• 16.03.2020 00:00

  Dünya ve neyse ki henüz dünyanın bir parçası olan Türkiye, zorlu zamanlardan geçiyor. Bilim insanlarının iki dudaklarının arasına bakıldığı, diğerlerinin bir adım geri çekilmek zorunda hissettiği zamanlar. Kuşkusuz ilk değil, son da olmayacak. Daha geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinde dünyayı kasıp kavuran İspanyol Gribi’nin neden olduğu felaket düşünüldüğünde, hep ‘bir diğerine’ hazır olunması gereken can yakıcı ‘olağandışılıkların’ sıklığını ve sıklığı ölçüsünde ‘beklenebilir’ olduğunu kabullenmek, daha kolay olabilir.

Her büyük ve dehşet verici ‘olay,’ söz konusu olanın özgül nitelikleri dışında, ‘neden oldukları’ ve ‘ortaya çıkardıkları’ bakımından da değerlendirilir. Bu, bir savaş, bir salgın hastalık, bir doğal afet, bir toplumsal hareket ya da bir terör eylemi olabilir. ‘Neden oldukları’ ve ‘ortaya çıkardıkları’ her ne ise, tümü, başka pek çok niteliği yanında bir de siyasal açıdan ele alınır, alınmak zorundadır. Zira ‘siyasetin’ tercihleri, o siyasetin yönlendiricisi olan sınıf mücadelesinden bağımsız değildir. Bu nedenle, “Her şey sınıfsaldır” iddiası tarihsel tespiti işaret eder.

İçinde sınıfsal niteliklerin ve üretim biçimi tercihinin görülmediği ne bir savaş, ne bir salgın, ne bir doğal afet bulmak mümkün. 

Okuduğunuz cümle kurulur kurulmaz, “Ne yani, Çin’de adamın biri yarasa yedi diye…” başlar kuşkusuz beklenen tepki. Fakat bu bir yanıt değil, malumun, ‘müesses’ olan sürsün diye bir kez daha dile getirilmesidir, hepsi bu. Evet, adamın biri yiyecek başka bir halt kalmamış gibi yarasa yemiştir, doğru. Evet, İtalya gibi varlıklı bir ülkede ölüyor insanlar, doğru. Evet, ABD başkanı bile, hatta hatta o meşhur Soros bile hastalanabilir, doğru… 

Doğru doğru olmasına da, mesele yalnızca virüsün çıkış yeri ve bulaşıcı niteliği değil. Bir kez çıktıktan sonra, tespit ve tedavi aşamalarında alınan mesafenin adımları, her bir adımın sınıfsal niteliğini açık eder. Hekime ulaşma, tedavi olabilme, bilgilendirilme… 

Tümü, toplumun ve o toplumun devletinin ne ölçüde eşitlikçi olduğu, siyasetin bu ilke temelinde örgütlenip örgütlenmediğiyle ilişkili. Hâlihazırdaki ‘kapitalist’ ve ‘sosyalist’ devlet uygulamalarını bir an olsun unutun; olup biten ve olup bitecek her şey, devletin hangi üretim ilişkileri temelinde örgütlendiğiyle ilgilidir. Bu da son derece olağan ve tarihin akış yönünün getirisi.

İşte bu cümleyi kurar kurmaz da, yine aynı klişe tepki cümleleri karşılar sizi. En akıl barındırdığı düşünülenleri: “İyi de mesela İngiltere ve Fransa kapitalist değil mi, neden oralarda…” ya da “Solcular yıllardır kapitalizmin sona erdiğini söyler zaten, ha ha ha…” Bu ikincisi, son derece zekice bir ironi ve mizah potansiyeli barındırdığını da düşünür!

Sırayla gidelim: 

Doğru, İngiltere ve Fransa’da da hâkim üretim biçimi kapitalizm. Fakat o ülkelerin yani batı kapitalizminin gelişme, oluşma aşamaları ve ülkelerin siyasal-sosyal-kültürel tarihleri farklı. Burjuvazi orada doğdu ve mücadele etti. Yüzlerce yılı anlatacak halim yok tabii ama bugüne gelirken, farklı yollardan geçip koşullarına özgü büyüme modelleri uyguladılar. 

