• 4.02.2020 00:00

  Anayasa metinleri üzerine yapılan usandırıcı, bezdirici ‘teknik’ sohbetleri olabildiğince reddedip asıl dertlerimizin ne olduğuna ve hangi tarihsel açmazlarımızın üzerlerinin, bitip tükenmeyen ‘anayasa talepleriyle’ örtüldüğüne ilişkin tartışma/konuşma çabasına, ikinci yazıyla devam. İlkini buraya bırakıyorum.

Devlet adı verilen örgütlenme biçiminin yalnızca 5000 bin küsur yıllık bir tarihi var. Son derece genç. Tarihin bir aşamasında üretim ilişkilerinde yaşanan değişim, hayli uzun bir zaman diliminde önce işbölümüne, peşi sıra sınıf ayrımlarına neden olmuş ve egemen sınıf (üretim araçlarını elinde tutanlar) devleti icat etmiştir.

Modern devlet ise çok daha yakın tarihli bir macera. Haliyle ‘devlet,’ memleket ortalamasının neredeyse iman ettiği gibi bir yapı vs. değil; tarihi belli, nasıl ve neden ortaya çıktığı belli, haliyle sonu da öngörülebilir. Koskoca tarihin bir aşamasının/kesitinin, insan yapımı ‘yönetim’ aracı.

‘Modern devlet’ adı verilen aşama ise yaklaşık sekiz asır önce yeni bir sınıfın doğumu, mücadelesi ve nihayetinde zaferiyle ilgili. Bourg’larda yaşayan, ticaret yapan bir sınıfın, burjuvazinin doğumuyla. İngiltere’de henüz 13’üncü yüzyılın başında hükümdarın, uyruk temsilcilerine bazı ödünler/haklar vermesiyle başlayan süreçte ‘parlamentonun’ ortaya çıkması ve yüzyıllar içinde merkezi devletlerin giderek güçlenmesi de burjuvazinin tarihi ve nitelikleriyle açıklanabilir. 

Kralın yetkilerinin sınırlandığı ilk dönemlerde, uyruk temsilcisi konumundakilerin işlevi ve görev tanımı da zaman içinde değişti. Emredici vekaletin yerini ‘temsil’ ilişkisi aldı. 1215 tarihli Magna Carta’da (kralın yetkilerini sınırlayan anayasal belge) yer alan hükümlerin bir kısmı ‘vergi toplanmasına’ ilişkindi ve buna göre vergi, ancak ileri gelenlere danışıldıktan sonra salınabilecekti.  

İngiltere’de uyruklar, başlangıçta krala dilekçe verirken, zaman içinde bu taleplerini parlamentoya iletmeye başlamıştı. Parlamento üyeleri ise yalnızca ‘kanun’ olmasını istedikleri dilekçeleri krala ulaştırıyordu. 

‘Emredici vekâlet’ gereği, kendilerini temsil edenlere ‘vergiye izin’ yetkisi veren topluluklar, bunun karşılığında onlardan, sorunlarına çözüm üretilmesi için kralın ikna edilmesi sözünü alıyordu. Bugün ‘yasama yetkisi’ adıyla bildiğimiz ‘güç,’ söz konusu ‘vergi-onay-temsil’ ilişkisinin sonunda doğdu. 

Uyruk temsilcilerinin ‘talepleri’ zaman içinde birer yasa önerisine dönüştü. Krallar güçlü oldukları dönemde parlamentoyu toplamıyor, ancak vergi gerektiğinde, mecbur kalıyorlardı. Birkaç yüzyıl süren bir gerilimden söz ediyorum. 

Nihayetinde kazanan, parlamento ve tabii burjuvazi oldu. 

Ezcümle, yasama yetkisinin temelinde, ‘vergiye onay’ vardır. İngilizler bu tarihsel zaferi “Temsil yoksa, vergi de yok” (no taxation without representation) ifadesiyle anlatıyor. İngiltere’de parlamentonun zaferi anlamına gelen ve İngiliz anayasal sisteminin sac ayaklarından biri olan meşhur 1689 Haklar Bildirgesi (Bill of Rights), parlamentonun onayı olmadan vergi toplanmasının yasa dışı sayılacağını hükme bağlıyordu. 

Oysa Fransa’daki topluluk/uyruk temsilcileri, vergiye onay verme gücünü elinden kaçırdığı için, krallar uzun süre meclisi toplamak zorunda kalmamıştı. Örneğin Devrim öncesi (1789) toplanan Etats Généraux, 1614’ten o güne dek toplanmamıştı!

Her neyse, söylemek istediğim, temsil-yasama ilişkilerinin temelinde ‘vergi’ meselesi var. Son derece hayati ve yurttaşlık haklarının temelinde yatan bir konudur vergi. 

