• 31.12.2019 00:00

  Bazen hakikaten, “Çok mu kötü bir insanım, başkalarının mutluluğunu istemeyen, huzuru, başarıyı kıskanan habis bir kişilik miyim” diye düşündüğüm oluyor. Neyi göremiyorum, neden aynı şeyleri hissedemiyorum, anlamıyor muyum, anlamıyorsam neyi anlamıyorum, neden anlamıyorum, o sevincin kaynağından bu kadar mı uzağım, nasıl olup benzer bir hissin yanından dahi geçemiyorum?!

En son sanırım Ziya Selçuk, Milli Eğitim bakanı olduğunda böyle şeyler düşünmüştüm. Muhaliflerin bir kısmının sevincine tanık olunca. Şu koşullarda, her şey gözümüzün önünde olup biterken Ziya Selçuk güzellemeleri okuduğumda. Söz konusu iltifatı hak edecek işler yapacak olsa oraya getirilir mi? Ya da istese nasıl yapacak?

En makul, herkesin aklına gelebilecek, öyle pek akıl fikir gerektirmeyen sorular bunlar. Başıma ağrılar girmişti o sevinç satırlarıyla karşılaştığımda.

2010 değişiklikleri kabul edildiğinde kimi aklı evvellerin mutluluk ve gurur cümlelerini ya da 2011’de Kanal İstanbul projesi açıklandığında övgü dolu (hele ki Altan kardeşlerin!) sözcüklerini okuduğumda olduğu gibi. 2011 yılında hükümet kanal projesini ilk kez duyurduğunda basında kim hangi tepkiyi vermiş, şöyle bir bakınmanızı rica ediyorum. İktidarın hacetinde şevkle boncuk aranan o günlerde.

Şimdi yerli araba konusunda aynı tavrı sergileyenler var. Tüm yaşadıklarımızın ardından, muhalif birileri yerli araba övgüsüne başlayabildi. Gerçekten yaptılar, yapıyorlar bunu. Bunca şey yaşandıktan sonra ve yaşanıyorken. Kanal İstanbul gibi bir acayip kâbus kapımızdayken. Arabanın gösterimi tam da, tek kişinin dahi ‘hesap vermediği’ Roboski/Uludere katliamının yıldönümü günlerine denk gelmişken, vallahi ve billahi bunu yapabiliyorlar.

Üstelik ortada yalnızca ‘iki’ prototip varken, üstelik henüz, başta yurttaşa faturası olmak üzere hiçbir şey açıklıkla bilinmiyorken, henüz üretim aşamasına geçilmemişken, henüz o ‘beş babayiğidin’ hangi ‘fırsatlar’ karşılığında bu işin vitrini olamaya giriştiği belirsizken… Konuya ilişkin aklı başında bir yazı okumak isterseniz, Ozan Gündoğdu’nun Birgün’deki yazısını öneririm. Buraya bırakıyorum.

Hepi topu, dizaynı fiyakalı iki arabanın önünde poz vermeleri dahi yetiyor ezeli ebedi ‘milli koalisyonu’ oluşturmaya. Allah bu tür rejimlerin hepsine, bir köşede elinde tuzlukla bekleyen böyle muhalifler nasip etsin!

Peki o muhalifler bunu neden yapıyor olabilir?

Kişisel olarak, ‘aptallık’ gibi insanı ırkçılığa savurma riski olan kolaycı açıklamalardan uzak durmaya çalışıyorum. Ayrıca hiç birinin aptal olmadığı kanısındayım. Muhalif ‘siyasetçileri’ anlamak daha kolay. Birkaç gerekçesi var onların: Öncelikle ilk seçimde AKP seçmeninden alınacak oyları hesap ediyorlar her söz ve eylemleriyle. Bu nedenle, muhafazakâr seçmenin hoşuna gitme ihtimali olan bir gelişmeden, ‘hoşlanma mecburiyetinde’ olduklarını düşünüyorlar. Hatta sevinç gösterisini abartarak ön almaya çalışanlar mevcut.

Ayrıca ihtimaldir ki, kendileri de bu gelişmeden ‘duygusal’ gerekçelerle memnun. Sorun, bir ülkenin kendi arabasını üretmesinde değil; henüz ortada fol ve yumurta yokken, yukarıdaki paragraftaki ‘meşru soruların’ her biri havada duruyorken, ne üretilecek olanın niteliği ne de onun pazarı biliyorken böyle hevesli davranılması.

