• 19.04.2020 00:00

  (Muhterem okur, bunlar konusu ve amacı gereği biraz uzun yazılar. Sabır diliyorum!)

Dünyayı titreten kudrete sahip kibirli liderlerin kapı koluna dokunmaya korkar hale geldikleri, çok ama çok ilginç bir deneyim yaşıyoruz. Çıplak gözle görülemeyen bir virüs; üzeri baskıyla, yalanla, şiddetle örtülmeye çalışılan ne kadar araz varsa görünür olmasını sağladı. Dünyada ve Türkiye’de. Bir yanda tahayyülü zor acılar yaşanır ve insanlar kaybettikleri sevdiklerine vedalaşma şansına dahi sahip olamazken, diğer yandan sistemin kendisini kurtarma çabası canhıraş devam ediyor ve edecek.

Böyle bir ortamda eli kalem tutanlar, şu anda ne olduğu, sonrasında ne olacağı, olabileceği üzerine bir şeyler söylemeyi deniyor. On dakika sonra başımıza ne geleceğinden, birkaç hafta sonra hayatta kalıp kalamayacağımızdan emin olamadığımız koşullarda, geleceğe dair varsayımların anlamı üzerine tartışılabilir kuşkusuz.

Buna mukabil, çok insanın geleceğe dair bazı tahminlerde bulunuyor olmasının çok temel bir gerekçesi var: Bugünden memnuniyetsizlik! Salgın, berbat olanı ortaya çıkardı, hepsi bu. Öncesindeki adaletsizliği, öncesindeki gelir uçurumlarını, öncesinde söylenen yalanları, öncesinde giderek görünür hale gelen irili ufaklı faşizm denemelerini.

Olup biteni kavramaya çalışan hemen herkeste ortak bir kanı var artık: Dünya düzeni değişmeli. Bu şekilde sürdürmek mümkün değil. Bir yandan iklim krizi, diğer yandan dehşet verici gelir uçurumu ve kapitalizmin vardığı son aşama.

Kuşkusuz, ‘yarın her şey değişecek’ ya da ‘yok ya bir şey değişmez,’ benzeri yargılar için insanın kendisini yormasına ihtiyaç yok. “İki aya her şey normale döner, kaldığı yerden devam ederiz” nevi sözler ise, bir yanıyla haklı; diğer yandan her şeyin olduğu gibi devam etmesi yönünde bir dilek beyanı.

Evet, bu günler geçtiğinde, eğer hâlâ hayattaysak, herhalde dışarı çıkıp bir yerlerde lokantaya ya da tatile gitmek isteyeceğiz. Bir gömlek almak için AVM’ye koşacağız. Bizler. Evde kalabilenler. Diğerleri değil! Bu doğru. Ve zaten ‘hiçbir şeyin aynı kalamayacağını’ iddia edenler, bu gerçeğin farkında olmayacak kadar saf değil.

‘Aynı olmayacak’ iddiası, olmaması gerektiği inancıyla ileri sürülüyor. Ezcümle, her şey ‘normale’ dönmemeli, zira yaşanılan büyük krizin temel nedeni, o ‘normal.’ Yoksa hiç kimsenin, salgın sonrası dünyanın bir günde alt üst olacağını iddia ettiği yok; sistemin olduğu gibi sürmesinde çıkarı olan sahtekârların dile getirdiklerinin aksine.

Hal böyleyken, bu vahim günlerde elden geldiğince ‘şimdiye’ ve ‘sonraya’ ilişkin bir şeyler söylemeye çalışmak, konuya dair farklı üslupta yazanların düşüncelerini bir kez daha dolaşıma sokmak, biraz hayal kurulmasını rica etmek kötü olmayabilir.

Bu nedenle ilk yazımda, “Başka bir dünya elbette mümkün” diyerek başlamış ve konuyu, okuyabildiğim yazarların düşüncelerine atıflarla sürdüreceğimi söylemiştim. Bugün alıntı yapacağım isimler, Aksu Bora, Ümit Kıvanç, Evren Balta.

