• 22.01.2020 00:00

 CHS (Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi)’nin ‘sahipsizliğine’ dair ikinci yazıda konuyu 1982 Anayasası ve AKP’li yıllara dek getirmiştim. Oradan devam…

1982 Anayasası hükümet sistemini terk etmedi, ancak parlamenter sistemin ilkelerine/ruhuna aykırı biçimde, yürütmenin cumhurbaşkanı kanadını güçlendirdi. Dönemin başlıca anayasal tartışmalarından biri, cumhurbaşkanının yetki ve görevleri bağlamında hangi işlemlerin tek başına, hangilerinin karşı-imza ile yapılacağı konusuydu. 

Bir önceki yazıda özetlemeye çalıştığım gibi Anayasa’nın konuya ilişkin düzenlemeleri, cumhurbaşkanlığının ‘yansızlığı’ konusunu büyük ölçüde devlet başkanlarının kişiliğine bırakmıştı. 1961 Anayasası yıllarından farklı olarak, Ahmet Necdet Sezer dışındakilerin tümü önemli siyasi kişiliklerdi. 

Bana kalırsa hemen hepsi görev süresi içinde ‘olabildiğince’ yansız davranmaya çalıştı. Daha doğrusu, yansız görünmeleri gerektiğinin farkındaydılar. Sistemin ruhuna en uygun çalışan isimler Sezer ve Gül’dü, ancak her ikisi de farklı gerekçelerle görevlerinin bir aşamasından sonra yansızlıklarını gerektiği gibi korumadılar ya da koruyamadılar. Fakat Türkiye ‘ilkesizlik cehennemi’ olduğu için, iki isim övgüyü ve eleştiriyi hak ettikleri nedenlerle almadı! 

Abdullah Gül, ona karşı olanlarca ‘noter’ gibi davranmakla suçlandı; oysa sistem o şekilde davranmasını gerektiriyordu. Sezer ise görevinin sonlarına doğru ‘noter’ gibi davranmadığı için sevenleri tarafından çok takdir edildi, oysa tutumu doğru değildi. Her neyse, sonunda Türkiye öyle bir cumhurbaşkanı ile tanıştı ki, ‘noterlik’ tartışması ilelebet sona erdi! 

AKP dönemi anayasa macerasındaki en kritik yıl 2007. Belki de iktidarının en uzun yılıydı bu. Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) o berbat 367 kararının ardından yapılan erken seçimde AKP oyları yüzde 47’ye yükseldi. Aceleyle anayasa değişikliği hazırlandı ve bu arada Abdullah Gül, barajı geçen MHP’nin desteğiyle cumhurbaşkanı seçildi. Sonbaharda anayasa değişiklikleri halkoylamasına sunuldu ve cumhurbaşkanını halkın seçmesine ilişkin hüküm böylece kabul edildi. Halk tarafından seçilme (aslında başkanlık) Türkiye sağının büyük hayaliydi, AKP’ye kısmet oldu! 

Ayrıca bu dönem, öncekilerden farklı olarak (örneğin AB’ye uyum hedefi) iktidarın kendi siyasi hedefleri doğrultusunda değişiklik yapma alışkanlığının da başlangıç yılıydı. Süslü bir paket içindeki AYM ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) kadrolarını ele geçirmek için yapılan 2010 değişiklikleri, AKP dışındaki bazı siyasi aktörlerce (başta sermaye!) ve ayrıca AB tarafından desteklendi. 

O dönem bazı Avrupa kurumlarından gelen bir iki kişi, değişiklik paketi ile ilgili benimle de (Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde) küçük bir görüşme yapmış; yanıtlarım karşısında ‘darbe anayasasını savunan Kemalist’ olduğum kanaatini hissettirerek odamdan ayrılmıştı! 2010 değişikliğine karşı çıkan herkese, ‘darbe sever katı Kemalist’ tanısını koymak, dönemin kimi üstün zekalı memleket okumuşunda da yaygın davranış kalıbıydı.

AKP 2007’de yukarıda söz ettiğim anayasa değişikliğini yaparken, halihazırdaki cumhurbaşkanının (Gül) görev süresi  konusunu ‘bilinçli’ olarak havada bırakmıştı. Abdullah Gül, beş yıl mı yoksa yedi yıl mı görevde kalacaktı? Burada anlatmaya gerek duymadığım anayasa  yorumları gereğince, Gül’ün görev süresinin 2012’de bitmesini gerektiriyordu. Ancak bu kabul edilmeyerek sürenin 2014’te tamamlanacağı kabul edildi ve 2014’te, tarihimizin ilk halk tarafından cumhurbaşkanı seçimi yapıldı. Erdoğan seçildi. Yemin edip göreve başlayana dek başbakanlıktan istifa etmediği için, kısa bir süre, aynı anda iki cumhurbaşkanı vardı ve biri aynı zamanda başbakandı!

Erdoğan’ın ilk döneminde, anayasanın öngördüğü cumhurbaşkanı tipini reddeden ve bunu inkar etmeyen bir devlet başkanıyla karşı karşıyaydık. İki seçenek vardı: Ya cumhurbaşkanı anayasaya uyacaktı, ya da anayasa cumhurbaşkanının tercihleri doğrultusunda değiştirilecekti. 

İkincisi yapıldı ve Nisan 2017’deki halkoylamasıyla Türkiye, temel ilkelerini 1909’dan bugüne uyguladığı ‘parlamenter sistem’den vazgeçti. Aklı alır gibi değil hakikaten. Yüz yıllık bir deneyim göz göre göre çöpe atıldı ve yeryüzünde eşi benzeri olmayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) kabul edildi. 2018’deki cumhurbaşkanı-TBMM seçimiyle birlikte tamamen yürürlüğe girdi.