Kuşkusuz demokratik sistemleri kastediyorum. Faşist siyasal sistemlerde ‘devletin kendisi’ başlı başına bir amaç. Malumunuz, “Her şey devlet içinde ve devlet için, hiçbir şey devlet dışında ve başka bir şey için değil.” (B. Mussolini)

Oysa klasik burjuva demokrasilerinde ki bugün hemen hepsi ‘sosyal demokrasi’ niteliğine sahip, burjuvazinin yönetim aracı olan (kuşkusuz, yalnızca baskı kurmak dışında işlevlerle de donatılmış) devlet, yurttaş ile ilişkisini vergi-ödev-hizmet bağlamında kuruyor. Bizler vergi ödemezsek yurttaşı olduğumuz devlet, devlet işlevlerini ve tabii bize karşı başlıca yükümlülüklerinden olan ‘kamu hizmetini’ yerine getiremez. 

Haklarımız ve ödevlerimiz, var olabilmesi için vergi ödediğimiz devlet ile kurduğumuz ilişkinin biçimleridir. Örneğin üçüncü sınıf ABD filmlerinde, polis tarafından üstü aranan eğitimsiz bir yurttaşın, “Hey, ben vergisini ödeyen bir yurttaşım dostum,” deyişi, asgari yurttaşlık bilinciyle açıklanabilecek bir refleks.

Demek ki vergi ve vergilerin nasıl harcanacağını söyleyen bütçeler, devletle kurduğumuz ilişkinin çimentosu. 

Bizler, örneğin bir genel müdürlük ile öpüşemeyiz, sohbet edemeyiz, ona dert anlatamayız, oturup çay kahve içemeyiz… O müdürlüğün ve diğerlerinin bizim vergilerimizle var olabildiğini bilir ve yalnızca yurttaşlık ilişkisi kurabiliriz.

Devleti yönetenlerden, kamu kurumlarının başında olanlardan vs. herhangi biriyle ömür boyu karşılaşmasam eksikliğini hissetmem, kendileriyle bir bardak çay içmeyi istemem. Tahmin ediyorum onların da benimle çay içme hevesi yoktur. Buna mukabil, onlarla aramdaki en somut ilişki, vergi. Sahip oldukları her şeye ama her şeye, bizlerin alın teri sayesinde sahip oluyorlar. Yaşamlarımızda başkaca bir yerleri yok.

Hal böyleyken AKP genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, vergilerin nereye harcandığına dair sorulara ilişkin verdiği “…bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok” ifadesi, yüzlerce yıllık ‘ana kabulün’ çöpe atılması anlamına geliyor. Hesabı verilmeye gerek duyulmayan vergiler, bizim devletle ilişkimizin temelinde, oysa ki.

Sabah akşam yeni anayasa konuşmak yerine, muhalefet partilerinin herkese bir insan ve yurttaş olduklarını hatırlatmaları çok daha anlamlı sonuçlar verebilir. Halihazırda, devleti yönetenlerin, kendileriyle başlıca kurumsal bağımız olan vergilerimizin nereye harcandığına dair hesap vermeyi dahi reddettikleri, Magna Carta’yı arar hale geldiğimiz koşullardayız. 

Kişisel olarak, devleti temsil edenlerin ‘monarşik’ eğilimlerinin, ‘cumhurî’ niteliklerine ağır bastığı kanısındayım. Anayasa metninde değil, ancak anayasal düzen anlamında 1870’lere dönmüş gibiyiz. Söylemek istediğimi diğer yazılarda anlatmaya çalışacağım.

Demokratik bir ‘anayasal düzenin’ yolu, anayasasına sahip çıkacak bilince sahip insandan, o insanın doğumu için bıkıp usanmadan emek harcamaktan geçiyor. Yeni ve yeni ve yeni ve yeni ve yeni ve yeni anayasalar yapmaktan değil…  

Kitap önerisi: Yukarıda anlattığım konuya dair bana kalırsa Türkçe’deki en iyi çalışmalardan biri, Murat Sarıca’nın unutulmaya yüz tutmuş, alanımızda çalışanların dahi ilgi alanının dışında kalmış eseridir: Fransa ve İngiltere’de Emredici Vekâletten Yeni Temsil Anlayışına Geçiş. Bu kitaba ilişkin iki yazı kaleme almıştım. İlkini ve ikincisini buraya bırakıyorum. 

Video önerisi: İngiliz anayasa tarihine ilişkin John Bingley’in bu konuşması (İngilizce takip edebilecekler için) bilgilendirici. İlgi çekici bulacaklar için.

Sürekli anayasa konuşulmasının nedenleri, çaresizlik ve riyakârlıktır… (1)