• 10.01.2020 00:00

  Başkanlık sistemiyle ilgisi olmayan ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’nin (CHS) bir ‘sahibi’ olmadığı ve bu durumun anayasa tarihimize yabancılığı yönündeki ilk yazıdan devam. Sistemin referandumdan çıkan ‘Evet’ oyuyla onaylandığı 2017’nin tozu dumanı dağılmışken, belki başımıza gelen (!) ‘sistem’ üzerine biraz daha sakin düşünülebilir umuduyla:

Cumhuriyet’in ilk anayasası 1924 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu. Cumhuriyet anayasası, 1921’in ve günün siyasal koşullarının, ulusal egemenlik düşüncesinin hakimiyetinin etkisiyle ‘meclis hükümeti’ sisteminin bazı niteliklerinin bulunduğu bir ‘parlamenter’ yapı kabul edilmişti.

Söz konusu ‘karma’ nitelik, tek partili dönemde önemli bir soruna neden olmadı. 1924’te ve 1930’daki parti kurma denemeleri muhtelif nedenlerle başarısızlığa uğramış, 1946’da Demokrat Parti’nin (DP) kurulması ve dört yıl sonra iktidara gelişi ‘anayasanın uygulanması bakımından’ da her şeyi değiştirmişti.

1950-60 arasındaki siyasal sorunların, 1954’ten itibaren DP’nin demokrasiden giderek uzaklaşmasının, şiddetli siyasal çatışmanın, burjuvazinin iki kanadının mücadelesinin ‘tek nedeni’ anayasa metni değildi. Türkiye’de siyasal açmazların sorumluluğunu metinlere yüklemek adettendir.

1924 Anayasası’nın bizi ilgilendiren kısmı cumhurbaşkanının konumu. Mustafa Kemal pragmatik bir siyasetçi ve hükümet sistemi konusundaki düşünceleri yıllar içinde koşullara bağlı olarak değişmiştir. Başlangıçta meclis hükümetini öven konuşmaları olmasına karşın, bazı gelişmelerin ardından fikir değiştirip parlamenter sisteme yönelmiştir. Yine de konuya ilişkin bütünlüklü bir görüşü olduğunu iddia etmek kolay değil. Şu önemli: 1924 Anayasası görüşülürken, cumhurbaşkanına meclisi fesih yetkisi verilmesi yönündeki talep şiddetle reddedilmişti!

Tasarı görüşülürken yapılan bir konuşma, dönemin ‘temsil’ anlayışını ve ‘milletvekili kararlılığını’ (ki İkinci Meclis’te muhalefet tasfiye edilmişti!) göstermesi açısından hakikaten çarpıcı. Reşat Bey şunları söylüyor:
“…Kanaati katiyem şudur ki, farzı mahal olarak Allah Reisicumhur olsa, katî arz ediyorum. Kestiriyorum. (Haşa, sesleri) Haşâ… Melâikei kiram Heyeti Vekile olsa, fesih salâhiyetini verecek yoktur.”

Meclis’in o günlerden buraya varması ise çok acı. Bu sözlerin, Mustafa Kemal’e muhalefetin neredeyse tümüyle tasfiye edildiği İkinci Meclis’te dile getirildiğini bir kez daha hatırlatmak isterim!

1924 Anayasası’nın cumhurbaşkanının yetki ve sorumlulukları konusundaki düzenlemeleri, dönemin cumhurbaşkanlarının güçlü konumunu açıklamaz. Atatürk’ün, İnönü ve 1950’den sonra Celal Bayar’ın gücü, Anayasa’dan değil, tarihsel ve siyasal değerlerinden geliyor.

DP macerası, burjuvazinin ‘asker-sivil bürokratik’ kanadının iktidarı askeri darbeyle yeniden ele geçirdiği 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile sona erdi.