Demokrasi orada doğdu, bir sınıfın icadıydı. Fakat faşizm de orada doğdu ve o da aynı sınıfın icadı. Demokrasiyi keşfeden burjuvazi, çöküş başladığında faşizmi ve faşistleri de keşfediverdi, üç beş yıl içinde. Türkiye’nin tarihi, gelişmesi ve kapitalizmi, çok açıdan farklı kuşkusuz. Bu nedenle onların sahip olduğu asgari demokratik burjuva hukukuna dahi sahip olamadık bir türlü. Fakat gelinen yerde benzerlik de var. Tüm gelişmiş demokratik devletlerin son yıllarda hızla güvenlik devletlerine dönüşmüş olmaları gibi. Yunan ve Fransız polisiyle, Türk polisi aynı gazı, aynı şehvetle kullanıyor! 

Fransız ya da İngiliz demokrasisi, ABD’deki düşünce özgürlüğü kuşkusuz Türkiye ile karşılaştırılamayacak ölçüde ileri ve tartışma ya da itiraz buna ilişkin değil. Sorun, söz konusu batı demokrasilerinin, kapitalizmin ne muhterem bir tercih olduğunu anlatmak için örnek gösterilmesinde. Oysa bu ‘zengin’ ülkelerde de gelir farklılıkları tahammül sınırlarını zorluyor ve sosyal harcamalar kavga konusu. Örneğin ABD’deki azımsanmayacak sayıda yurttaşın müthiş yoksulluğu ve sosyal haklardan mahrumiyeti, ancak doğal afetler esnasında belirgin hale geliyor. Mesele bu. 

Diğer başlığa geleyim:  

Evet, sosyalistler bir süredir kapitalizmin sona erdiğini söylüyor, doğru. Çünkü kapitalizm sona eriyor! Yüzlerce yıldır hâkim olan ve kendinden önceki üretim biçimleriyle karşılaştırılmayacak ölçüde yaygın hale gelmeyi başarmış bir üretim biçimi, kuşkusuz bir iki yılda sona ermiyor. Feodal üretim ilişkilerinin, yerini kapitalizme bırakması gibi. Hayli zaman aldı. Yeni bir sınıfın, burjuvazinin büyük başarısıydı vs. Hâlihazırda sahip olduğumuz çoğu kurum Sanayi Devrimi ve sonrasında yaşanan siyasi-ekonomik gelişmelerin sonucu. Şimdi ‘bilişim devrimi’ yaşıyoruz. Çok daha hızlı ve kökten değişiyor ve değişecek tüm kurumlar.

Oysa ‘dini duygulara sadakati’ eleştiren ve herkesi ‘rasyonel-bilimsel’ akla davet eden insanların, söz konusu ekonomi olduğunda yüzyıllar öncesinin iktisat ve siyaset ilkelerine herhangi bir dinden daha fazla bağlılık sergilemeleri hakikaten çok çarpıcı ve kapitalizmin büyük başarısı. Kendinden başka bir sistemin ve siyasal-sosyal tercihin, farklı olanın tartışılmasının dahi ‘akıl dışı’ olacağını, büyük beceriyle ezber ettirmiş durumda.

Bakın en güncel ve yerli örnek: Ali Babacan bir parti kurdu ve tanıtırken yöneltilen sorulardan biri ‘Osman Kavala’ hakkındaydı. Babacan böyle tutuklamaların olduğu bir ülkeye yatırım gelmeyeceğini söyledi. Pes! Aklına gelen ilk konu yatırım oluyor. Üstelik yatırımcının demokrasiye ihtiyaç duymadığı, hatta pek meraklı olmadığına dair şunca örnek varken yeryüzünde. Ama bu ezberi tekrar etmek zorunda, zorundalar; hiçbir şeyin değişmemesi için. 

Kapitalist, ‘tutarlı’ yönetim ve ‘güvence’ ister, peki. Fakat tutarlılığın ve güvencenin tek yolu demokrasi değil ki, türlü otoriterlikler ve faşizm de pekâlâ tatmin edici olabilir. Her şey bir yana, Putin orada öylece duruyor işte! Türkiye’de iki yıl OHAL vardı; sermayedar şikâyetçi oldu da duyulmadı mı? Bu denli açık, apaçık gerçeklerin dahi üzerini örtmek zorundalar, var olabilmek için. İşkence mi gördünüz, eyvah, hemen yatırımcının durumunu düşünüp efkârlanın!  

Başa döneyim…

Türkiye’de ‘ilk virüs’ açıklaması ardından alınan tedbirler memnuniyet yarattı. Ortalama yurttaşın, yaşamını ilgilendiren bir konuda, hiç olmazsa düzgün bir üslupla açıklamalar yapılmasına dahi nasıl hasret kaldığını gözlemliyoruz. Asgari şeffaflık. 