Sanırım bu davranışın nedeni biraz oy kaygısı ise, biraz da 19. yüzyıl Osmanlı düşünce yaşamının tutucu kesiminden bugüne miras kalan temel kaygı/önerilerden biri olan, ‘Batı’nın kültürünü değil teknolojisini alalım’ zihniyetinin (ve sloganının!) etkisi. Yüz küsur yıl sonra, ‘o teknolojinin o kültür tarafından üretilebildiğini’ kavramamaktaki ısrar, kuşkusuz başka bir mevzu!

Örneğin ‘yerlilik’ ve ‘millilik’ kavramları ile ‘bilim’ kavramını aynı cümle içinde bu denli rahat kullanabiliyor olmak, ancak bizim eğitim tornasının başarısıyla açıklanabilir. Yerli iki hidrojen ile milli bir oksijen birleşiyor, onların zihninde!

Bilimsel bilginin evrenselliği ile o bilgiden yararlananın ve eğer becerebiliyorsa katkı sunanın yerliliği arasındaki farkı/gerilimi hatırlatmak çoğu zaman bir şey ifade etmiyor bu insanlara.

Muhalif siyasetçi hangi saikle hareket ederse etsin, şunu bir kez daha yinelemekte yarar var: Artık eski cazibesi kalmadığı çok açık olsa da, gündemi belirleyen hemen her zaman olduğu gibi, Erdoğan. Asgari ücreti boş verin. Yerli araba konuşalım. Yetmedi mi, Kanal İstanbul var. Olmadı, şapkadan Ayasofya çıkar. Suriye’ye fazla mı takıldınız, sıradaki gelsin: Libya.

Siyasetçi olmayıp ellerinde tuzlukla bekleyenlerin gerekçeleri ne olabilir peki?

Aynı eğitimden geçmiş olmamız, Ziya Gökalp ruhunun canlılığını koruması ve yine ‘Batı’nın teknolojisine’ karşı duyulan tarihsel hayranlık ile ezeli kompleksin karışımının her çatlaktan sızıvermesi…

Bir de muhtemelen kişisel kaygı ve beklentiler belirleyici. Örneğin, çok takipçisi olan muhalif yazarların kendilerini ‘kamuoyu önderi’ olarak görmeleri, belki de öyle olmaları, bilemiyorum. ‘Akil insan’ olma hevesi ve taraftar topluluğundan hiç dinmeyecek sevgi, saygı görme isteği, böyle anlarda ağır basıyor olabilir.

Bunun doğal sonucu, ‘tamam ama bak bu konuda da iyi bir şey yaptılar’ deme ihtiyacı, sanki. Ya da, bu ifadeyi sarf etmek için fırsat kollamak! Tamam muhalifiz ama memleket sevdamızı tartıya çıkartmayız! Peki ya memleket sevdası, o çok takdir ettiğiniz gelişmenin tartıya çıkarılmasını gerektiriyorsa! Ya memleket sizden ve sevenlerinizden ibaret değilse!

Muhaliflerin bir kısmı ise tahmin ediyorum içtenlikle mutlu oluyordur böyle gösterilere. Muhalif olmalarına neden olan gelişmelerin kaynakları üzerine fazla kafa yorduklarını sanmıyorum. Daha naif bir tarz bu: “İşkence kötü bir şey ama araba iyi bir şey” gibi.

Şu ‘millilik’ tutkusu ile ilgili, hiç etkisi olmayacağını bilerek bir hatırlatma yapmak isterim.

Daha önce birkaç kez söz etmiş, Gazete Duvar’da hakkında yazılar kaleme almıştım: Sebastian Haffner’in kitapları. Kendi tanıklığını aktarıyor yazar. Olağanüstü güzel bir dil ve berraklıkla. İlki ‘Bir Alman’ın Hikâyesi (İletişim-Çev. Hulki Demirel)’. Haffner, Hitler’in iktidara yükseliş aşamasında muhaliflerin basiretsizliklerini anlatırken, sosyal demokratlar hakkında şu satırları yazmış: “Sosyal demokratlar 1933’teki seçim mücadelesini dehşet verecek kadar aşağılayıcı bir tarzda, Nazilerin sloganlarının arkasına takılıp, kendilerinin de ne kadar ‘milli’ olduklarını vurgulamaya çalışarak geçirmişlerdi… Mayıs ayında, feshedilmelerinden bir ay önce, Sosyal Demokratlar Reichstag’da hep birlikte Hitler hükümetine güvenoyu verdiler ve Horst-Wessel marşını söylediler. Meclis bültenindeki not şöyledir: Hem meclis hem de izleyici sıralarında bitmek bilmeyen bir tezahürat ve alkış. Şansölye (Hitler!) de sosyal demokratlara dönmüş, alkışa katılıyor.”

