• 1.03.2020 00:00

  Onlarca gencecik insan, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Suriye toprağında can verdi. Kişisel olarak, ‘şehit’ sıfatının kullanılmasına karşı olanlardan değilim. İnanan insanlara ve hele ki ellerinde evladının sıfatı ve mezarı dışında bir şey bırakılmamışlara biraz olsun iyi gelecekse, tarihsel-ideolojik bağlamını görmezden gelmekten yanayım. Buna mukabil şehitlik kavramı öylesine ‘istismar’ ediliyor ki memlekette, kullanmayı tercih etmiyorum.

Yüzbinlerce gencin ‘bedelli askerlik’ kuyruğuna girdiği ve artık belli miktar parası olanların askerlikten tümüyle muaf tutulduğu bir toprakta, herhalde türlü riyakârlıklara katlanmanın da bir sınırı var, olmalı. Adı üzerinde, ‘istismar.’ 

Kuşkusuz bu sözcüğün en yakıştığı ideolojilerden biri, siyasal İslam. Bir insanın aklına gelen ya da gelmeyecek her şeyi ve herkesi, ama öncelikle Müslümanları istismar eden bir ideoloji. Çok sevip saydığım, hayli zaman söz konusu ideolojiyi çalışmış bir yakınım, “Siyasal İslamcı olmak için Müslüman olmaya da gerek yok” dedi geçenlerde ki, haklı! 

Şu ana dek 34 asker yitirildiği açıklandı. Her zaman olduğu gibi, sıvasız evlere, yoksulun evine acı, diğerlerinin payına slogan ve hamaset düştü.

Konunun uzmanları, yıllarını bu işleri okuyup çalışarak, görüp gezerek, anlatarak geçiren aklı başında sesler, beklendiği gibi duyulmadı, ciddiye alınmadı. 

Artık yerle bir olmuş ‘köklü’ bürokrasi geleneği içinde, onun en prestijli parçası ‘monşerler’ de umursanmıyor zaten. Büyük ölçüde 1961 Anayasası dönemi Türkiye sağından miras aldıkları ‘bürokrasi düşmanlığını’ vardırdıkları yerde, bürokrasi yok artık. Yerinde yeller esiyor. Ne yapacağını bilmez, hangi politikanın uygulayıcısı olduğundan habersiz, başı kesik tavuk gibi çırpınan ve ‘yeni istihdam edilenlere’ okuma yazma öğretmeye çalışan bir ‘devlet memurları kalabalığı’ mevcut.

Dış politika bilmiyorum. Bilenlerin kitap ve gazete yazılarını okuyup öğrenmeye çalışıyorum yıllardır. Buna mukabil, eğer sizin toprağınıza ve özgürlüğünüze musallat olanlara karşı verilmiyorsa, bir savaşa karşı olmak için Türk Dış Politikası tarihini çok iyi bilmeye gerek yok sanırım. 

Ayrıca, bırakın savaş karşıtlığını, bir devletin ordusu bir başka ülkenin sınırları dahilindeyse, insanınızı kaybediyorsanız; vergi veren bir yurttaş olarak “Neden?” sorusunu yöneltmek bir lüks ya da tercih değil, ‘yurttaşlık’ görevi ve ‘hakkıdır.’ Hele ki bir de Cuma hutbesinde ‘cihat’tan söz edildiyse; bu cihat kavramı Anayasası’nın ikinci maddesine göre ‘laik’ olan bir Cumhuriyet’in ibadethanelerinde geçtiyse…

Gevezeliğin alemi yok, her zamanki gibi, her şey herkesin gözünün önünde gerçekleşiyor; iktidar tüm bileşenleriyle, ‘olduğu’ gibi davranıyor. Muhalefet de bildiğimiz gibi. Aklımıza hakaret etme yarışında iktidarı yakalamak ister gibiler. Kendilerinin desteklediği tezkerenin sonuçlarına tepki gösterip hemen ardından, Allah korusun ya üç beş oy kaybedersek endişesiyle olsa gerek, ortak bildiri imzalıyorlar.

Böyle zor dönemde, bu denli ‘siyasetsiz’ bir ana muhalefetin olması da hakikaten ne büyük talihsizlik. Fakat kabul etmek gerek, konumlarının, aldıkları maaşların, imtiyazlarının hakkını veriyor ve çok iyi ‘başsağlığı mesajı’ yazıyorlar. Bizim vergimizle bize başsağlığı ve vefat edenlere rahmet diliyorlar, bıkıp usanmadan. Maaşlı rahmet dileyicileri! Yazık bu ülkenin yoksul insanına, sizin gibisine mecbur bırakıldıkları için.