Bu, başkanlık olmayan, yarı başkanlık olmayan, parlamenter olmayan bir sistem. ‘Türk tipi başkanlık’ gibi isimler takmaya çalışan olsa da, kişisel olarak ‘tipsiz’ sıfatını tercih ederim! Osmanlı-Türk anayasacılığı tarihsel serüveni, söz konusu acayipliğe ‘Türk tipi’ denilmesine izin vermemeli. Biz bu kadar bedava bir toprakta yaşamıyoruz.

İddiam odur ki, anayasa tarihimize yabancı bir biçimde tercih edilen CHS’nin sahibi yok. Bugüne dek yapılan her anayasa ve anayasa değişikliğinin, talep edeni, destekleyenleri, sınıf mücadelesindeki yeri, müellifleri bellidir. Olup bitenin tarihsel bir açıklaması, mantığı vardır. Oysa son değişiklik öyle görünüyor ki yalnıza bir kişinin istekleri doğrultusunda kabul edildi ve ömrü, o bir kişinin iktidarıyla sınırlı. Bir kez daha hatırlatayım: Bu değişikliği kaleme alanlar dahi kamuoyu tarafından açıkça bilinmiyor! 

Sahipsizliği, AKP’den gönderilen siyasetçilerin daha ilk gün “Biz zaten istememiştik” demesinden de anlaşılıyor. Bu açıklamayı kovulmadan, içtenlikli bir özeleştiriyle yapan ilk ve son isim halihazırdaki bağımsız vekil Mustafa Yeneroğlu. Gerçi o da neden ‘evet’ oyu verdiğini anlamlı biçimde gerekçelendiremedi ama hiç olmazsa diğerleriyle karşılaştırılamayacak kadar açık konuştu.

Önceki yazıda Kemal Gözler’in bir buçuk yıllık sistem dökümünü-eleştirisini önermiştim. Bir kez daha. Gözler bu uzun makalesinde, özetle ve mealen “Beğenmemek bir yana bari düzgün uygulansa, onu da yapamadılar” diyor. Okuduğunuzda sizler de durumun son derece sinir bozucu olduğunu kabul edeceksiniz. 

CHS, kendisinden beklenen hiçbir ‘mucize’yi gerçekleştiremediği gibi, çok sayıda yeni soruna, skandala (örneğin ‘vesayet makamı’ olarak Cumhurbaşkanı’nın, ‘vesayete tâbi’ makam olarak Varlık Fonu’nun başında oluşu gibi mantığa sığmayan durumlar!) ve gayrı ciddi uygulamaya neden oldu. 

Ne iddia edildiği gibi ‘işleri hızlandırdı’ ne de kararların daha rasyonel alınmasını sağladı. Üstelik gözlerin dikkat çektiği, ürkütücü hukukçu amatörlükleri ve bürokratik rezaletler işin cabası. Çünkü nitelikli, işini bilen, temel hukuk bilgisine (belki de kaygısına!) sahip bürokratların sayısı azaldı, azaltıldı. Bu işleri ‘Allahlık’ kadrolar kotarmaya çalıştığı için, yapılan iş de doğal olarak ‘Allah’a emanet!’  

Ezcümle, CHS’nin ‘tek sahibi’ olduğu ve bu nedenle uzun süre devam edebilmesinin mümkün olmadığı kanısındayım. Eğer ilk seçimde iktidar değişirse, CHS de değişecek. Eski iktidar mensupları dahil hiç kimse bu sistemin arkasında durmayacak. 

Ayrıca sistem değişikliğinin iktidar açsından da akıl almaz bir hata olduğunu yazıp durdum uzun süre. Yüzde 20-30’larda oy ile yıllarca iktidar/ortağı olabilecek bir partinin, Türkiye gibi karmaşık bir ülkede kendisini yüzde 50’ye (ve tabii ittifaklara!) muhtaç hale getirmesi akıl alır gibi değildi. 

Bundan sonra ne olur? Ötesi falcılık kuşkusuz, ancak azından zarar gelmez! 

Eğer AKP bir anayasa değişikliği daha yapacak kadar iktidarda kalırsa ve eğer bu partiyi çok yanlış tanımadıysam, ‘yarı başkanlık’ denemek ister. Çünkü Erdoğan’ın, tepkiyi üzerinden alacak bir başbakana, yeniden bir Binali Yıldırım’a ihtiyacı var gibi!

Bu girişim muhalefet tarafından desteklenir mi? Bilinmez tabii, ama kesinlikle desteklenmemeli ve klasik parlamenter sistemde diretmeli. Ancak bu değişiklik talebi, erken ya da değil, mutlaka seçim sonrasına bırakılmalı ve şu anki iktidar-TBMM ile yeni bir anayasa macerasına girilmemeli.

Peki muhalefet parlamenter sistemden yana mı? Şu ana dek İYİ Parti ve CHP dışında bunu yeteri açıklıkta dile getiren olmadı. Anlayabildiğim kadarıyla HDP ve Saadet de benzer çizgide görünüyor. Buna mukabil, memlekette koltuk gören ve hatta hisseden hemen herkesin bir süre sonra kendini kaybetme ihtimali göz ardı edilmemeli. 

Bu kadar falcılık yeter!

Türkiye eninde sonunda klasik parlamenter sisteme geçmeli ve hatta, koalisyon hükümetleri tarafından yönetilmeli. Koalisyon deneyimlerini kötülemeyi (yalan yanlış bir propagandayla) marifet sayanları, memleketin tek partili hükümet dönemleri üzerinde bir kez daha düşünmeye davet etmeli.