• 18.12.2019 00:00

  Demokratik sistemlerin kendine özgülükleri olmakla birlikte, onları kategorize etmemize olanak sağlayan bazı ortak yanları da var kuşkusuz. 

Siyasal/toplumsal sorunlara akılcı, yeryüzü kaynaklı çözümler önermek-üretmek (laiklik-sekülerlik) ve düşünce-ifade özgürlüğünün ‘olmazsa olmaz’ı asgari ‘hoşgörü’nün toplumsal ilişkilerde genel kabul gören bir nitelik olması gibi. Türkçesi, farklı görüşlerin birbirini boğazlamadan bir arada yaşaması, bunu sağlamak için öngörülmüş hukuksal çerçevenin kabullenilmesi.

Birbirini yok etmeden yaşamaya rıza göstermek için koşulların bulunması, yoksa yaratılması için çaba harcanması gerekiyor. Demokrasi bir yerden bir yere taşınabilen, getirilebilen, götürülebilen bir sistem değil. Oluşan, oluşması için belli bir tür tarihsel serüvene gereksinim duyan ve gelişimi, zenginleşmesi kesinlikle sona ermemiş bir yapı.

Bu nedenle, demokrasinin inşa edilip yaşayabilmesi için öncelikle ‘elverişli’ zeminin yaratılması şart. O zeminin gereklerinden biri toplumsal hoşgörü ve az çok ‘uzlaşma’ geleneği ise bu yolda mücadele etmek öncelikli olmalı. 

Türkiye’de milyonlarca yurttaşın dinleme, anlamaya çalışma, muhakeme etme, uzlaşma, katlanma gibi hasletlerden büyük ölçüde mahrum olmasının, bunlar doğumla kazanılan nitelikler olmadığına göre, nedenleri var. Tarihsel, kültürel, siyasal, sınıfsal vs. 

Yerli ve milli aile, mahalle ve okul düzeninden; derli toplu düşünebilen, temel konularda bilgi sahibi olan, eleştiren, eleştiriye tahammül edebilen, özeleştiri yapabilen insan çıkmadığı çok açık. Söz konusu okul ve okul dışı eğitim, bir demokrasinin ilerleyip yaşayabilmesi için gereksinim duyulan yurttaşın serpilmesine izin vermiyor. 

Türkiye demokrasisinin temel sorunlarından biri, belki de en önemlisi, o demokrasinin ‘yurttaş’ına sahip olmayışı, hatta o yurttaşın doğumu için gerekli oksijeni her geçen gün daha da azaltması. Oysa güçlü devletler, yurttaşı güçlü olan devletlerdir; devlet çarkı çok güçlü görünenler değil. Tarih, o çarkların çok kısa sürede dağılabildiğini defalarca gösterdi.

Düşünce, eleştiri, saygı, özsaygı ve özeleştiri yoksunluğunun sonuçlarını yalnızca günlük yaşamlarımızda değil, güncel siyasette de yaşıyoruz. 

Tahmin edilebileceği gibi konuyu yeni ‘muhalifler’e getireceğim. Partilerinden ayrılan, yeni parti kuran ya da kuracak olanlara. 

Son haftalarda tanık olduğumuz ‘yenilikler’in, genellikle savunulduğunun aksine, demokratik sistemin gelişimi bakımından ‘değerli’ olmadığı kanısındayım. 

İçinde ‘özeleştiri’ barındırmayan hiçbir özel ya da kamusal ilişkinin; toplumsal-siyasal kültürün olumlu yönde dönüşmesine katkı sunmayan siyasal örgütlenme ve söylemin, ‘değerli’ olmadığını düşündüğüm için.

Evet, yeni partiler ve istifalar kısa vadede siyasetin hareketlenmesine neden olabilir ve muhtemelen ‘erken’e alınacak seçimlerin sonuçlarına etki edebilir. Yeni partiler, kurulacak seçim ittifaklarıyla 12 Eylül faşizminin yüzde 10 barajını geçip bir ‘restorasyon’ hükümetinde görev de alabilir.

Buna mukabil, ‘yeni’ numarası yaptıkları ve içten bir ‘özeleştiri’den kaçındıkları sürece seçimlerde aldıkları sonuç ne olursa olsun Türkiye demokrasisine olumlu katkı sunmayacakları; artık gelenekselleşip temel değerlerimizden biri haline gelmiş ‘riyakârlığın’ yeni yüzleri olmaktan öteye geçemeyecekleri kanısındayım. Üzerinde “Burası Türkiye” ve “Bizde kimse rezil olmaz” yazan tuğlalarla çirkin bir bina daha çıkılır, hepsi bu. 

Bu satırların ardından şunu yazarken duraksamıyorum ne yazık ki: Kuşkusuz bir özeleştiri yapmayacaklar ve buna karşın ‘yeni’ olduklarını iddia edecekler. 