İktidarın yönlendiriciliği yalnızca yeni gerginlik konuları bulma beceresinden kaynaklanmıyor. O konuyu dolaşıma sokan ve ilerleten terminoloji de aynı kaynaktan. Türkiye sağının, sola yönelik, yanlış, bayat mı bayat, klişeleştirdiği ve herhangi bir ciddiyet emaresi taşımaması ölçüsünde rağbet gören üç beş cümlesi vardır. 1960’lardan bugüne aynı cümleleri sarf eder bu ideolojinin sığ mensupları ve özellikle ‘belli bir zevzeklik düzeyinde’ mutlaka karşılık bulur.

Örneğin “Solcular iki koyunu güdemez” gibi. Ya da şu aralar namlı dalkavukların çokça sahiplendiği “Yaa solcular hep eleştiriyor, hiç proje şey etmiyor” gibi. Bu saçma sapan sloganları hâlâ ciddiye alanlar olmasının vahameti bir yana, 1950’den bugüne, (eğer sol sayacaksak) CHP’nin kaç yıl iktidar olabildiğini basit bir internet taraması ile bulmak mümkün.

Çok partili yaşamda Türkiye’yi hemen her dönem sağ parti-koalisyonlar yönetmesine ve yalnızca sağ partiler tek başına iktidar olabilmesine rağmen (zaten 70 yılın dörtte birinde AKP var!), gelinen noktada söz konusu birkaç boş ifadenin iş görüyor olabilmesi, sanırım başlı başına çalışma konusu yapılmalı!

Ne yazık ki hem muhalif siyasetçiler, hem de ellerinde tuzlukla bekleyen muhaliflik iddiasındaki kalemler, bir yandan da bu zırvanın doğru olmadığını kanıtlamak zorunda hissediyor kendini ve hakikaten pek trajik.

“Efendim solcular şuna da karşı çıkmıştı” diyen manasız tiplere, “Evet karşı çıkmışlardı ve onların ne denli haklı olduğu bugün görüldü” yanıtını vermek yerine, ‘her şeye karşı çıkıyor görüntüsü vermeyelim’ çabasına girişmek! Hayret doğrusu.

Yine çok uzadı yazı!

Şimdi, “Yaa iyi şeyleri de görelim ama” buyuran o muhalif kalemler, ‘bana’ şunu söylemiş oluyor tahmin ediyorum: “Murat, memleketin bütün kurumları dökülüyor, akıl almaz adaletsizlikler âdetten oldu, aşırı derecede bağımsızlaşan yargı artık AİHM’yi de pek ciddiye almıyor, sesi fazla çıkan muhalifler cezaevinde ömür tüketiyor, ‘israf’ desen had safhada, kadın cinayetleri neredeyse sıradanlaştı, iyi kötü dil bilen meslek sahibi herkes yurt dışına çıkma planları yapıyor ve beyin göçü şimdiden ürkütücü boyutlarda, iktidar seçimle kaybettiği belediyeleri kayyımla geri alıyor; ayrıca seni ve meslektaşlarını da sorgusuz sualsiz işten atıp sivil ölüme mahkûm ettiler, üç yıldır yurt dışına çıkamıyorsun, iş bulman engelleniyor, sosyal haklarına çöktüler, yüz binlerce insana cüzzamlı muamelesi yapıyorlar… Hepsi tamam… Fakat bir görsen, bu yerli arabanın kaporta filan çok şık olmuş, gurur duymalısın!”

Evet, dikiz aynası kafalı birileri böyle söylüyor anlaşılan.

Yazı bitsin en iyisi, çünkü bu satırdan sonra sarf etmek isteyeceğim sözcükler Diken’in yayın çizgisine aykırı.

Okuma önerisi: Yazıda söz ettiğim Haffner’in diğer kitabı ‘Hitler Üzerine Notlar’ (İletişim, Çev. Hulki Demirel) üzerine, Ümit Kıvanç kapsamlı bir yazı dizisi hazırladı. Linkini buraya bırakıyorum.