• 11.03.2020 00:00

  Bugün çok sayıda internet haber sitesinde, ‘cumhurbaşkanına hakaret’ konusunda bir mahkeme kararından söz ediliyor. Anayasa değişikliği ardından ilk kez bir mahkeme, nasıl olduysa, bugüne dek sağlıklı düşünebilen her insanın zihnindeki ve dilindeki ‘durumu’ dile getiriverdi. Cumhurbaşkanına hakaret konulu binlerce davadan birinin görülmekte olduğu Ankara 46. Asliye Ceza Mahkemesi, Erdoğan’a hakaret ettiği iddia edilen bir kişiye, beklenenden farklı maddeden ceza verilmesine hükmetti!

Haberi Birgün’de okudum, oradan kısaltarak aktarıyorum: Ankara 46. Asliye Ceza Mahkemesi, Erdoğan’a, “Al seçim senin olsun iblis” diyen bir kişiye, Türk Ceza Yasası’nın 299. maddesinde düzenlenen ‘cumhurbaşkanına hakaret’ suçundan değil, 125. maddedeki ‘hakaret’ suçundan ceza verdi… 16 Nisan 2017’deki referandumdan sonra ‘cumhurbaşkanının tarafsızlığının hukuken ortadan kalktığına’ işaret eden mahkeme, kararın gerekçesinde, ‘sanığın Erdoğan’a Cumhurbaşkanlığı sıfatıyla yaptığı icraatlarından dolayı değil, siyasi bir kişilik, parti başkanı olarak gerçekleştirdiği eylemler nedeniyle hakaret suçunu işlediğini’ kaydetti.

Kararın gerekçesine göre, söz konusu suç, ifadenin yöneldiği kişinin cumhurbaşkanlığı sıfatı dolayısıyla değil, iktidar partisinin genel başkanı olması sıfatıyla söylenmiştir. Anayasa değişikliğinden sonra cumhurbaşkanının tarafsızlığı en azından hukuken ortadan kalktığından ve cumhurbaşkanı aynı anda yürütmenin başı ve de iktidar partisinin lideri olduğundan, eylemine uyan TCK’nin 125. maddesinden beş ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verildi.

Böylece, bir kez daha yinelemek gerekirse, hiç olmazsa insan zekâsına hakaret niteliğindeki bir uygulama ilk kez bir mahkemede gündem oldu. Tabii, bundan sonraki kararlara etkisi, kararı veren hâkimin geleceği… Bunlar başka konular! 

Unutmadan, AİHM kararları göz nünde bulundurulduğunda zaten bizdeki gibi bir suç tipi olamayacağı, tek sorunun ‘iki kimlikli yönetici’ olmadığı da bir kez daha hatırlatılmalı.  

Bu yazının asıl konusuna ise bir uyarıyla başlamak istiyorum ve söz konusu uyarı eser miktar niyet okuma barındırıyor! 

Erdoğan, ola ki yarın parti genel başkanlığını bıraksa ne değişir? Hiçbir şey. Anayasa değişikliğinden önceki duruma dönülür, partinin başına yeni bir Binali Yıldırım bulunur vs. Fiili olarak herhangi bir farklılık olacağını sanmıyorum. Bana kalırsa, eğer küçük bir sistem tadilatı düşünüyorlarsa, yeni bir başbakan ve bakanlar kurulu yaratırlar ve yine Fransa’ya da benzemeyen (çünkü biz özeliz ve eşsiz çözümler bulmalıyız!) bir yarı- başkanlığa geçerler. Böylece yine bir kişi yönetir, buna mukabil tepkiyi bakanlar ve başbakan göğüsler. Hal böyleyken, cumhurbaşkanının parti genel başkanlığı konusunda çok ısrarlı olmama ihtimali zaten var. Bu kadar falcılık yeter!

