• 7.01.2020 00:00

  Gencecik bir kadın yaşamına son verdi. Herkes, nasıl davranabiliyorsa öyle karşıladı. Çok azınlıkta olduğunu tahmin ettiğim ve artık salt ‘hukuksal gerekçelerle’ insan sıfatıyla adlandırdığım, buna karşın insanlaşma aşamalarından geçmedikleri açık olan haysiyetsiz bir güruh, genç kadının sosyal medya hesabına yazdıklarından dolayı ‘söz söyleme,’ ‘hakaret etme’ hakkını kendilerinde gördü. 

O yaşta biri güzelim yaşamına son verdiğinde dahi şirretliği elden bırakmayan, faşist ve haysiyetsiz bir it sürüsü mevcut artık. Bu lümpen ‘azınlığı’ bir yana bırakalım. 

Yazının konusu, ‘iyi niyetle’ yaklaşanların bir kısmının tavrı. Yaşama son verme eylemi ile yemekhane meselesine tepki gösterdiği için ‘güvenlik’ şiddetiyle karşı karşıya kalan öğrencilerin durumunu bir arada ele alıp bir nevi ‘seferberlik’ işine girişmeleri.

İyi niyetli olduğundan kuşku duymadığım bu girişimlerin, sorunun asıl gerekçelerini görmezden geldiği ve hatta bir biçimde üzerini örttüğü kanısındayım. Böyle zamanların ‘vicdanı’ saman alevi gibidir ve söndüğünde mağdur yine mağdur kalmaya devam eder.

Devletin, bizim vergilerimizle var olabilen ve anayasa-yasalar gereğince ‘bizlerin’ insan gibi yaşaması için gerekli önlemleri almakla mükellef bir aygıt olduğunu, binlerce kez, bıkıp usanmadan hatırlatmak gerekiyor. Tabii muhalifler, nicedir cop, gaz, aşağılanma ve yargılanma dışında bir ‘amme hizmeti’ ile karşılaşmadığından unutmuş olabiliriz, ama aslında başka işlere yaraması da bekleniyor idarenin.

Reklam
 

Hani ‘devlete sadakat’ deniyor ya sıklıkla. İşte oradaki sadakat ile, örneğin Tapu Müdürlüğü binasını sevip saymak ya da valiliklerin duvarlarını canı pahasına korumak değil, ‘anayasaya sadakat’ anlatılmak isteniyor. Anayasal devlete sadakat. Devleti yönetenlerin, anayasaya sadakati, evleviyetle! 

İşte o anayasa, bizlere çok sayıda hak tanıyor. Sorumluluklarımız, ancak o hakların gerekleri layıkıyla yerine getirildiğinde söz konusu olur. Zamanında bir hocamızın dediği gibi, devlet ‘bedava’ ödev isteyemez.

Hal böyleyken, nicedir unutturulan ‘sosyal devletin’ ne anlama geldiğini bir kez daha kısaca hatırlatmak iyi olabilir. Hem belki bu vesileyle, sizler de, yıllardır süren anayasa tartışmaları esnasında, neden hemen hiçbir zaman sosyal devlete dair hükümlerin gündeme gelemediği üzerine düşünme fırsatı bulursunuz. Anayasada yer alan temel hak ve özgürlüklerin ‘üçte birini’ oluşturmasına karşın!

Demokratik siyasal sistemlerde sahip olunan hak ve özgürlüklerin gruplandırılmasında Jellinek’in sınıflandırması büyük ölçüde kabul gördü: ‘Negatif, pozitif ve aktif statü hakları’. 

Negatif statü hakları (din ve vicdan özgürlüğü gibi) ancak dokunulmadığı, devletçe müdahale edilmediğinde var olabilir. Aktif statü hakları, siyasi etkinliklere katılabilmeye olanak veren haklar. Sosyal ve ekonomik haklar ise üçüncüsünün yani ‘pozitif statü haklarının’ kapsamında. Bunlara ‘isteme hakları’ da deniyor. 

