinin’ değerine dair bazı gözlemleri olarak kabul etmenizi dilerim.

Mümtaz Hoca, bir ‘kürsü’ hocasıydı. Bu bir gelenek, kürsü geleneği. Artık sona ermiş görünen eski geleneksel kürsüler, asistanlığı ‘akademinin fidanlığı’ olarak görüp usta çırak ilişkisi içinde eğitirdi. Asistan olduğunuz gün geleceğin hocası muamelesi yapılırdı. 1961 Anayasası’nın yapıcılarından Bahri Savcı Hoca’nın 1997’deki cenaze töreninde, Mümtaz Soysal ‘kürsüyü’ aileye benzetmişti.

Tören, eski Mülkiye’nin olduğu Yıldız Kampüsü’ndeydi ve Hoca, konuşmasında kürsü üyesinin vefatını aile ferdinin kaybıyla karşılaştırmıştı. Yıllar sonra ben de aynı duyguyu, hocam Yavuz Sabuncu’nun vefatında yaşadım. Üçüncü sınıflara verdiğim ‘Türkiye’nin Anayasal Düzeni’ dersi, bana Yavuz Hoca’nın emanetiydi.

SBF Anayasa Kürsüsü benim açımdan bir akademik ve insani terbiye
okulu oldu. Eşi zor bulunur dürüstlükte insanlarla çalıştım yıllarca. Asistanı ezmeyen, ona kendi işlerini yaptırmayan, bolca çalışmaya teşvik eden, gevşediğinizi fark ettiklerinde yeniden disipline girmeniz için gerekli motivasyonu sağlayan, akademik çalışma yöntemini öğretirken düşünce özgürlüğünüze hiçbir biçimde müdahale etmeyen insanlar. Sömürmediler. Ne zaman gereksinim duysam, onlara ulaşabildim. Günümüz Türkiye’sinde bu satırların, kimi eski kuşak hocalarla çalışabilmiş pek az kimse için bir anlam ifade ettiğini biliyorum.

Söz konusu bu nitelikler ancak çok uzun yıllar içinde oluşabilir. Geleneği önemseyen, değer veren insanların tutarlılığıyla mümkün. Gelenek, tutuculuk değildir. Aksine, İngilizler geleneklerine sadık olduklarından son derece devrimci işler yapabilmiştir tarihlerinde.

İşte Mümtaz Soysal o kürsü geleneğinin mimarlarındandı. Bahri Savcı ile birlikte. Sonrasında Cem Eroğul, Fazıl Sağlam, Yavuz Sabuncu takip etti. Hoca’nın vefatının ardından, Fazıl Sağlam Hoca’nın bizlerle paylaştığı küçük bir hatırayı nakledersem, daha iyi anlaşılabilir belki ‘kürsü’ olmanın anlamı ve değeri.

Sözü Fazıl Hoca’ya bırakayım:“İş Hukuku doktorası için gittiğim Köln’den döndükten sonra doğrudan SBF AYH kürsüsüne başvurdum. Benimle birlikte başvuranların sayısı otuzu aşıyordu. Önce dil sınavına girdik. Sınavdan sonra Bahri Hoca, Mümtaz Soysal hapiste olduğu sürece bilim sınavını yapmayacağını, resmen seçilmiş bir jüri olsa bile, kürsünün tüm elemanlarının görüşü alınmadan asistan belirlemenin kürsü geleneğine aykırı olduğunu, ama sınava katılma hakkımızın saklı tutulacağını, bu nedenle adreslerimizi ve telefon numaralarımızı sekretere bırakmamızı istedi. Gerçekten de bir yıl kadar sonra yeniden sınava çağrıldığımda, Mümtaz Hoca, hapisten yeni çıkmış kısa saçlarıyla sınavı dinleyici olarak izliyordu. Böylece kürsüdeki ilk ciddi eğitimimi giriş sınavı sırasında aldığımı söyleyebilirim.”

İşte böyle bir terbiye, gelenek ve kuşkusuz takip eden vefa duygusundan söz ediyorum. Soysal bu geleneğin en güçlü halkalarındandı.