Tam burada, “Kim özeleştiri yapmış ki memlekette, onlar yapsın?” sorusu yöneltilebilir ve haksız olmaz doğrusu. Aksini düşünmek mümkün mü? Bırakalım hiçbir tarihsel günahımızla yüzleşmediğimizi ve bitip tükenmek bilmeyen yalancılığımızı; yalnızca şu son on-on beş yılda olup bitenlere bakınca, ‘AKP muhalifleri’nin de özeleştiri yapmalarını gerektiren bir şeyler yok mu sizce? 

Hiç işittiniz mi, örneğin on yıllarca dindar kesimi küçük görenlerin (kuşkusuz sınıfsal kibirle), türban yasaklayıp hiç utanmadan üniversitelerde ikna odası kuranların, AKP’nin kapatılması için o berbat iddianameyi savunanların, AYM’ye 367 kararını aldıranların… Herhangi bir özeleştiri cümlesine rastladınız mı? 

Hepsi nasıl da haklı değil mi? Nasıl demokratlar ama? İstanbul Üniversitesi’nde solcuların, Bülent Tanör gibi hocaların canına okurken kendilerini ‘Atatürkçü’ sıfatıyla pazarlayan rezil yöneticileri destekleyen yarım akıllı faşistler, şimdi demokrat mı oluverdiler? Hay Allah!

AKP o hale geldi ki yanına kimi koysan demokrat görünüyor! Mesele bu. 

Ama değiller, kusura bakmasınlar. Halihazırda solcu olduğunu zannedenlerin bir kısmı, eğer çıtayı ‘Bayburt’ ya da ‘Sivas merkez’ olarak koyarsanız, doğru, belki solcu kabul edilebilirler! Gel gör ki hiçbir medeni ülkede, yalnızca kurduğu cümlede ‘emperyalizm’ kavramı geçtiği için solcu muamelesi yapılmıyor hiç kimseye. Kof milliyetçiler. Hem milliyetçi hem solcularmış. Bak sen! ‘Bol tuzlu yaş pasta’ gibi.

Diyeceğim, evet özeleştiri yapmak ve özeleştiri için gerekli asgari birikime, iyi niyete, nezakete sahip olmak lükstür bizim memlekette ve yalnızca dinbazlar değil, her kesim için aynı iddia dile getirilebilir.

Ancak şu an konumuz herkes değil, daha düne dek AKP’li olup aniden konuşmaya başlayanlar.

Burada, herhangi bir ‘değişim’den söz etmiyorum. İnsan elbette değişir, pişman olur, vazgeçer… Hepimiz için geçerli bunlar. Ancak iki yıl öncesine kadar hevesle düdüğünü çaldığınız bir partiden ayrılıp ‘yeni’ olduğunuzu iddia edersiniz, güldürdüğünüzle kalırsınız. 

Adını her duyduğumda bana 2015’teki ‘istikşafi müzakereler‘i hatırlatan Davutoğlu, partisinin kuruluşunda bir konuşma yaptı. Her satırı hakkında uzunca yazılabilir, ancak ne sabrım, ne enerjim, ne isteğim, ne de zamanım var. Ve tabii, siyasal İslamcıların kendilerini saplandıkları bataktan kurtarma çabalarıyla çok ilgilenmiyorum. Partisinin bir ‘geleceği’ olduğunu da düşünmüyorum. 

Burada niyetim, ‘Şunu dedi bunu dedi’ tekrarları yapmak değil. Yıllarca, hatta ‘Pelikan’ adı verilen çetenin faaliyeti ardından başbakanlıktan kovulduğu güne dek AKP içindeki en etkili isimlerden olan Davutoğlu’nun, sanki bir bağı, olup bitenlerde bir payı yokmuşçasına davranabilmesi, beni ilgilendiriyor. İnsanı çileden çıkaran bir rahatlık bu. Daha ağır sözcükler kullanmak gelmiyor içimden. Her zamanki gibi kibirli, her zamanki gibi kendinden emin ve kendi sesine hayran. 

Dışişleri Bakanı olduğu dönemde alınan meslek memurlarının azımsanmayacak miktarı ‘FETÖ’den ihraç edilmiş, yıllarca sağ kolu olup genç yaşta büyükelçi unvanı almasını sağladığı Gürcan Balık üç yıldır cezaevinde, dünyada eşi benzeri olmayan bir sistemi başımıza dert eden anayasa değişikliğine ‘sevda’ sözcükleriyle destek vermiş, Sur’da yaşananları yüzü hiç kızarmadan ‘Toledo’ örneğiyle karşılamış, ‘beyaz Toros’ lafını edebilmiş, Haziran seçimleri ardından yüzlerce yurttaşın yaşamını kaybetmesine neden olan terör eylemleri esnasında anketlerde ‘oyların artması‘nı müjdeleyebilmiş ve dış politika fantezileriyle Türkiye’yi güle oynaya bir bataklığa sokmuş insandan söz ediyoruz.