Beni ilgilendiren, mahkemenin sonunda ‘malumu ilan’ edişi değil, şu: Nasıl olur da, yürürlükteki anayasaya göre bir kişi hem devlet başkanı hem parti genel başkanı olur? Anayasa buna izin veriyor mu? Kişisel olarak, çok kolay kabullenilen yeni durumun, değişiklik sonrası anayasaya da aykırı olduğu kanısındayım.

Şu anda Erdoğan’ın hem cumhurbaşkanı hem AKP genel başkanı olabilmesinin temelinde, Anayasa’nın bir maddesindeki hükmün ‘çıkarılması’ olduğu varsayılıyor. 16 Nisan değişikliği öncesindeki Anayasa’nın 101.maddesinin son fıkrasında şöyle bir engel vardı: “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir…” İşte bu satır kaldırıldı 2017’de.

Pekî bir ‘engelin’ kaldırılması, öncesinde engellenenin bütünüyle ‘serbest’ bırakıldığı anlamına gelir mi? Gelmez kuşkusuz. Anayasa maddeleri arasında üstünlük yoktur ve her düzenlemenin diğer madde ve ilkelerle uyum içinde yorumlanması gerekir. Maddeler arasında çelişki olduğu varsayılamaz.

Cumhurbaşkanı makamının, bir parti üyesi olamayacağına ilişkin düzenlemenin kaldırılması, ‘tek başına,’ yansızlık sağlamayı hedefleyen diğer düzenlemelerin de yok sayılmasına neden olamaz. 

Ezcümle, yürürlükteki anayasanın değişen ve değişmeyen haline göre, bir insan hem bir siyasi partinin (parti, aynı zamanda ‘taraf’ demektir!) lideri, hem de yargı organlarına üye atayan tarafsız devlet başkanı olamaz. Bir insan hem bir siyasi partinin lideri, hem de silahlı kuvvetlerin (sembolik) başkomutanı olamaz. Bir insan hem bir siyasi partinin lideri olup hem de tarafsızlık yemini edemez. Bir insan hem bir siyasi partinin lideri olup hem de ‘milletin birliğini’ ve ‘cumhuriyeti’ tarafsızca temsil edemez, vesaire… Bu durum yalnızca anayasanın lafzına ve mantığına değil, akla fikre de aykırıdır. Nitekim durum meydanda!

‘Efendim, 1924 Anayasası döneminde de böyleydi ama, Atatürk ve İnönü…’ ile başlıyorlar söze. Sonra da şöyle devam ediyorlar: “Bir gün parti genel başkanı, diğer gün devlet başkanı gibi davranıyor, ne sakıncası var?” 

Yanıtları çok karmaşık değil: Efendim, bana ne 1924 Anayasası’ndan, o anayasa ile mi yönetiliyoruz?! Ayrıca, eğer her gün başka bir konumun gereklerini yerine getiriyor (!) ve bunun bir sakıncası görülmüyor ise (!), örneğin bir holdingin ‘sio’su ya da ‘federasyon başkanı’ da olmasının önünde ‘hukuksal’ engel var mı?  

1924 Anayasası, o dönemin özel koşullarının ürünüydü ve yasama-yürütme ilişkileri ile cumhurbaşkanının konumu da 1920’lerin Türkiyesi ile anayasa anlayışına uygundu. Anayasa, cumhurbaşkanına son derece sembolik yetkiler tanıyordu. Örneğin 2017’de güle oynaya verilen ‘cumhurbaşkanına fesih yetkisi,’ şiddetle reddedilmişti dönemin vekillerince. Atatürk, İnönü ve Bayar’ın güçleri, yetkilerinden değil tarihsel konumlarından geliyordu.

1924 Anayasası, cumhurbaşkanı ile parlamento arasındaki bağı da tam olarak koparmamıştı. Meclis ile cumhurbaşkanının görev süresi aynıydı. Dört yıl. Meclis her seçim sonrasında bir kez daha seçiyordu devlet başkanını. Ayrıca örneğin Anayasa’nın 41.maddesine göre ‘Cumhurbaşkanının özlük işlerinden dolayı sorumlu tutulması gerekirse Anayasanın milletvekilliği dokunulmazlığı ile ilgili 17. maddesi hükümlerine…’ uyulacaktı. 