Kişisel olarak, Hoca’nın özelleştirme karşıtlığını çok önemsiyor ve aynı
geleneğin devamı olarak görüyorum. Kuşkusuz hayata başka bir yerden bakanlar için, bu son derece gerici bir tavır sayılır. Ben o gericilerden biriyim ve özelleştirme furyasının, sonunda nerelere vardığı açık.

Özelleştirme karşıtlığı mücadelesi, AYM’nin 1993’te ilk kez ‘yürürlüğü durdurma’ kararı vermesini de sağlamıştı. Özelleştirmeyi yalnızca Telekom vs. olarak düşünmeyin. Eğitim ve sağlıkta özelleştirmenin günümüzde vardığı nokta toplumsal yozlaşmanın müsebbiplerindendir. Bugün orta gelir düzeyinde olup çocuğunu devlet okuluna göndermek isteyen yurttaş neredeyse kalmadı. Son çeyrek yüzyılda, eğitimde eşitsizliğin giderek derinleşmesi ve tarikatların eğitim sahasını ahtapot misali kuşatması, büyük ölçüde pervasız özelleştirmeler aracılığıyla gerçekleşti.

Sözü çok uzatmak istemiyorum, çünkü bir sonu, sınırı yok. Söz konusu
‘Kürsü’ olduğundaysa, benim tümüyle soğukkanlı davranmam mümkün değil, tahmin edilebileceği gibi.

Bu denli önemli tarihsel kişilikler, uzun ömürlerinde hep çok beğenilen
işler yapmazlar. Ayrıca ‘beğenmek’ ya da ‘beğenmemek’ yaşama baktığınız yere göre değişen, ideoloji yüklü sözcükler. Mümtaz Soysal gibi bir insanı mütemadiyen övmeye çalışmak ise, ona yapılabilecek en büyük haksızlık olur.

Kıbrıs meselesine soldan bakan bir Türkiyeli ya da KKTC’li için milliyetçi sıfatıyla tanımlanabilecek Mümtaz Soysal ile Marksizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yıllarca hapis cezasına çarptırılan Mümtaz Soysal aynı insan. Yıllar önce son derece talihsiz, kesinlikle katılmadığım o çok kötü ‘Kürt sorunu’ yazısını kaleme alan Mümtaz Soysal ile yaşamı boyunca düşünce özgürlüğünü savunan Mümtaz Soysal aynı insan. 1974’te CHP-MSP koalisyonunu olumlu bulan Mümtaz Soysal ile son döneminde İslamcıların hakimiyeti giderek ele geçirmeleri karşısında telaşa kapılan Mümtaz Soysal aynı insan. Devlete itiraz edip gadrine uğrayan Mümtaz soysal ile devlet çıkarlarını savunan Mümtaz Soysal aynı insan.

Galatasaray Lisesi mezunu olup ‘hasta Beşiktaşlı’ bir futbol heveslisi. Baba. Eş. Arkadaş. Dost…

Yazının başlığındaki hitapları, çeşitli ağızlardan otuz yıl boyunca işittim.
Biri için Mümtaz, diğeri için Mümtaz Bey, beriki için Mümtaz abi. Bizim, Mümtaz Hocamız. Düşüncelerine katılan ve katılmayan, ona abi diyen, bey diyen, Mümtaz diyen ve hoca diyen herkesin ortak tavrının ‘saygı’ olduğuna tanıklık ettim. Sanırım en zor olan bu ve Hoca, yaşamıyla bunu başardı.

Değerli okur,

Mümtaz Soysal, yaşamın farklı anlarında olabildiğince tutarlı kalmaya,
ilkelerinden ödün vermemeye çalışmış biri. Pek çoğumuz gibi. Ne haklı kızgınlık uyandıran tek bir yazıdan, ne beğenilmeyen bir konuşmadan, ne de benimsenmeyen bir siyasal tepkiden ibaret. Ve takdir edersiniz ki, Cumhuriyet’in en idealist, ülkenin geldiği yerde büyük hayal kırıklıkları yaşayan kuşağının bir mensubu.