Bu haklar, devlete sosyal bazı önlemler alma, müdahale etme görevi verir. Kuşkusuz, ayırt edici nitelikleri konusunda başvurulan bazı ölçütler mevcut olduğu gibi, ‘isteme haklarının’ sadece devlete yönelip yönelmediği (örneğin sözleşme gereği işverenden de isteme hakkının bulunması gibi), hakların içeriği/konusu, öznesinin kimler olduğu da kuramsal açıdan tartışılıyor (yazının kapsamında olmayan söz konusu tartışmalar için temel kaynak, Prof. Bülent Tanör’ün, 1978 yılında May Yayınları’ndan çıkan çok değerli eseri, ‘Anayasa Hukukunda Sosyal Haklar‘).

Batı’da sosyal haklar, emekçilerin Sanayi Devrimi’nin yarattığı sancılı ortama duyduğu tepkinin ürünü olarak doğdu. Hak ve özgürlükler alanındaki ilk tanıma, siyasal liberalizmin yükseldiği 18. ve 19. yüzyıllarda doğan haklara ilişkindi ve ‘klasik hak ve özgürlükler’ olarak adlandırdı. Bu kategori, anayasalarda genellikle ‘kişi hakları’ ile ‘siyasal hak ve özgürlükler’ başlıkları altında yer aldı. 

Diğer hak kümesi olan ‘sosyal ve ekonomik haklar/özgürlükler’ ise, kökleri 19. yüzyılda olsa da asıl olarak 20. yüzyılın icadı sayılır. Önce yasalarda, ardından anayasaların bir kısmında yer buldu. Klasik haklar, burjuvazinin ulusal pazarın yaratılması sürecinde feodaliteye karşı mücadelesinden, devlet iktidarını ele geçirme arzusundan doğduğundan, doğası gereği ‘devlete karşı’ niteliğe sahip oldu. Söz konusu haklar önce bildirgelerde (Temmuz 1776’da Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve Ağustos 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi), ardından yasa ve anayasalarda yer buldu.

Başlangıçta özgürlük talebinin sloganı olarak doğmuşsa da temelde burjuvazinin ekonomik haklarının, serbest rekabetin bir güvencesi olan ‘eşitlik, özgürlük ve kardeşlik’ ilkeleri, Sanayi Devrimi Avrupası’nda sosyal eşitsizlikler karşısında hareketsizdi. Kısaca, mülkiyet hakkı mülksüzlere, sözleşme özgürlüğü emekçilere, devlet yönetimine katılma hakkı oy verme hakkı olmayanlara bir şey ifade etmediği gibi, dizginsiz serbest rekabet ortamı eşitsizliği de derinleştirdi. Feodal ayrıcalıklara karşı özgürlük mücadelesi veren burjuvazi, kendi devletini, yine kendi düzeninin yarattığı ve ondan hak talep eden yeni sınıfa karşı cansiperane korumaya çalıştı. 

Sosyal hakların tanınmasının temelinde, burjuvazinin iktidarını sürdürebilmek için vermek zorunda kaldığı ‘ödün’ yatıyor. Dolayısıyla sosyal haklar, kapitalist üretim ilişkileri ve siyasal düzeninin sürdürülebilmesi için ‘zorunlu’ olarak tanındı. (Bu çileli yoldaki önemli yapıtaşlarının, 1848 devrimleri, Marksist akımın ortaya çıkışı, Alman sosyal yasaları, İngiliz Chartist Hareket, 1871 Paris Komünü, Sovyet Devrimi ve savaş sonrası ekonomik bunalımlar olduğu söylenebilir). 

Anayasa ve yasalarında sosyal haklara yer veren, toplumsal yapıdaki eşitsizlikleri hukuksal önlemlerle çözmeye çalışan devletler, sosyal devlet (Anglosaksonların ‘refah devleti’ dediği) olarak adlandırılıyor. 2006’da aramızdan ayrılan sevgili hocamız Prof. Yavuz Sabuncu, ‘Anayasaya Giriş’ kitabında sosyal devleti şu şekilde tanımlıyordu: “…sosyal devletin, özel mülkiyet ve pazar ekonomisi ilkelerine dayanan klasik liberal devletin, ana kurumlarını koruyarak yenilenmesi olarak algılanması doğru olacaktır.” (s. 153)

Yani liberal ekonomiye dayanan siyasal sistemin sürdürülebilmesi (düzeni koruma endişesi), o ekonomik yapının gereksindiği rekabetin ve talebin canlı tutulması, sosyal devlet önlemleri ile olanaklı. 

