• 9.02.2020 00:00

  ‘Muhalefet ne yapıyor’ sorusunu, muhtemelen bu yazıyı okuyan herkes günde birkaç kez soruyordur kendine. En iyi niyetli yorumla, anayasası askıya alınmış bir ülkede anayasal çerçevede kalarak iktidarın seçimle gidebileceğini göstermeye, bunu başarmaya çalışıyor, diyelim. 

Buna mukabil, bir kez koşulların ‘olağan’ olmadığını kabul edip propagandayı bu iddia üzerine kurduktan sonra, muhalefetin de ‘sıradan olmayan’ yollarla yapılması gerekmez mi? Barışçıl yöntem ve araçlardan bir an olsun şaşmadan, iktidarın ezberini bozacak eylemler. 

Örneğin, bir karayolunda yirmi beş gün yürümek böyle bir hamleydi. Basit, iddialı, barışçıl, inatçı ve ses getiren. Siyasetin, artık hemen hiçbir işlevi kalmamış parlamento duvarları arasına sıkıştırmadan yapılması.  

Fakat bu tür hareketlenmeleri nadir yaratabiliyorlar. Sanırım bunun temel nedeni (siyasetçilerimizin genellikle sıkıcı insanlar oldukları gerçeğini bir yana bırakırsak!), oy kaybı korkusu. Oy kaybından çekinmenin diğer ayağı ise, hiç kuşkusuz ‘muhalif seçmenden’ oy alma çabası. Malum, ‘yolsuzluğa israf diyelim’ taktiği!

İktidar bloğundan oy almak için çok çeşitli yöntemler denendi ve deneniyor. Kuşkusuz devam edecek. Haliyle, muhalefetin ‘seçmeni ürkütmeme’ niyeti, muhtemelen bundan sonra da baskın davranış/siyaset biçimi olur. Ancak başlıca amaç muhafazakârların ‘canını sıkmamak’ olduğunda, bunun doğal sonuçlarından birinin ‘iktidarın çizdiği sınırlar içinde sıkışıp kalmak’ olması çok  muhtemel.

Sonuçta, şöyle bir manzarayla karşı karşıyayız: Anayasanın temel ilkelerini umursamayan ve herhangi bir denetleme mekanizmasına yan gözle dahi bakmayacağı çok açık bir iktidar karşısında; askıya alınmış hukuk sınırları içinde, iktidar seçmeninden oy devşirmeye çalışan ve bunu hayli muhafazakâr yöntemlerle yapmakta ısrarcı bir muhalefet!

Söz konusu tercihin beklenebilir sonuçlarından biri, çoğu zaman ‘hareketsiz’ kalmak oluyor ne yazık ki. ‘Hareket’ ile kastım, sosyal medya eleştirileri, TBMM salı grup toplantıları, hiç kimsenin ciddiye almadığı soru önergeleri, genel kurul salonunda gece geç vakitte çekilip medya ile paylaşılan ‘çalışkan vekil’ fotoğrafları ya da bir felaket yaşandığında yapılan toplu ziyaretler değil. Bunlar, bir milletvekilinin yeniden seçilebilmek ve vekil avantajlarından yararlanmaya devam etmek için gerekli olan ‘zorunlu hareketler’ kategorisinde zaten.

Mesele, dönüştürücü ve sarsıcı işlevi olan ‘dönüştürme’ anları. Siyaset anları. Yurttaşlık anları. Karayolunda yürümek böyle bir andı. Seçim ittifakı açıklaması böyle bir andı. Eşlerin birlikte tiyatro izlemeleri böyle bir andı. Dilekçe kuyruğu böyle bir andı. Muhalif dindarlar ile ‘karşılaşmalar’ böyle anlardan.

Yoksa, kıpırdanma/siyaset ile kastım, dokunulmazlıkların kaldırılması için hokkabazlık yapmak, başka ülkenin topraklarına asker gönderilmesini ‘içi yana yana’ onaylamak, mütemadiyen ‘başsağlığı ve yakınlarına sabır’ dilemek, iktidar mensuplarının akıl fikir almaz açıklamalarına anlamsız polemiklerle karşılık vermek ya da eline koskoca bayrağı alıp sahneye koşmak değil. 

Klişe seviciliğinin ve eksikliği yüz yıldır hiç hissedilmeyen ‘milliyetçiliğe bir kez daha’ hitap etmeye hevesli yöntemlerin nasıl bir değeri olabilir ki? Siyasetçiler bu yollarla neyi değiştirebilir? Hiçbir dönüşüme neden olmayacaksa, neden siyaset yapıyorlar? Hakikaten bu kadar mı sıkıcı bir hayatları var? 

Bana kalırsa muhalif siyasetçiler, bu toplumun ve seçmenlerinin ne halde olduğunun henüz ‘tam olarak’ farkında değil. Sorunun devasalığını layıkıyla göremiyorlar belli ki. Sokaktaki insanın, dolmuştaki yolcunun, tezgah arakasındaki esnafın, okuldaki öğrencinin ne konuştuğunu, evde oturanların, işsizlerin haleti ruhiyesini hissetmekte zorlanıyorlar. Korunaklı bir yaşamları var ve çevreleri onları sevip takdir edenlerle sarmalanmış durumda. Bu insanların bir süre sonra gerçeklikle aralarına mesafe girmemesi çok güç. 