Tabii bir de cumhurbaşkanı yemini var. 38. maddeye göre, göreve başlarken etmesi gereken yeminde ‘tarafsızlık’ ifadesi yoktu. Yemin, ‘Türk milleti’ için yapacaklarını içeriyordu. Kuşkusuz 38. maddede sayılanlar da ‘tarafsız’ bir cumhurbaşkanı gerektiriyordu ancak, bir sözcük olarak tarafsızlığa yer verilmemişti.

Nitekim Demokrat Parti, partili cumhurbaşkanı konusunu sorun etmiş ve seçimde sağladığı başarının ardından, İnönü önce ‘değişmez genel başkan’ sıfatını terk edip ardından meşhur 12 Temmuz 1947 Beyannamesi (bu da DP’nin direncinin başarısıdır!) ile partiler arasında tarafsız kalacağına yönelik güvence vermişti. Anlayacağınız, bugün partili cumhurbaşkanlığı övgüsü yapanların hayran olduğu DP, partili cumhurbaşkanlığına külliyen muhalifti!

1961 Anayasası ise yasama organı ile cumhurbaşkanı arasındaki bağları kopardı. Klasik parlamenter sistemin ‘tarafsız’ olması gereken devlet başkanı modelini yaratmayı amaçladı. 1982 Anayasası, cumhurbaşkanını lüzumsuz derecede yetkiyle donatsa da, biçimsel tarafsızlığına önem verip 1961’deki temel ilkeleri benimsedi.

Uzatmaya gerek yok. 2017’de ne yazık ki sistem değişti ve yukarıda da belirtildiği gibi, ‘cumhurbaşkanı seçilenin partisiyle ilişinin kesileceği’ yönündeki engel kaldırıldı. Ancak bu yapılırken, ne yemine dokunuldu, ne temsile ilişkin temel ilkelere. Ayrıca, bir parti başkanının tek başına kullanmasının makul karşılanamayacağı güçle donatıldı.

Halihazırdaki anayasanın, anayasa metnine dahil kabul edilen ‘Başlangıç’ kısmı ‘kuvvetler ayrılığından’ söz eder. ‘Genel Esaslar’ kısmındaki hükümler ile anayasanın pek çok düzenlemesinde, güçler ayrılığı ilkesi esas alınmıştır. Parti genel başkanlığı, bir ‘taraf’ olmayı gerektirir. Bir insan aynı anda hem taraf, hem tarafsız olamaz. Oysa 103. maddeye göre, cumhurbaşkanı görevini ‘tarafsızlıkla’ yerine getireceği yönünde yemin ediyor!

Anayasa maddeleri arasında çelişki olduğu varsayılamaz. Metin, bir bütün olarak ele alınır ve maddeler arasında hiyerarşi yoktur. Bu nedenle, partili cumhurbaşkanlığının ‘açıkça’ yasaklanmamış olması, onun ‘serbest’ olduğu anlamına gelmez. 

Bu halin, kamu hukukçuları ve muhalefet partileri tarafından fazlaca gündeme getirilmemesinin hikmetini, herhalde ‘O hooo, oraya gelene dek!’ ile başlanan cümlelerde aramak gerekir! Eh, haksız da sayılmazlar doğrusu…

Her şeye rağmen, bir absürtlüğün adını koymanın sakıncası yok: 

Hakaret içerdiği iddia edilen ifadeler ‘cumhurbaşkanına’ mı yoksa ‘parti başkanına’ mı yönelik, tartışması bir yana; cumhurbaşkanının partili oluşu, hâlihazırdaki anayasayla ‘da’ bağdaşmayan bir durum.