Bu nedenle söz konusu ilkeler, geçtiğimiz yüzyılda tüm Batı demokrasilerince kabul edildi. Görünen o ki, kapitalizmin nihai aşamasına gelinmiş ve servet farklıkları akıl almaz/sürdürülemez boyutlara varmış olsa da; güncel tartışmalar sosyal hakların varlığı-yokluğundan çok, daha ziyade uygulanacak siyasetin kapsamı üzerine. Bugün artık sosyal önlemler öngörmeyen bir demokrasi yok. 

Sosyal haklar (kuşkusuz bu haklar sadece çalışanları değil, güçsüz durumda bulunan ve desteğe gereksinim duyan diğer toplumsal grupları da kapsar) yasal tanımanın ardından uluslararası hukuk metinlerine ve anayasalara (ilk örnek 1793 Fransız Anayasası) girdi. İlk önemli örnekler, 1917 Meksika, 1919 Weimar ve 1947 İtalyan anayasaları. 

Sosyal hakların bazı demokratik devlet anayasalarında yer almaması, önemsenmemesinden değil, o ülkelerdeki (örneğin Almanya, Danimarka ve Belçika gibi) yasal düzenlemelerin güçlü sosyal önlemler açısından yeterli görülmesi ya da (Almanya’da olduğu gibi) yerel mevzuatta yer almasından. 

Türkiye’de, sosyal hakları olabildiğince azaltıp kalan bir kısmını da anayasal güvenceden mahrum ederek yasal düzenleme konusu haline getirme yanlısı olanlara bunu anlatmak her zaman mümkün olmuyor ne yazık ki! 

Zira, eğer İsveç’te yaşıyor olsaydık yasal düzenlemeyle yetinebilirdik. Ancak bizler, kapitalizmin dahi en pervasızını deneyimleyen, sermaye sahiplerinin budanmış sosyal haklardan bile rahatsızlık duyduğu ve 19. yüzyıl koşullarında çalışan işçilerin her Allah’ın günü öldüğü bir ülkede yaşıyoruz. 

Sosyal haklar, anayasal güvenceden mahrum edilip parlamento çoğunluklarının iki dudağı arasına hapsedilemeyecek kadar değerli bir mücadelenin kazanımı. Bir gün yeniden başlayacak anayasa tartışmaları esnasında bu gerçeğin unutulmasına izin verilmemeli.

Yemek yiyecek harçlığı olmayan üniversite öğrencisinin, akşam saat altıdan sonra semt pazarlarında çöp karıştıran ya da kömüre oy verdiği için küçük görülen yoksul yurttaşın, grev hakkı yok sayılan memurun, sömürülen işçinin hakkını koruyacak olan sosyal devlet önlemleridir, anayasal-yasal haklarımıza saygı duyulmasıdır; sağ olsun, Haluk Levent değil! Aksi davranışlar, ne kadar içten olursa olsun, sonunda ‘sadaka kültürünü’ güçlendirmekten öte işlev görmez.

O gencecik öğrenci canına neden kıydı, tam olarak bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz. 

Buna mukabil memlekette henüz ‘yaşayan’ milyonlarca yoksulun varlığından haberdarız! Her seferinde ilk kez duyulmuş gibi davranılması ve büyük çoğunluğu hiçbir işe yaramayan ve yarama ihtimali olmayan milletvekillerinin ‘sosyal medya’ hesaplarından ağıt yakması, insana bıkkınlık veriyor.

Para var. Avuç içi kadar azınlık, kusana kadar, pervasızca tüketiyor. Milyonların gözünün içine baka baka. En zengin ‘yüzde 1’ ile diğer yurttaşlar arasında ahlaksız bir uçurum var. Biz yurttaşız. Hak sahibiyiz. Talep etmeliyiz. Ekmeklerini sırtımızdan elde eden idareciler, anayasa ve yasalar gereğince o talepleri ciddiye alıp yerine getirmekle mükellef. 

Not: Okuduğunuz satırlar, 16.09.2007 tarihinde Radikal 2’de yayınlanan ‘Anayasa’nın sosyal niteliği’ başlıklı yazının güncellenip değiştirilmiş halidir.

Oya Baydar’ın yazısını da okumanızı rica ederim.