Herkesin her zamanki ‘görevlerini’ yerine getirdiği son bir haftada, az çok vicdan sahibi, insanlık mevhumunun kenarından bir biçimde geçmişleri kahreden bir şey daha oldu. Sığınmacılar Suriyeliler sınırlara yönlendirildi. 

Altında yatan dış politika dehasını tahmin etmek benim açımdan kolay değil, fakat yapılmak isteneni anlamak için öyle pek akıllı olmaya da gerek yok sanki! Çoluk çocuk sınıra yürüyor. Sınırların açılmayacağı (hiç olmazsa şimdilik!) ve o insanların orada kış vakti rezil olacakları malum. 

Bir kısmı da sahillere akın ediyor. İnsan kaçakçılarının plastik botlara doldurduğu ‘insanların’ karşı kıyıya geçip geçemeyecekleri, TV’lerdeki ‘insansılar’ tarafından tartışılabiliyor. Canlı yayınlanıyor olup biten. Canlı seyrediyoruz. Üç gün sonra “Bilmiyorduk” deme şansı yok, en alçağımızın bile. O kadar ‘canlı’ oluyor, gözümüzün önündeki.

Birkaç aylık bebekleri elden ele botlara bindirmeye çalışıyor Suriyeliler. 

Dün öğle vakti başka bir vesileyle Vatan Caddesi’ndeydim. Yüzlerce insan, kadın, erkek, çocuk, battaniyelere sarılmış bebekler… Kendileri için tahsis edilen otobüsleri bekliyordu sınırlara ulaşmak için. Birbirini eziyordu insanlar.  

Tüm bu çaba, biraz daha insan muamelesi görecekleri, daha iyi yaşayabilecekleri bir yere gitmek için ve kuşkusuz orada da hayal ettiklerini bulamayacaklar, ulaşabilenler. Muhtemelen gidemeyecekler de. 

Türkiye’deki ‘Suriyeliler’ meselesinin, benzer diğer göçler açısından olduğu gibi duygusallıkla, romantik cümlelerle çözülemeyecek boyutları var. Konunun uzmanlarını okuyup dinleyince, henüz kullanılan terminolojinin dahi yanlış olduğunu fark ediyorsunuz. 

Suriyeliler konusunu her açana ve her eleştirel yaklaşana aşırı tepki gösterilmesinin akıl alır bir yanı yok. Ayrıca önüne gelene “Irkçı” demeyi marifet sayanların, şu ana dek hangi yaralı parmağa işediği de bilinmiyor! Milyonlarca ‘yabancının’ gelişi elbette her ülke açısından sorun olur. Ayrıca trajedi yalnızca göçenler değil, geldikleri yer ahalisi bakımından da yaşanıyor farklı ölçülerde. 

Örneğin savaşın daha ilk yıllarında, solcu ve Alevi, gayet aklı başında bir tanıdığım, ömrünü geçirdiği Gaziantep’teki nüfusun dönüşmesinden çok rahatsızdı ve gelenlerin ‘niteliğinden’ hayli kaygılıydı. Korkuyordu. Ya da, örneğin Yunanistan’da sığınmacıların ilk ayak bastıkları adalarda ‘yerlilerin’ neler yaşadıklarını bilemiyoruz. Bazı yerlerde sığınmacı nüfus, ahalinin çok üzerinde.

Hal böyleyken, her konuda olduğu gibi Suriyeliler konusu da sözüne güvenilir insanlardan, konu hakkında çalışanlardan, emek harcayanlardan ve tabii, Suriyelilerden dinlemek, öğrenmek, anlamak; devlet siyasetinin bunu gerçekleştirmeye yönelik olması gerekirdi. Türkiye’de hiç olmayacak bir şeyden söz ettiğimin farkındayım kuşkusuz. Eh, bu durumda o insani dediğimiz yaklaşım için gerekli siyasal zeminin yaratılmasını ummak dahi, hayli naif kalıyor.