Derin bir mutsuzluk, her yerde. Şaşkınlık, öfke, çaresizlik hissi… Hayatta kalma ve kuyruğu dik tutma çabasının bitip tükenmemesi, olup bitene ilgisizliğe, duyarsızlığı da savurabiliyor insanları. Yarın işsiz kalabilir, evinize gelirken trafik kazasında ölebilir, çöken bir binanın altında kalabilir, evinizin önünde bekçi tarafından sorguya çekilebilir, bir anda gözaltına alınabilir, hain/terörist ilan edilebilir; üstelik bunları dile getirmekten, kaygılarınızı anlatmaktan dahi çekiniyor, korkuyor olabilirsiniz. 

Hal böyleyken, buradaki prestijli işini bırakıp yurt dışında garsonluk yapmak isteyenleri de anlamak mümkün oluyor doğrusu. Genci, orta yaşlısı, fırsatını bulan kaçmak istiyor artık ülkeden.

İktidar bloğu, uzun süredir kendi milletini seçti ve onun yerli-milli fertlerini bir arada tutma idealini, kalan yüzde 50’yi yok sayarak gerçekleştirme peşinde. Milyonlarca insan her gün küçük görülüp horlanıyor ki, tanık olunan ölçüsüzlük hakikaten akıl alır gibi değil. 

Horlananlar, memleketin kültürel ve maddi sermayesinin ‘çoğunluğunu’ temsil ediyor. Ben yurttaş olarak bu akşam, yarın sabahtan itibaren yönetenler tarafından bir vesileyle aşağılanacağımı, gün içinde birkaç kez en hafifinden ‘geri zekâlı’ muamelesi göreceğimi bilerek uyuyacağım. 

Durum buyken muhalefetten gelen her ‘canlılık belirtisi’ seçmenlerini heyecanlandırıyor tabii. Binlerce yurttaşın dilekçe kuyruğunda, yağmur altında saatlerce beklemesinin nedeni de buydu. Yeter ki bir şey yapılsın, yeter ki biraz nefes alınabilsin, yeter ki kendisini insan ve yurttaş gibi hissedebilsin…

Bakın şimdi, minik bir ‘TV kanalı boykotu’ çağrısı dahi nasıl heyecan veriyor herkese. Bir kanalın takipçisi şu kadar düşermiş, bu kadar yükselirmiş; bir önemi yok bunların. Önemli olan, yurttaşın kendi iradesiyle bir şeyleri değiştirebileceğinin giderek daha fazla farkına varabilmesi. Üç beş ay AVM’ye gitmese sistemi altüst edebilecek potansiyele sahip ve her Allah’ın günü hakaret işiten insanlardan söz ediyoruz. 

Pek az da olsa demokrasi görebileceksek eğer bir gün, ortalama yurttaşın ‘benim irademle gerçekleşiyor her şey’ diyebilmesi, gücünü idrak edebilmesi sayesinde olacak.

Dolayısıyla, şu koşullarda hayli naif görünen bir boykot çağrısını hiç azımsamamak gerek. 

Tabii, şu soruları da hatırlatarak… Bugüne dek hangi beklentiyle çıktınız o kanala? Kürt siyasetçiler bir gün olsun davet edilmiyorken, neden rahatsızlık duymadınız? Tek derdiniz CNN Türk mü, diğerlerinden memnun musunuz? Kanalların çoğunu protesto etmeyi düşünmez misiniz? Ederseniz ne kaybedersiniz? Hiç kimsenin o programlardaki soytarıları ciddiye almadığının farkında değil misiniz? Protesto öneriniz bir TV kanalıyla mı sınırı olacak? Neden hâlâ olağanüstü koşulların gerektirdiği olağan dışı davranışları sergilemekte bu denli çekingensiniz? Boykotu, hiçbir etkinizin kalmadığı, varlığınızla yokluğunuzun belli olmadığı parlamento için de düşünür müsünüz?

Çok soru var. Tabii, ana muhalefet yönetimi bu soruların çoğuna ‘Hayır’ yanıtını verecektir. Abartmayacaklarından (!) kuşkum yok. Çünkü protestonun fazlası muhafazakârı ürkütür! Her neyse…

Yine de bir TV kanalına yönelik tepki önemli ve simgesel değeri var. Muhalefetin, yanlışlıkla morga kaldırılmış ve aslında hayatta olduğu, son anda parmağını kıpırdatınca anlaşılan insanları çağrıştıran bir yanı olsa da, şunca yılın ve rezaletin ardından hiç olmazsa bir şeyi protesto etmeyi akıl edebilmiş olması yine de sevindirici.

Boykotun süresi ve sonucunun pek önemi yok bana kalırsa; sabah akşam horlanan, sövülen, ödediği vergi ‘israf’ nedeniyle heba edilen, çoluk çocuğunun geleceği karartılan ve akıllarıyla dalga geçilen milyonlarca insanın deneyimlediği, eğitici-dönüştürücü işlevi olan her ‘yurttaşlık anı’ önemli… 

Bir haber verme ve dayanışma isteği: Kamu üniversitelerinde geriye kalan aklı başında kim var kim yok temizleme çalışması kapsamında olsa gerek, Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde anayasa hukukçusu Bülent Yücel’in dersi de elinden alınmış. Meslektaşımız, 12 yıldır muhtemelen çok iyi bir anayasa hukuku dersi veriyordu ki cezasız bırakmamışlar. Bu rejim açısından son derece doğal, o kurumun öğrencileri açsısından berbat bir gelişme.

Yazı önerisi: Çiğdem Toker’in ‘İkinci Pist’ başlıklı yazısını buraya bırakıyorum.