• 20.12.2019 00:00

  1982 Anayasası dönemindeki bitip tükenmez anayasa tartışmalarının, en bitip tükenmeyen başlıklarından biri ‘ilk üç madde’ meselesidir. Anayasa’nın dördüncü maddesine göre ‘değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ maddeler. 12 Eylül ‘asli’ kurucu iktidarı tarafından devletin-cumhuriyetin temel ilkeleri olarak benimsenmiştir.

Maddedeki ‘değiştirilemezlik’ sınırlaması ile anlatılmak istenen nedir, tek bir sözcüğün mü yoksa ‘temel’ ilkelerin değişmezliği mi kabul edilmelidir, ilk üç maddeye karşın ‘türev’ iktidar ‘yeni’ bir anayasa yapabilir mi; gibi soruları ve konuya ilişkin anayasacılar arasındaki tartışmaları bir yana bırakalım.

Bıkkınlık veren yeni anayasa sohbetleri her gündeme geldiğinde, başta CHP olmak üzere çoğu muhalefet partisi ve partiler dışı muhalefet, ilk üç maddenin ‘kırmızı çizgi’ olduğunu söyler yıllardır. Bu söylem, yağmur gibi, kar gibi, güneşin ısıtması gibi, HDP’lilerin tutuklanması gibi doğal, eşyanın tabiatına uygun kabul edilir.

Bu satırların yazarı, ‘sözde’ akademisyenlik yaptığı dönemlerden bugüne, bir yandan değişmezlik kuralının ‘muhafazakâr’ yorumunu anayasal bakımdan eleştirip diğer yandan asıl önemli olanın ‘uygulama’ olduğuna dikkat çekmeye çalıştı. O ilk üç madde orada olduğu gibi durur ama öyle şeyler yapılır, öyle idari ve yargısal kararlar alınır ki, Cumhuriyet’in ilkeleri üstü kapalı olarak ortadan kaldırılmış olur. Son zamanlarda sık işittiğiniz ‘anayasanın askıya alınması’ denilen de böyle bir durum aslında. Bir anayasa var mı, var! Peki ilkeler olması gerektiği gibi uygulanıyor mu? Hayır. 

Anayasa’nın halihazırdaki ikinci maddesinde (Cumhuriyet’in nitelikleri), bir ‘hukuk devleti’ olan Cumhuriyet’in, ‘insan haklarına saygılı, demokratik, sosyal ve laik’ olduğu hükme bağlanmıştır. Oysa Türkiye’de şu anda söz konusu niteliklerin hiçbiri uygulanır halde değil. Anlayacağınız, o meşhur kırmızı çizgilerin turşusu kurulalı çok oldu!

Çünkü Türkiye toplumu ve siyasal muhalefeti, anayasasına sahip çıkmadı. Okumuşlarının bir kısmı da, ‘aşağılamaktan’ fırsat bulamadı. Şimdi o  küçük görülen anayasanın temel ilkelerinin, ‘asgari’ ölçüde uygulanmasına muhtaç haldeyiz.

İkinci maddede sayılan ilkelerin her biri temel nitelikte, buna mukabil en can alıcısı hiç kuşkusuz, laiklik (her seferinde tekrar etmeyeyim, isteyen sekülerlik deyiversin!) ilkesi. Laik olmayan tek bir demokrasi yok yeryüzünde. Bu kadar açık, bu denli somut bir olgu. Hukuk geleneklerinde farklı uygulamalar, yorumlar mevcut tabii. Ancak her birinde ortak nitelikler de var. Laik bir devletin yönetenleri kararlarında dine yaslanamaz, devlet güçleri referansını herhangi bir inançtan alamaz.

Türkiye siyasal İslamcı bir iktidar tarafından yönetiliyor. Muhalif Müslüman kesim içinde, yönetim ilkesini ‘abdestli kapitalizm’ ifadesiyle tanımlayanlar var, malum. Kapitalistin ağzı dualı ile diğeri arasında farklar var. Bunlar hem ‘cennet’ hem ‘arsa’ vaat ediyor. 

Peki, bir nihai amaçları var mı ve varsa ne? Herhalde, meşru bir sorudur. 

Örneğin, yarın “Biz aslında Katolik’mişiz” deseler, önümüzdeki Pazar günü bütün müteahhitler ve dalkavuk basın kiliseye koşabilir. Doğru doğru olmasına da, inancın yalnızca iktidar ve maddi güç için kullanmadığı da açık. Hakikaten ‘sofular’ ve bu durum, içinde ‘laik ahlak’ ile ‘birlikte yaşam’ ilkeleri barındırmayan bir yönetim anlayışı inşa edilmesine neden oldu, oluyor. Toplumsal yansıması da ortada.

Diğer ülkelere cami yaptırma, kıt kaynakları böyle işlere harcama, Diyanet’e ayrılan akıl almaz bütçeler, Türkiye şehirlerinin büyük çoğunluğunun merkezinde içki içilebilecek tek bir lokanta olmaması ve örneğin KKTC yönetimi üzerinde dahi kurmaya çalıştıkları dini baskı (külliyeler, yeni camiler, imam hatipler vs. açma konularında uygulanan), olup bitenin yalnızca müteahhit faaliyetiyle açıklamasına izin vermiyor. Evet, kapitalizmin en süfli versiyonu ve evet, abdestli! İkisi bir arada. 