Bana kalırsa Türkiye’de asıl rahatsız edici olan, baştan beri toplum ortalamasına ve kimi sersem ‘kanaat’ önderlerine hâkim olan dil ve bu dilin tek müsebbibi, iktidar değil. Kendisini muhalif olarak tanımlayan, çeşitli ideolojilere mensup yurttaş kesimlerinin belli konularda takındıkları tutum ve tercih ettikleri terminoloji, utanç verici olduğu gibi, iktidarın da çok işine geliyor.

Daha önce de yazmıştım, Erdoğan yalnızca kendi seçmenini değil, karşı tarafı da az çok tanıyan, muhalifin kumaş hakkında fikir sahibi olan biri. Muhalefeti, çoğu yaşamsal konuda kedinin fareyle oynadığı gibi kolaylıkla yönlendirebilmesinin nedenlerinden biri de bu. Türk-İslam sentezinin yaygınlığının, gördüğü iltifatın farkında. 

Dinin yetmediği yerde milliyetçi duyguları; kendi siyasetinden hoşnutsuzluğun yükseldiği yerde, bunun karşısına muhalif yurttaşın ‘diğer’ hoşnutsuzluklarını çıkarıveriyor. Halihazırda, milyonlarca muhalif yurttaş Suriyelilerin sınırlara koşmasından memnun mu, memnun. Bu hamlesi nedeniyle iktidarı takdir ediyor mu, ediyor. İktidar bunun farkında mı, farkında. Melese bu!

Yıllardır ama özellikle son birkaç gündür, canını ortaya koyup o botlara binen insanlar için söylenenlere bakınca, konunun can yakıcılığının, sığınmacı krizlerinin yarattığı doğal/beklenebilir tepkisel davranışların çok ötesinde olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Koyu milliyetçilik, bilinçli ya da bilinçsiz ırkçılık.

Bir Batı ülkesine gezmeye ya da çalışmaya gittiğinde oraların aşırı milliyetçileri/ırkçıları tarafından ‘kara kafalı’ olarak adlandırılan insanların, burada Suriyeliler için tercih ettikleri terminolojinin ırkçı olmadığını düşünmeleri, onların sorunu ve cehaletlerinden kaynaklanıyor. Çoğu ırkçı gibi, cahil ve aptallar. 

İşin daha da vahimi, Türkiye’de kendilerinin solcu olduğunu düşünen kimi aklı evvellerin zihniyeti de, biraz daha medeni dünyada ‘aşırı milliyetçi/ırkçı’ sıfatına layık görülüyor. Onlar da herkes gibi tuhaf ve yalnızca kendilerinin ciddiye aldığı bir hayal dünyasında yaşıyor. 

Yeryüzündeki tüm birincilik madalyalarını hak ettiğini düşündüğüm ‘milli eğitim’ tornamız ve başta ‘aile’ olmak üzere toplumsal-siyasal kültürün müsebbibi diğer kurumlarımız, Türkiye ahalisine yalnızca kendilerini tatmin edecek ve dünyanın geri kalanının haberdar olmadığı bir düş dünyası sunuyor. Kendimiz çalıp kendimiz oynuyor, aynadaki suretimize duyduğumuz hayranlıkla ömür tüketiyoruz. 

Tabii bu durumda, bizler hiçbir kötülüğün müsebbibi olmadığımız, olamayacağımız için; Almanların, Fransızların, İsveçlinin ırkçısı çok canımızı sıkıyor. ‘Kara kafalıları’ çekemeyen, kıskanan Almanların!

Muhterem okur;

Durum çok vahim ve halimize bakıp bundan ‘yalnızca’ AKP’yi sorumlu tutmak, tarihimiz boyunca yapıldığı gibi kendimizi bir kez daha kandırmaktan başka anlam ifade etmiyor. 

Devam ettirmeye çalıştığım ‘anayasa’ tartışmaları bakımından da çok gerekli olduğunu savunduğum bir soruyla bitirmek istiyorum yazıyı:

“Böyle bir iktidar, hangi niteliklere sahip bir toplumu on sekiz yıl yönetebilir?”  

Bu soru üzerinde dürüstçe ve çuvaldızı herkese batırarak kafa yormadığımız sürece, herhangi bir şey değişmeyecek. Her ay yeni bir anayasa yapılsa dahi. 

İşe, bota bindirilemeye çalışılan insanların, bebeklerin milliyetini ve burada bulunma nedenlerini hiç düşünmeden, utançtan ve üzüntüden yerin dibine geçmeyi deneyerek başlayabiliriz.