• 6.03.2020 00:00

  Türkiye siyaseti muhtelif gerilimler arasında sıkışmış durumda. Başta iktidar temsilcileri olmak üzere herkesin kendi gündemi, gerilim gerekçesi var ve bu koşullarda tarafların birbirini işitmesi imkânsız hale geliyor. 

Yeni sistemle birlikte anayasa tarihimize tümüyle ters biçimde bir ‘denetim’ ve ‘meşveret’ gücü bırakılmamış TBMM’de yaşananlar, meclis siyasetinin artık “Taş yok mu taş!” seviyesine vardığının kanıtı. İktidar temsilcileri ve çevrelerindeki hale, ne yaparlarsa yapsınlar, ne söylerlerse söylesinler hiçbir sorumlulukları olmayacağının, şu koşullarda herhangi bir ‘ileri derecede bağımsız yargı’ mensubuyla muhatap edilmeyeceklerinin farkında ve bunun konforuyla davranıyor.

Sabah akşam hakaret işiten ana muhalefetin sinirlerine hâkim olması kolay değil, fakat aynı üslupla yanıt vermek de çözüm olmasa gerek. Kılıçdaroğlu gibi, siyasetimizin gördüğü göreceği en ‘efendi’ insanı dahi çileden çıkarmayı başaran eşi benzeri görülmemiş ve yalnızca bir ideolojiye mensubiyetle açıklamanın da mümkün olmadığı insanlar söz konusu. 

Bu nedenle uzun süredir, olağanüstü koşullarda, başka bir siyaset yapmanın gerekliğini anlatmaya çalışıyorum, çalışıyoruz.

Her şey olağandışıyken, her şey sıradanmış gibi davranılamaz. Eğer siyasi karar alıcılar geleneksel yöntemleri terk ettiyse, muhalefet alışıldık yol ve araçlara başvurup olumlu sonuç bekleyemez. Bu tavır hem yurttaşın aklıyla alay etmek, hem de yanılgıyı sıradanlaştırıp kabullenilmesini kolaylaştırmak anlamına gelir.

Muhalefet örneğin, sonuçları tahmin edilebilecek bir tezkereye ‘Evet’ oyu verip ardından “Yandım Allah” diyemez. Örneğin, mütemadiyen hakaret işittiği, kendisini sabah akşam tahammülü güç ifadelerle aşağılamayı siyaset zannedenlerle aynı metne imza atmaz. Örneğin, ne söyleneceği zaten belli olan bir ‘gizli oturumu’ kabul edip ‘paşa paşa’ parlamentoya koşmaz. Örneğin, kendilerine böcek muamelesi yapmaktan çekinmeyen siyasetçiler ile ısrarla iletişim kurmaya çalışmaz. Örneğin, her seferinde sade suya tirit bir milliyetçiliğe sığınmaz. Örneğin, bir belediye başkanının mütemadiyen yaptığı gibi “Fırsat verilirse ben aslında kendisini ikna edebilirim” saçmalığını yinelemez. 

Hem ana muhalefet madem ‘sağdan oy almak için sağ söyleme başvurmayı’ tercih ediyor, o zaman hiç olmazsa Demokrat Parti’nin 1946-50 arasındaki direncini ve muhalefet yapma biçimini örnek alabilir. Sağcı mı sağcı, muhafazakârlar sever mi sever, sembolik mi sembolik! Ya da, Süleyman Demirel’in ‘seçim’ konusundaki malum tavrı, örnek olabilir. Muhalif yurttaşta, siyasete ve seçimin değerine ilişkin yeni ve büyük umut aşılayan İstanbul seçiminin galibi, eğer Süleyman Demirel olsaydı; o günden itibaren günde en az üç kez ‘erken seçime’ davet ederdi iktidarı! Şu anda bunun yapılmıyor oluşunu anlayabilen, altında yatan siyasi manevrayı kavrayabilen var mı?