Darbeden bir yıl sonra yürürlüğe giren 1961 Anayasası sevapları ve günahlarıyla, tarihimizin en demokratik-ilerici anayasa metni. Sosyal haklar, düşünce ve örgütlenme özgürlükleri, siyasal partilerin anayasal güvenceye kavuşturulması, Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, yargı bağımsızlığının kurumsal güvenceleri ve özerk kurumlar gibi pek çok demokratik hüküm içeriyor. Ne yazık ki TSK’yı ve askeri yargıyı anayasal kurum haline getiren, lüzumsuz bir ikinci meclis (Cumhuriyet Senatosu) kuran da aynı Anayasa.

Klasik parlamenter sistem ilk kez bu Anayasa ile doğdu. Cumhurbaşkanının varsa partisiyle ilişiğinin kesilmesi ve görev süresinin (yedi yıl) TBMM’nin döneminden (dört yıl) ayrılması gibi, yansızlığı pekiştirici düzenlemeler kabul edildi. Önceki anayasaya göre, her seçim ardından parlamento bir kez daha cumhurbaşkanı seçiyordu, görev süreleri aynıydı.

Gerek koşullar, gerek seçilenlerin kişilikleri ve gerekse anayasal düzenlemeler, 1961 Anayasası döneminde meclis tarafından (kuşkusuz asker-sivil gerilimleri sonucunda) seçilen üç cumhurbaşkanının hukuksal ‘sınırları’ içinde kalmasını sağladı. Darbecilerin ağbisi Cemal Gürsel, o hastalanıp (1966’da) görevini erken bırakmak zorunda kalınca yerine seçilen bir başka orgeneral olan Cevdet Sunay ve 12 Eylül’den önceki son cumhurbaşkanı emekli Oramiral Fahri Korutürk. Bana kalırsa parlamenter sistemin ruhuna en uygun, sembolik devlet başkanı modeli Fahri Korutürk’tür.

1961 Anayasası dönemi ‘müesses nizamının’ krizi, 12 Mart 1971’deki askeri müdahale ile (muhtıra) çözüm üretmeye çalışmış ve 1961 Anayasası’nda özgürlükleri tırpanlayan değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler, dokuz yıl sonraki ‘12 Eylül’ darbesinin provasıydı. Dönem boyunca 1961 Anayasası, yine kendisinin günahı olmayan siyasi çatışmanın merkezinde yer aldı. Sonuç, 12 Eylül 1980 askeri darbesi.

Korkut Boratav hocanın belirttiği gibi, ‘sermayenin karşı saldırısı’ niteliğinde bir hareket olan 12 Eylül darbesi, anayasa tarihimizde bir geriye gidiş. İlk kez bir anayasa, özgürlükler aleyhine otorite lehine hükümlere ‘ağırlık’ verdi. Patronlar işçilerden, devlet yurttaştan korunmaya çalışıldı.

Bizi ilgilendiren, yine cumhurbaşkanının konumu:

Anayasa’ da her ne kadar parlamenter sistem ve meclis üstünlüğü ilkeleri sürdürülse de, parlamenter sistemde ‘yansız’ ve ‘sembolik’ olması gereken cumhurbaşkanı makamı gereğinden fazla güçlendirildi. Bu bir yandan o dönem popülerleşen ‘yürütmeyi güçlendirme’ eğiliminin, bir yandan MGK başkanı ve devlet başkanı olan Kenan Evren’in konumunun, diğer yandan 1961 Anayasası’na duyulan tepkinin ürünü. Fakat ne olursa olsun parlamenter sistemden vazgeçilmemiştir. Oysa darbeciler istedikleri sistemi getirebilecek güce-yetkiye sahipti.

Nitekim yıllar sonra Kenan Evren, tüm sağ iktidarların gazetecisi Yavuz Donat ile yaptığı söyleşide (2004), kendisine getirilen başkanlık sistemi önerilerini geri çevirdiğini söyleyecekti: “Dedim ki… Beni düşünmeyin… benim için yeni bir sistem getirmeyin… Zira benden sonra ne olur bilemem… Öyle ya, biri gelir diktatör olur… Onun için bu konuyu benim dışımda düşünün.” Nasıl?! Diktatörlük endişesi duyan kişi, Kenan Evren!

