• 10.02.2020 00:00

  Her şeye ‘onay vermek’ zorunda ve makamında hissediyorlar. Her şeye…

Ne olursa olsun memlekette, onların ‘değer’ süzgecinden geçmek zorunda. Süzgecin niteliğini, ne zaman kullanılması gerektiğini, şekli şemailini belirliyorlar. Belirlemeyi hak görüyorlar. Kerameti kendinden menkul o süzgecin, neden kendilerinden başkası tarafından ciddiye alınması gerektiğine dair anlamlı bir yanıtları yok. O yanıtı vermek için gerekli sorulardan yoksunlar. O soru ve yanıt için elzem olan bir çıkış noktasına sahip değiller. 

Sırtlarını dayadıkları ‘iktidar’ dışında ne var şu hayatta sahip oldukları, güvendikleri, idealize ettikleri? Dertleri ne, nihai bir idealleri var mı? Örneğin birini gerçekten seviyorlar mı, herhangi bir insanı, canlıyı, doğayı sevme yetenekleri mevcut mu? Her ne olursa olsun peşinden gidecekleri bir düş? Sahipler mi? 

Onlara kendilerini iyi hissettirecek, işlerini yürütmelerine yardım edecek, zenginleşmelerini sağlayacak ‘güç’ bir yana; hatta o gücün varlığı da değil, ‘ihtimali’ dışında, sadakat duydukları bir şey yok gibi. Gücün kaynağı değiştiği gün, yenisine iltifat düzecekler hep birlikte.

Haliyle, yalnızca iyilik, kötülük, kibir gibi hayli öznel ve kaçınılmaz biçimde göreceli niteliklerle açıklanamaz onlardaki ‘onay verme’ ve ‘süzgeçten geçirme’ arzusu. Kendilerini ayakta tutan, istedikleri hayatı yaşamalarını sağlayan iktidara zarar verecek her olay karşısında, çoğu zaman muktedirin kendisinden dahi alıngan olmak, daha sert tepki vermek, daha dışlayıcı davranmak zorundalar. 

Sahip olduklarını kaybedemezler. Başka hiçbir yaşam ve ahlak tercihi o nimetlere ulaşmalarını sağlamayacak. Emekleriyle, alın terleriyle, yetenekleriyle, nitelikleriyle değil; bir yerde olmayı tercih ettikleri, bunu kendilerine yedirebildikleri; daha da fenası, başka bir yerde olamayacakları için sahipler. Birilerinin bakıp “Allah kimseyi düşürmesin” dediği yer, orası.

Hal böyleyken; açlık, aç kalmak değil onların gözünde. Yoksul olamaz bir insan. Yoksulsa, bunu dile getiremez. ‘Açım’ diyorsa yalancıdır. Kurulu düzene çomak sokmak istiyordur. O çaresizlik, süzgeçlerinden geçmiyor. Yoksulluk geçmiyor. Bir insanın, bir toplumun başına gelebilecek en alçak olgu olan yoksulluğun dile getirilmesine dahi tahammülleri yok. Akşam pazarında çöpleri karıştıranın öfkesini, çığlığını, kendi sonları ve sahip oldukları her şeyi yitirme ihtimali olarak algılıyorlar. Çığlık susturulmalı. Öfke bastırılmalı. Gerekirse üç beş kuruş verip açlığın üzeri örtülmeli. 

Sıvasız gecekondusuna gelince asker evladının cenazesi, o yoksul gurur duymalı biriciğinin şehitliğiyle. Duymuyorsa, haddi bildirilmeli. ‘Gurur duy’ talimatına uymadığı için. ‘Mutlu ol’ emrine yüz çevirdiğinden. Oysa zengin, hiçbir zaman şereflendirilmedi şahadet ile. Yoksul can verirken, varlıklının payına hep gurur dağıtmak düştü. Bu apaçık gerçeği görüp dile getirenler, kuşkusuz değerler süzgecinden geçmeyecek, sözü onaylanmayacak, kınanacak, ayıplanacak, soruşturulacak.

Asansörden düşecek, kaynak yaparken tersanede ölecek, aracın altında kalacak işçi. Yerin yüzlerce metre altında, madenci. Ciğerini kaybedecek kot taşlayan. Bir kamyonetin kasasında boğulacak kadınlar. Yollara saçılacak mevsimlik garibanların cenazeleri. Fıtrat bunlar. İşin doğasında var. Başka bir şey duymaya tahammülü yok. ‘Fıtratın,’ ‘kaderin’ ötesindeki her bir sözcük, bölücülük, bozgunculuk, teröristlik. 