Bu satırların yazarı için; anayasanın başlangıç kısmını yani ‘dibacesini’
operadaki ‘uvertür’ ve klasik Türk müziğindeki ‘peşrevden’ hareketle anlatan olağanüstü parlak bir hoca, anayasacılık alanına eşsiz katkılarda bulunmuş çok zeki bir akademisyen ve içinde büyümekten onur duyduğum kürsü geleneğinin yaratıcılarından biri, belki de en önemlisiydi.

Yazının sonunda, o meşhur ‘Anayasaya Giriş’ kitabından bir alıntı yapmak istiyorum. Bu kitap (yargılanmasına neden olduğu için değil!), anayasal gelişmeleri, tarihsel-toplumsal oluşumlar içinde anlatan, bu yolla hepimizin akademik yaşamına yön veren bir ‘yöntem’ geliştirdiği için çok ama çok değerli.

‘Anayasaya Giriş’in, muhtemelen çok kimsenin dikkatini çekmeyen ilk iki sayfasında yazanların benim için önemi büyük. Hem bir üniversitenin ve üniversite hocasının nasıl olması gerektiğini, hem de Soysal’ın ‘halkçılıktan’ ne anladığını sergilediği için. Şu iki üç satırın, bir sayfa okumuşun yarım sayfa okumuşu küçümsemeyi marifet bellediği Türkiye gibi bir memlekette, özellikle mesleğe yeni başlayan akademisyenlerin kulağına irice bir küpe olmasını dilerim:

“İlk Yayınlanışın Önsözü (1968),
…sürekli gözlemlerden doğan bir başka amacı var kitabın. O amaç da şu: üniversite kürsüsüyle üniversite sıraları arasındaki boşluğu ortadan kaldırmak, şatoları yığınlardan ayıran hendekleri doldurmak… Öğreticiler öğrencilerin düzeyinden uzaklaştıkça, özellikle Türkiye gibi bir ülkenin koşullarından ötürü henüz tam bir sindirme yeteneği kazanamamış körpe kafalar, birden bire büyük engellerin önünde buluyorlar kendilerini: karşılaşılan sorunlar açısından yararlılığını pek kestiremedikleri kavramları, benimsemekte güçlük çektikleri bir dille kendilerine anlatmaya kalkan koca kitaplar. Oysa bir öğretim basamağından başka bir öğrenim basamağına yeni geçen insanlar, hiç alışmadan, böylesine büyük adımlar atmaya zorlanmamalı, o zamana kadar edinebildikleri seziş yeteneklerini böylesine aşan sunuşlarla karşı karşıya bırakılmamalı. Belki de, fakültelerin ilk sınıflarında pek yaygın bir yakınma konusu olan ‘verim düşüklüğü,’ her şeyden önce sunucularla alıcılar arasındaki bu ‘akortsuzluktan’ ileri geliyor ve bunun da baş sorumlusu herhalde öğrenciler değil… Türkiye’nin koşulları içinde, her yıl, üniversitelerin ilk sınıflarındaki sıralar, seçtikleri ya da seçmek zorunda kaldıkları bilim dalı için gerekli temel yetişmeden geçmemiş binlerce, on binlerce genç insanla doluyor. Bunları yok saymak, alışılmış üniversite ölçütlerine uymayı belki sağlar ama, Türkiye’nin eğitim sorunlarından birini de, çözümlenmemiş olarak bırakır… Oysa, eğitim düzeni bozuk olan bir ülkede, her öğretim aşaması, kendi standartlarını değiştirmek pahasına da olsa, bir önceki aşamanın aksaklıklarını onarmakla yükümlü sayılmalı. Onun içindir ki, bu yayın, bir ‘açma ve alıştırma kitabı’ niteliğini taşıyor…”

İşte Mümtaz Soysal, okuduğunuz alıntıyı yazabildiği için de, hocaydı. 13 Kasım 2019 Çarşamba günü, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda, Sevgi Soysal’ın yanına defnedildi.

Uzun yaşamı boyunca, Türkiye gibi bir ülkede sürekli üreterek, düşüncelerini paylaşmayanların da saygınlığını kazanabilmiş Mümtaz Hoca’ya,

Saygıyla…