1982 Anayasası ilk halinde, parlamenter sistemin ruhuna ‘uygun’ biçimde siyasal sorumluluğu olmayan, parlamenter sistemin ruhuna ‘aykırı’ biçimde sembolik olmanın ötesinde yetkilerle donatılmış bir cumhurbaşkanı konumu kabul etmişti. Yıllarca ‘karşı-imza’, yani cumhurbaşkanının hangi işlemleri tek başına hangilerini bakanlar kurulu ya da ilgili bakanla birlikte yapacağı konusu tartışıldı, makaleler yazıldı, sempozyumlarda konu edildi.

Belki şu söylenebilir: 1982 Anayasası özü itibariyle parlamenter sistemi sürdürdü, buna mukabil devlet başkanının yansız konumunun sürdürülebilmesi büyük ölçüde seçilecek olanın kişiliğine bırakılmış oldu.

Dönemin cumhurbaşkanlarının biri dışında tümü, önemli siyasi figürler. Kabul etmek gerekir, aksi davranışlar olsa da aslında hepsi ‘olabildiğince’ yansız ‘görünmeye’ çabaladı. Hiç olmazsa, görünmeye! Bence dönemin parlamenter sistem bakımından en ideal davranan cumhurbaşkanları, Ahmet Necdet Sezer ve Abdullah Gül.

Ne yazık ki ikisi de görevlerinin sonlarına doğru o yansız görüntüden ödün vermeye başladı. Sezer, son yıllarında siyasi tavrını açıkça gösterir ve önemli atamaları haddi olmayarak engellemeye çalışırken; Abdullah Gül özellikle son yılında (muhtemelen siyasi beklentileri nedeniyle) olmadık işler yapıp karşı olduğunu belirttiği bazı yasaları imzalayabildi.

Burada Abdullah Gül’ün konumuyla ilgili bir iki cümle kurma zorunluluğu duyuyorum.

Türkiye, siyasi ve akademik ahlak konusunda sicili pek parlak bir ülke değil ne yazık ki. Çoğunluk, kendi lehine ayrımcılığa tepki göstermez bizim memlekette. Örneğin, rahmetli Erdoğan Teziç hoca YÖK başkanıyken mutlu mesut yaşayan, koşa koşa YÖK üyesi olan kimi solcu öğretim üyeleri, YÖK AKP’nin eline geçince bağırmaya başladı. Sorunları YÖK gibi dünyada eşi benzeri olmayan bir garabetle değildi çünkü, kimin hükmettiğiyleydi.

Diyeceğim şu: Abdullah Gül’ün siyasi görüşlerine karşı olmak bir tercihtir. Ancak eğer görevini parlamenter sistemin gerektirdiği gibi yaptıysa, doğrusu, bunu dile getirmek. Gül, yıllarca ‘Çankaya noteri’ ifadesiyle eleştirildi. Olabilecek en saçma eleştiri bu.

Bininci kez yinelersem: Parlamenter sistem, eğer klasik olanını tercih edeceksek ki ben ediyorum; zorunlu görmedikçe etliye sütlüye karışmayan, uyarı görevini yerine getiren ve siyasal sorumluluğun kendisinde değil hükümette olduğunu bilen cumhurbaşkanı tipi gerektirir.

Gül, ‘noterlik’ vazifesini ‘ilkeli’ olduğu için mi, yoksa AKP ile birlikte hareket ettiği için mi yerine getirdi? Bu başka konu. Tahmin edilebilir ki, ikincisi. Ancak ‘görüntü’ sisteme uygun davrandığıydı. Bunu dile getirmekte değil, getirmemekte sorun var! Ya da eğer diyorsanız ki, “Ben noter istemiyorum kardeşim” peki; halihazırdaki cumhurbaşkanı noter olmayı reddetti ve bu nedenle sistem değiştirildi. Hayrını görün!

Üçüncü ve son yazıya, AKP’li yıllar, halihazırdaki durum ve muhtemel geleceğiyle devam edeceğim…

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sahipsizdir! (1