Ben seksen milyonda bir yurttaşım ve muhalefet milletvekillerinin parlamentoda ne yaptıklarını, nasıl bir etkiye sahip olduklarını bilmiyor, anlamıyorum. Büyük bir çoğunluğunun, ‘yeniden’ seçilmek dışında bir kaygısının olduğunu sanmıyorum. Hal böyleyken, parlamentodaki ‘var ile yok arası’ bir mevcudiyetin, Türkiye sağının temel tahakküm aracı olan ‘milli iradecilik’ yüzeyselliğini güçlendirme dışında nasıl bir işlevi olduğunu algılamakta zorlanıyorum.

Şunu anlamak mümkün kuşkusuz: Türkiye ahalisi için, temsilcilerinin parlamentodaki varlığı on yıllar boyunca çok önemliydi. Örneğin, Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilmesin diye meclise girmeyerek sayının 367’nin altında bırakılmasını hedeflemek büyük hataydı ve seçmen bu hatayı (ve ardından o meşhur AYM kararını) ilk seçimde cezalandırdı. 

Fakat seçmenin değer verdiği parlamento, hakikaten temsil edildiğini düşündüğü, sistemin merkezinde yer aldığını gözlemlediği ya da kendisini buna inandırdığı bir kurumdu. Geçtiğimiz yüzyıldan miras güçlü ‘temsil’ anlayışından kaynaklanıyordu bu kanaat. Milyonlarca insanın hâlâ aynı kanıda olduğundan emin olmak mümkün mü? 

Artık temsil işlevini yerine getirmeyen bir ‘toplanma yerine,’ yurttaşın gerçekte ne düşünüp hissettiğini umursamadan gösterilen iltifat, siyasetin gerek güncel gerekse uzun vadeli etkisine olan inanca halel getiriyor. Klasik burjuva demokrasisini ayakta tutan temel kurumlardan söz ediyorum. Partiler, parlamento, siyaset… 

Bu durumda, demokratik sistemleri ayakta tutan ve farklı partilere oy veren yurttaş kesimlerinin; temsil edildiklerini varsaydıkları kurumlardan ve umut besledikleri kişilerden o umudu kesme ihtimali, sistemin sacayağının ortadan kalkması anlamına gelir. Tarihte defalarca deneyimlendiği gibi.

Çoğulcu demokrasinin yaşaması için asla vazgeçilmemesi, terk edilmemesi gereken bir etkinlik, siyaset. İnatla savunulması, inatla sahip çıkılması, inatla çeşitlendirilmesi ve inatla ‘profesyonellere’ terk edilmemesi gereken! Dolayısıyla eğer siyasetin esnaf kesimi sükûnetini kaybedip ölçüyü kaçırıyorsa, seçmen devreye girip temsilcilerini akla fikre ve izana davet etmeli.

Yinelemek gerekirse; muhalefet partilerinin işinin şu koşullarda zor olduğuna kuşku yok. Yüz yüze kaldıkları muameleye ve üsluba tahammül etmek kolay iş değil. Fakat ben sıradan bir yurttaş olarak, başıma gelenler ve her Allah’ın günü yönetenlerden işiteceğimi bildiğim hakaretler karşısında sabrediyor, her gün bir kez daha kendimi akıl sağlığımı kaybetmemeye ikna edip kontrolsüz yazı yazmamak için nasıl özel çaba harcıyorsam, bunu muhalefet temsilcilerinden de beklemek, hakkım.

Yarın bir gün tarih derslerinde bugünleri anlatmak için örnek gösterilecek akıl almaz ifadelere, aynı tavırla karşılık vermek yerine başka bir siyaset tarzı üzerine düşünmek daha anlamlı olur herhalde. 

İşte bunun için milyonlarca aklı başında seçmen, oy verdikleri partilerini daha yaratıcı, geleceğe yönelik vaat ve dönüşüm içeren bir söyleme, olabildiğince sakin siyaset yapmaya davet etmeli. Kendi halinde yaşayan ve farklı partilere oy veren yurttaşlar, ne yapıp edip siyasetten umut kesilmesini engellemeye çabalamalı. Mutlaka…