Şu ana dek virüs nedeniyle laik kesimi itham eden, virüs ile ‘Gezi’ arasında bağ kuran ya da İsmet İnönü’yü sorumlu tutan bir iktidar mensubu olmadı bildiğim kadarıyla. Yandaş çevrelerde, salgına ilişkin fantastik açıklamalar yapıp yazı döşenenler oluyormuş sanırım; ancak eser miktar manyak her ülkede vardır, çok önemli değil. Önemli olan, belki de yıllardır ilk kez ‘yönetenler,’ (hiç olmazsa şimdilik!) bize hakaret etmeden cümle kurabiliyorlar ki, bu dahi başlı başına sevindirici.

Böyle zamanlar, sosyal önlemlerin, eşitliğin, kamuyu ilgilendiren haklardan ücretsiz ve eşit yararlanmanın; sosyal, sosyalistçe siyasetin ve zihniyetin ne denli değerli olduğunu gösteriyor. İlerleyen haftalarda, o değerin daha da çok anlaşılacağını tahmin etmek güç değil. Muhtemelen, tüm dünya, yüz milyonlarca dünya yurttaşı, ‘geminin aynı kamarasında’ yolculuk etmediğimizi, bir kez daha can yakıcı bir biçimde fark edecek.

Dünya çapındaki salgınlar, çok önemli bir gerçeği daha hatırlatıyor bize: Sınırların ve ulus devletlerin yapaylığı. Milliyetçiliğin ve müsebbibi olan kapitalizmin ürünü olan ulus devletler. 

Birkaç yüzyıl önce sınırlar bu şekilde çizilmemişti. Birkaç yüzyıl sonra da değişmiş olacak. Doğa ise sınır tanımıyor. Çernobil’deki felaket Karadeniz’e gelmek için vize istemedi. Amazonlardaki orman yangınları ABD’nin ya da bizim oksijenimizi tüketirken, yönetimlerden ruhsat almıyor. Buzullar eridiğinde, hepimizin iklimi değişiyor. Zararlı ışınlardan korunmak için araya Putin’i sokamıyorsunuz. Ya da bir savcıdan makbul iddianame talep edemiyorsunuz, ülkenizde kar yağdırmak için. 

Örneğin, yurttaşınızı etkileyen virüsü gözaltına alıp iki ay sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakamıyorsunuz. Afra tafranın, kabadayılıkların, makam arabalarının, din ve muhtelif duygu sömürülerinin hiçbir anlamı kalmıyor, bir virüs karşısında. Ya da bir virüs, Türk’e, Kürt’e, İtalyan’a bulaşmayayım ben, demiyor. Her felaket, bize, bizim aslında kim olduğumuzu hatırlatıyor.

Sınırlar ile, hukuk ile, silah, füze ile, bayrak ile, marşlar ile yapılamayacak işler var. Bilim insanları iklim krizinden ‘geri dönebilmek,’ yani hasarın giderilebilmesi için yaklaşık yedi-sekiz yıl kaldığını söylüyorlar. Bir kız çocuğu milyonlarca insanın desteğini boşuna almadı. Böyle giderse ömür süremiz içinde bizler, hadi görmedik diyelim, çocuklarımız su ve hava bulamayacak dünya adı verilen bu sıradan yıldızda.

Hal böyleyken, muhterem okur, önerim hem pek bayıldığımız ulus devlet sınırlarına ve o sınırlar içinde bir metre yer bulunamayan sığınmacılara bir de bu gözle bakmak. 

Beş on yıl içinde, bir savaşın ya da iklim krizinin sonucu olarak milyonlarca insanın ülke sınırlarını ve sınır güvenliklerini dümdüz etmeyeceğinden emin miyiz? Su ve gıda bulamayan milyonlar, sizce feşmekân kabadayı yöneticilerin çizdiği sınırları, belirledikleri hukuku ciddiye alır mı? Ne olacağını, başımıza ne geleceğini bilmeden, kestiremeden; dünya yurttaşlığını savunmak ve tüm sınırları sorgulamak yerine, sürekli ‘reel-politik’ zevzekliği içinde debelenmek? 

Allah akıl versin…

Muhtemelen verecektir, ulus devlet ‘ideolojisine’, üniter devlet ‘yönetim biçimine’ tapınmayı marifet sayanlar, biraz daha su ve buğday için başkalarının sınırlarının önünde biriktiklerinde… Bakın, şimdi hepsi, ‘dünyanın herhangi bir yerinde, birilerinin’ tedavi yöntemi bulmasını bekliyor!