• 19.03.2020 00:00

  Büyük buhran zamanları dönüştürücü gücünün yanında, turnusol niteliğine de sahip kuşkusuz. Siyasal ve toplumsal alanda neyin sağlam, neyin güçlü, neyin kırılgan ve nelerin bir sıkımlık canı olduğunu seriyor gözlerimizin önüne. 

Önceki yazıda kapitalizmin ve onun yaşamını sürdürebilmesi için gerekli sosyal-kültürel ağın pul pul dökülen yaldızı üzerinde durmaya çalışmıştım.  Kuşkusuz, varlığını korumak için her şeyi yapacak, her kaybı göze alacak olan kapitalizm. Bir de tüm ülke sınırlarının, ulus devletlerin yapaylığı meselesini. Göremediğimiz bir virüs ne top dinliyor ne tüfek. Yaşasın dünya yurttaşlığı! 

Yakın ve orta vadeli geleceğimizin daha eşitlikçi ve doğayla barışık, makul bir toplumsal düzene mi, yoksa irili ufaklı faşizmlere mi sahne olacağına da, dünya halkları karar verecek tabii. Çöken sistem giderek daha otoriter olmak zorunda; gülümseyerek sunacağı bir şey kalmadı büyük kitlelere. 

Tahmin ediyorum Türkiye’de de bir gün, mütemadiyen (ve haklı olarak) akla ve bilime referans veren laik eğitimli kesim çoğunluğu, “Yeryüzünde borsalardan ve döviz piyasalarından önce hayat var mıydı?” sorusunu yöneltecektir kendisine! Yine tahmin ediyorum, bir kesim eğitimli; anti-emperyalizmin, kapitalizm karşıtlığı olmadığında yoz bir milliyetçilikten öte anlamı olmadığını da fark edecek. Umalım!

Evet, böyle zamanlar olağan durumda halı altına süpürülmeye çalışılan ne var ne yok açığa çıkmasını kolaylaştırıyor. 

Bakın, iktidar, yıllardır sırtını sıvazlayıp pamuklara sardığı ‘cehalet’e laf anlatmaya çalışıyor. Bakın, uzun süredir laik/seküler niteliği kalmayan devlet, o lafı anlatabilmek için mütemadiyen dine referans veriyor ve laik devletin yalnızca bir ‘devlet dairesi’ olan Diyanet İşleri Başkanlığı, asıl ‘ikna edici’ makam konumunda. Ne kadar ikna edebildiği de belirsiz!

Bakın, yeni hükümet sisteminin ‘en yetkilisi ve tek siyasal sorumlusu’ dışında kim var kim yok açıklama yapma telaşında. Bakın, daha üç gün önce ‘şehadet’ güzellemesi yapan malum ortalama, şimdi bakkalların önünde ve içinde ‘alkol’ barındıran ‘kolonya’ alabilmek için kuyruk bekliyor. Bakın, Müslüman ahali her fırsatta aşağılamayı marifet saydığı ‘gayrimüslimler‘den birinin bulacağı tedaviye muhtaç. Bakın, cüppeli sarıklı tipler şu aralar nasıl da ‘lüzumsuz’ görünüyor herkese. Bakın, alametleri sahtekârlık ve yalancılık olan havuz medyası, nasıl ‘Söylentilere-saçmalıklara inanmayın’ vb. başlıklar atmaya başladı…

Olağan zamanların riyakârlıkları, saçmalıkları vs. kâr etmiyor olağandışı günlerde. Bir virüs, her şeyi açık etme gücüne sahip.

Malumunuz, Batı demokrasilerinde uzun süredir ‘birey’ yüceltiliyor hâkim ideoloji tarafından. Geçtiğimiz yüzyılın özellikle son çeyreğinde büyük anlatıların sona erdiği, blokların yıkıldığı vs. masallarına, ‘birey’in eşsizliği, üstün değeri söylemi eşlik etti kaçınılmaz biçimde. Yanlış anlaşılmasın, eleştirdiğim, demokrasinin, özgür bir dünyanın bilinçli, haklarının farkında, eşitlik bilinci ve niyeti olan, bir toplum içinde yaşayan bireyinden söz etmiyorum. 

Eşsiz benzersiz ve çok ama çok özel olduğu propagandasına maruz bırakılan, buna inanmış ve kendinden başka hiç kimseye sorumluluk duymaksızın yaşamaya koşullandırılmış bireyde, sorun var. Sanki böyle bir yaşam mümkünmüş gibi, sanki insanın diğer insanlara ve doğaya ihtiyacı ve borcu yokmuş gibi… 

İşte şimdi o ‘birey’ de çuvallıyor. Eninde sonunda toplumsal varlıklar olduğumuz ve topluma ihtiyacımız, bir kez daha açık biçimde görülüyor. Kuyruğuna girilen bütün o ürünler, sömürülen, yok sayılan yığınlar tarafından üretiliyor, bu kadar basit. 

Teknolojinin nimetlerinin ‘yalıtılmış’ insanı destekler bir yönü var kuşkusuz; ancak diğer yandan ‘birlikte ve insanca’ bir yaşam için de eşsiz olanaklar sunuyor. Konser dinlemek için konser salonu zorunlu olmayabilirmiş… Müze, evden de gezilebilirmiş… Kimi aksaklıklar, eksiklik ya da şuursuzluklar, sosyal medya yardımıyla çözülüp yoluna koyulabiliyor, örneğin. 