Ve sanki bunların hiçbiri olmamış gibi yaşayabiliyor, davranabiliyor, konuşabiliyor. Partisinin adını da ‘Gelecek’ koymuş. ‘Adalet ve kalkınma işlerini hallettik, şimdi sıra geleceğinizde’ demek istiyor herhalde. Hakikaten akıl alır gibi değil ve inanın bu durumu ‘özeleştiri yoksunluğu’yla açıklamaya çalışmak fazla terbiyeli olur!

‘İstifa edenler’ ile kastım ise, özellikle Mustafa Yeneroğlu. Kabul etmeliyim, bu hareket içinden çıkan, partiden istifa edip bu denli güçlü ve aklı başında argümanlarla eleştiren başka biri olmadı. Mustafa Yeneroğlu’nun eleştirilerinde son derece samimi olduğunu da düşünüyorum. Yıllardır, ‘Koskoca hareket içinde bir kişi olsun yok mu?’ sorusunu yöneltiyorduk ya, varmış işte ve gerçekten bir kişiymiş, öyle görünüyor! Ruşen Çakır’ın Yeneroğlu ile gerçekleştirdiği ‘etkileyici’ söyleşiyi buraya bırakıyorum.

Fakat kesinlikle diğerlerinden farklı bir yere konulması gerektiğini düşündüğüm Yeneroğlu’nun konumunun da, sorunlu olduğu kanısındayım.

Güçlü ve haklı eleştirilerinin tümüne katıldığımı, katıldığınızı varsayalım. Gel gör ki, Yeneroğlu 2015 ve 2018 seçimlerinde AKP milletvekili olmuş. 2015 ve 2018 AKP’sini ve Erdoğan’ını beğeniyormuş demek ki! Burada bir tuhaflık yok mu? 2018’de AKP milletvekili olmayı isteyen birinin, 2019’da ‘demokrasi’ eleştirisi yapar hale gelmesi, ‘absürt’ sözcüğüyle açıklanabilir mi? Bir yılda mı değişti AKP? Hukuk devleti, geçen yıl mı berhava edildi?

Aynı Yeneroğlu, 2017 halkoylamasında yeni ucube sisteme ‘Evet’ oyu vermesinin ‘hata’ olduğunu belirtmiş bir başka konuşmasında. İyi güzel de, insaf biraz, hakikaten insaf. ‘Sizi de mi kandırıverdiler?’ diye sorsak.

Ezcümle muhterem okur, en açık sözlü ve cesur muhalif çıkışı yapanda bile, açıklanamaz ve anlaşılmaz bir yan var. ‘Yeni’ olamaz bu insanlar. Bir seçimde ya da içinde yer aldıkları hükümetlerde ‘dönemsel’ farklılık yaratabilirler, ancak ‘yeni’ olamazlar. 

Bunca yıl her rezalete ortak olanlar, susanlar, ‘sevda’ diye diye canımıza okuyanlar, kurdukları partinin adını ‘Gelecek’ koydukları için Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olamazlar, olmamalılar. Siyasal İslam’ın ‘iri’ gövdesinden kopan ‘ufak tefek’ parçalardan umut beklemeyi, akıl dışı buluyorum. 

Ben, seksen milyonda bir yurttaş (yurttaşlık haklarının çoğuna kendileri tarafından arsızca çökülen, bir yurttaş!) ve tek bir oyu olan seçmenim. Yaşadığım toprağın geleceğinde, demokratik sistemin ‘toplum’u için elzem nitelik olan ‘özeleştiri’ hasletinden yoksun, kendi sesine hayran hiç kimseyi görmek istemiyorum. İster İslamcı olsun, ister nasyonal sosyalist. İslamcılığın ‘güler yüzlü’ olanına da, ‘elma yanaklı’ olanına da ihtiyacımız olduğunu sanmıyorum. Memleket yeteri kadar ‘mutmain’ oldu, kâfidir! 

Hal böyleyken, muhtemelen ilk seçimde etkili olacak, buna mukabil Türkiye’nin geleceğine anlamlı bir katkı sunma ihtimali bulunmayan ‘yeni’lerin, ilerleyen yıllarda başarısız olmalarını ve siyasi yaşamdan silinip gitmelerini yürekten dilerim…

Yazı önerisi: İngiliz siyasetini takip eden Aysuda Kölemen’in, derli toplu ve bilgilendirici seçim yazısını buraya bırakıyorum. Okumanızda yarar var.