Türkiye ahalisi, devlet tarafından giderek koyulaştırılan bir dini kuşatmada. İşini yürütmek isteyen herkes hiç olmazsa dindar görünme derdinde! Bizim alanımızda, sosyal bilim ve hukuk tezlerinde dini-muhafazakâr terminoloji giderek daha görünür oluyor. Tıp alanı başka âlem. Anayasa hukukçusu Kemal Gözler bir süredir dert anlatmak için çırpınıyor yazılarında. Türkiye’de ilahiyat fakültesi sayısı, hukuk fakültesinden çok. Öğretim üyesi, ha keza. Kemal Gözler’in çarpıcı ve hayli can sıkıcı tespitlerini buraya (ilk yazı) bırakıyorum, okumanızı öneririm.

Söz konusu kuşatmanın, gençlerde ve ortalama yurttaşta gözle görülür biçimde ters tepmeye başlaması ise başka mesele. ‘Olanın’ adını doğru koymayı engellememeli.   

Hal böyleyken muhalefetin, bir dereceye kadar anlaşılabilir olan ‘muhafazakâr’ kesimden oy alma kaygısının hiçbir anormalliğe tepki göstermemeye dönüşmesi, çoktan makul sınırları aşmış gibi.

Türkiye’de laiklik ilkesi uzun yıllar son derece katı (anti demokratik) yorumlandı ve özellikle belli kamusal alanlarda kılık kıyafet konusunda idare ve yargının vahim kararlar almasına neden oldu. Bu, laiklik ilkesinin değil, siyasi mücadelenin taraflarından hâkim konumda olanın (ya da öyle olduğunu düşünenin!) hatasıydı. AKP’li yıllar içindeyse, özellikle 2010 sonrasında, laiklik ilkesi bu kez ters yöne öyle bükülmeye başladı ki, çubuk kırılmak üzere! 

Halihazırdaki Türkiye ne laik ne seküler. İdare, inançlar karşısındaki yansızlık ilkesini tümüyle terk etmiş durumda. Doğrusu bazen Papa’nın kendi cemaatine yapmaya lüzum görmeyeceği türde konuşmalar yapabiliyorlar. 

Yazının asıl nedeni ise, evlere şenlik bir kurul kararı. İlhamını ve sözcüklerini açıkça dini hukuktan almış görünen, hakikaten pes dedirten bir karar. 

Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu’nun 12.12.2019 tarihli kararı. (Resmi Gazete, 14.12.2019- 30978). RG’nin bağlantısını buraya bırakıyorum, isteyen tümünü okuyabilir.

Bu kurul, bir ‘kamu tüzel kişiliği’. 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun Ek-3 cetvelinde sayılan, Düzenleyici Denetleyici Kurullardan biri. Tekrar ediyorum: Bir, kamu tüzel kişiliği. 

Metnin başında, bu kararların amacının uluslararası standartlara (Code of Ethics for Accountans and Auditors of Islamic Financial Institutions) uyum sağlamak olduğu belirtilmiş. Fakat sağlanmak istenen uyum, Türkiye hukuk sistemine ve anayasasına yabancı! 

Söz konusu idari kararın konusu ne? Şu: Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler İçin Etik Kurallar’ın yayımlanması. Karar şöyle başlıyor:

“Muhasebe, İslam dininin Farz-ı Kifaye olarak gerekli kıldığı mesleklerden biridir… Adil olma kavramı Kuran-ı Kerim’de birçok ayette geçmektedir.” 

Ardından ilgili ayetten örnek veriliyor ve karar, böylece devam ediyor. Denetçilerin uymaları gereken yasal düzenlemeler haricinde, etik kuralların İslam inancının ve Fıkhın ilke ve kurallarına dayanacağı; bunun, söz konusu kurallara dini kaynaklı potansiyel bir yaptırım gücü sağlayacağı; toplumun değerlerine uygun olması gereken muhasebecilik mesleğinin Müslüman ahlak ve değerleri tarafından etkilenmesi gerekliliğini; İslam ahlakının denetçinin davranışlarına yansıması gerektiğini; etik ilkelerin başlıca dini kaynaklarının nasıl yorumlanması gerektiği, gibi konular maddeler halinde sıralanıyor.

Türkiye’de bir kamu tüzel kişiliği böyle bir karar alamaz. Eğer alabiliyorsa, diğer kamu tüzel kişilerinin ilke ve kurallarının kaynağını herhangi bir dinden alamayacağını iddia etmenin, nesnel temeli kalmaz.

Muhalefetin bir kaygısı var mı sizce? CHP’nin? İçtenlikle merak ediyorum, bir sınır mevcut mu CHP’lilerin zihninde? Dillerinden düşürmedikleri demokrasiyi, laiklik/sekülerlik olmadan mı inşa edecekler? Vallahi kusura bakmasınlar ama bu ‘Erke Dönergeci’ gibi bir şey olur! Örneği yok dünyada. 

Anladık, iyi tanıdıklarını varsaydıkları AKP seçmenini ürkütmemek için kabullenmeyecekleri acayiplik yok. Hiç olmazsa, yolsuzluğa ‘israf’ adını taktıkları gibi, şu olup biten için de bir ‘uf oldu’ deseler. Hiç olmazsa…

Yazı önerisi: Tanıl Bora’nın, unutturulan ‘süreç’le ilgili yazısını buraya bırakıyorum.