Şu aralar bir süre, ‘daha çok’ evde oturmak zorunda o sayın birey. ‘Modern insan‘ın cebelleştiği o kadar sorun varken, bir de yalıtılmak çıktı başımıza! Memleketin eğitimlisi de telaşlı gibi sanki. Canı sıkılıyor. 

Evde daha çok zaman geçirebilmek için yarı şaka yarı ciddi öneriler sunmak, yol göstermek hayli eğlenceli olabilir kuşkusuz ve oluyor da. Buna mukabil bunu ciddi bir sorun olarak sürekli gündemde tutanları anlamak mümkün de, hak vermek biraz zor gibi. Eyvah, birkaç hafta, belki birkaç ay evde ne yapacağım? Çok sıkıcı!

Sosyal medyaya girip gevezelik edemediğim için, bu mecradan bir iki öneri sunmak istiyorum:

Evde bir süre çok sıkılacağını düşünen arkadaşlar, KHK’lilerden yardım alabilir bu ve başka bazı ‘ilgili’ konularda. Hani şu, arada bir aklınıza geldiğinde, haklarında “Sahi o yurt dışı şeysi hâlâ şey mi ya?” ya da “Ya o komisyon şeyi ne oldu, hani vardı, neydi mahkeme filan bi şey oldu mu, hay Allah ya” dediğiniz birkaç yüz bin insan ve sayıları milyonları bulan aileleri var ya, işte onlara danışabilirsiniz. 

Örneğin ben, ‘bin’ küsur gündür evdeyim ve isteyene, yaklaşık ‘seksen metre kare ıslak zemin kalebodurda’ nasıl zaman geçirilip zamanın verimli kullanılabileceği konusunda deneyimlerimi paylaşabilirim. Hayli şanslı biri olarak şükretmeliyim, hiç yalıtılmadım; ama isterseniz sizi ‘social distance’ konusunda yönlendirebileceğim arkadaşlarım, eşim dostum mevcut. Hem de öyle korona filan değil, hakikaten iliklerine kadar ‘distance’ muamelesi gören insanlar.

Ha keza, bir süre yurt dışına çıkamayacak olanlar da, yaşadıkları travmayı bizlere danışarak atlatmayı deneyebilir. İşi kaybetme korkusu, evden çalışma pratikleri; sakın çekinmeyin, sorun, danışın. Amme hizmetidir nihayetinde! Bir de dua edin, hiç olmazsa KHK’li değilsiniz, yani ev hapsi eninde sonunda geçer bir süre sonra.

Bakın moral bulmak için ne kadar çok yol var…

Ya da örneğin, cezaevinde saçma sapan gerekçelerle yıllardır tutulan sevdiklerimizi, özgürlük için ağır bedel ödeyenleri düşünebilirsiniz. Atılmak ne ki, onların yaşadıklarının yanında. “Çok sıkıldık ya burada” dediklerine tanık olduk mu hiç?

Ya sınırda bekleşen sığınmacılar? Nasıl da girdik hep birlikte makarna kuyruklarına, nasıl da istifledik tuvalet kâğıtlarını?! Neyse ki bir musluğumuz ve tuvaletimiz, suyumuz var, neyse ki… 

Çok şey var söyleyecek muhterem birey, çok şey… Fakat yeri ve zamanı değil herhalde. Bu kadar yeter sanırım. 

En eğlenceli ya da en toplumsal yarar getirdiği düşünülen sözcükler bile, ölçü kaçırılırsa, can sıkıcı ve düşüncesiz olabilir. Her fırsatta bir kez daha hatırlamalı sanırım, bu durumları, başkalarını… Şimdi hatırlamayacaksak ne zaman?

Bana kalırsa muhteşem sosyal medya enerjisi, asıl olarak bu süreçte canı yanacak, belki işini kaybedecek yoksul kesimlerin zararlarının tazmin edilmesi, işlerinden olmamaları, bu yönde kamuoyu oluşturulması için harcanmalı. “Kimse sokağa çıkmasın” demek, milyonlarca insan aç kalabilir, demektir. Krizlerde kimlerin palazlanıp kimlerin bedel ödediği sır değil. 

Biz evdeyken, evde oturma şansı olmayanlar, onların çıkarları için harcamalıyız enerjimizi. İşyerleri kapananları düşünmeliyiz. Uğrayacakları zararları asgariye indirmek için çaba göstermeliyiz. 

Diyeceğim, evde zaman geçirmek o kadar da vahim bir durum değil. Bu günler geçer, yine dışarı çıkar ve sosyallikten perişan oluruz nasıl olsa. Fakat dışarı çıktığımızda, gidecek kahve, yemek yiyeceğimiz küçük esnaf lokantası, cadde sinema ve tiyatroları olmalı. Ayakta kalmalılar. Bir de tabii, yüzlerine mahcubiyet duymadan bakabileceğimiz, haklarını gündeme getirdiğimiz, getirmek zorunda olduğumuz, emekçiler…