Kadınlar katledildi. Katlediliyor. Babaları, oğulları, kayınpederleri, akrabaları, kocaları, sokağın iti kopuğu, haysiyetsizi katlediyor kadınları. Her yaşta, her konumdaki kadınlar. Ama politik değil bunlar, olamaz. Kadın cinayetleri politik, diyemezsin. Duymak istemiyor. Siyaset karışır o zaman. Siyasi olana siyaset karıştırmakla itham edilirsin. Gerekirse o yapar siyaseti. İşin içine onların isteği hilafına ‘siyaset’ sokmak, iktidarı ve siyasetçileri sorgulatır. 

Yok hayır, o ölümler sizin zannettiğiniz ölümler değil. Ayrıca, o saatte ne işi varmış orada, o kıyafetle üstelik. E yanındaki kocası da değilmiş. Akşam bir kadeh içki mi içmiş. Su testisi su yolunda kırılmış, desene. Neden onun eşine, kızına zarar veremiyorlar?!

Tren kazası olur. İnsanlar ölür. Siyasal bir sorumlu aranmasını doğru bulmuyor. Kazadır, olur. Kader etmesin. Bir anne çok mu tepki gösterdi evladının acısıyla, soruşturma açılır. “Allah rahmet eylesin” dediler ya, daha ne desinler, ne yapmaları bekleniyor! 

Deprem olur. İnsanlar enkaz altında. Allah’ın takdiridir. Binaların sağlam olup olmaması peki? Ruhsatlar. İmar değişiklikleri. İmar afları. Deprem toplanma alanlarının AVM oluşu? Ya deprem için ödenen vergiler? Soramazsın. Değerlere aykırı. Kaderi inkar edecek halin yok ya. Soran bozguncudur, haindir. Vatandaş da suçlu hem, hani deprem çantaları?! 

Her şeyi devletten beklememek gerek. Bir mermi kaç lira, hiç düşünüyor musun? Depremde enkaz altında kalanları iktidarı eleştirmek için kullanmaya kalkıp konuyu siyasete çekmeyin. Ölümlerin nedeninin siyasetle ne ilgisi var? Konuyu oraya getirmeyin. 

Üstelik ölenler Türk mü, Kürt mü? Her cenazeye üzülecek halleri yok doğrusu. Stadyumda bombayla parçalanmış insanların anısını yuhalamışlar zamanında. Sahi, o bombalarla parçalanan insanların cenazesinin değerine hiç ikna olmadılar. Gar’da parçalananların, ha keza. Düşüncelerini benimsemediklerinin öldürülmesi, hiç ilgilendirmedi onları ve üstün değerler süzgecinden geçemedi.

Sivas’ta yakılanlar gibi. Hoş gelmiş dedeleri…

Birileri, kardeşler, toplu olarak canına kıydı İstanbul’da. Bir süre sonra ülkenin farkı yerlerinde, yoksulluktan kaynaklandığı iddia edilen intiharlar gerçekleşti. Tatmin olmadılar bir türlü, birileri siyaset yapsın da iktidarı yıpratsın diye ölmüş gibilerdi sanki.

Pistten çıkan uçakta öldü yolcular. Kaza hakkında eleştirel konuşan pilot- eğitmen, firma tarafından işten çıkarıldı hemen. Bir gazete kendisini PKK’lı ilan etti 24 saat içinde. Oluyordu böyle şeyler her yerde, işin içinde siyasi sorumlu aramanın vs. alemi yoktu.

İkna edemiyorlar kendilerini, bazı ölümlere. Bir insan, ‘çocuklarım aç, dayanamıyorum’ diyerek kendini yaktı. Şehrin orta yerinde. Vefat etti. İnanmadı kimileri. İnsan parasızlıktan kendini yakar mı? Psikolojik sorunları vardır. Hem, çocukları için ayda 50-60 lira yardım alıyormuş devletten. Hayır, yoksulluktan olamaz bu iş. İnsanın kendisini ‘yakmış olmasıyla’ pek ilgilenmediler. Yanarak can veren insanın, ‘çocuklarıma bakamıyorum’ çığlığından etkilenmediler. Yine değerler süzgecinden geçebilecek bir ölüm gerçekleşmedi. 

Yaşarken umursamadıklarının, ölümlerine, ölüm biçimlerine de ikna olmuyorlar. Kendilerine, düzenlerine, değerlerine layık bulmuyorlar ölenlerin göçüp gitme yol ve gerekçelerini. Yarattıkları medeniyete yakıştıramıyorlar hiç birimizi, ne dirimizi ne ölümüzü…