İlk yazıda, Bilişim Devrimi ile birlikte kapitalizmin vardığı aşamayla ilgili satırlarımı şöyle bağlamıştım:

“ …Bilişim Devrimi de iki yüz yıl önceki Sanayi Devrimi gibi son derece sarsıcı, ama ondan daha hızlı sonuç verdi. Sanayi Devrimi’ne giden süreç ve devrimin kendisi nasıl tüm siyasal-toplumsal yapıyı darmadağın ettiyse, şimdi bilişim devrimi de aynını süratle yapıyor… Bilişim Devrimi, kapitalizmi kapitalizm yapan temel saiki: emek sömürüsü ve sonucunda elde edilen ‘kâr’ın edinilme yolunun mantığını ortadan kaldırıyor. Çok basit bir nedeni var: Üretim güçlerinin verimliliği olağanüstü bir biçimde artıyor. Yani? Kapitalizmin temeli olan ‘artı değeri’ yaratmak için emekçinin aynı biçimde ve yoğunlukta sömürülmesine gerek kalmıyor artık.

Teknolojideki büyük gelişme, sömürü olmadan verim artırılmasına ve üretim güçlerinin gelişimine izin veriyor. Sonuç? Bir süre sonra, bazı meslekler tümüyle ortadan kalkacak ve 10 kişinin yaptığı işi bir kişi yapabilecek. Ezcümle, kapitalizmin dayanağı yok artık. Bu bir dönemsel kriz değil, bir sistemin var olabilme gerekçesinin ortadan kalkması. Hal böyleyken yeni ‘sorunlar’ kendiliğinden ortaya çıkıyor: Kalan ‘dokuz’ kişi ne yapacak peki?”             

Bu soru orta vadede tüm rejimlerin ve genel olarak sistemin kaderini belirleyecek muhtemelen. Kalan dokuz kişi ne yapacak?

Çalışmayacak mı? Çalışmadan nasıl yaşayacak? Yurttaşlık maaşıyla mı? Neden olmasın, dünyada verimlilik sorunu yok ki, dağılım sorunu var. Vesaire… Sorulara dair başka akademisyen ve yazarların düşüncelerine değineceğim diğer yazılarda. Belki Russel’ın ‘Aylaklığa Övgü’süne ve Lafargue’nin ‘Tembellik Hakkı’na da. Köle muamelesi görmenin panzehiri tembellik hakkını savunmak olabilir mi? Ya da herkesin çalışmasına ihtiyaç duyulmayan bir siyasal düzende, ‘tembellik’ denilen, olağan davranış kabul edilmeyecek mi? 

Aksu Bora, Birikim Haftalık’ta “İnsan Ruhunun Sığamayacağı Kadar Küçük” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazısına “İşçi Sınıfı Cennete Gider” filmine göndermeyle başlamış, o meşhur tirattaki “çalışmak insanlıktan çıkarıyor” çığlığıyla. Aksu Bora’dan bazı satırları paylaşmak istiyorum:

“Çalışmanın sadece ‘hayatını kazanmak’ değil, toplumsal aidiyet, kimlik, anlam, güvence… demek de olduğu günlere varmadan önce, böyle bir geleceği reddedenler olmuştu; Paul Lafargue’den de önce. Ve tabii ondan sonra da… Geçtiğimiz iki yüz yıllık işçi hareketinin hiç değişmeyen hedefi çalışma saatlerinin kısaltılmasıydı, çünkü hayat, çalışmadan arta kalan zamandaydı ancak… Corona sonrasına dair bütün öngörüler, insanların önemli bir kısmının hayatını kazanamaz hale geleceğini söylüyor. Ekonomik daralma ve işsizlik. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde sık sık dile getirildiği gibi, sömürülmek bile bir ayrıcalık halini alacak yani. Kapitalizmin ne işgücü ordusuna ne de yedek işgücü ordusuna ihtiyacı kalacak. Dolayısıyla, çalışmanın reddi, iş saatlerinin kısaltılması talebi, çok eskilerde kalmış, bulanık bir anıya dönüşecek. Dönüştü bile. Home ofis denen çalışma düzeninin nasıl bir “ev kadınlığı” haline geldiğini, mesai kavramının çalışan aleyhine ortadan kalktığını hızla gördük. Uzun çalışma saatlerinden yakınan işçiler bir anda kendilerini işsiz (ya da ücretsiz izinde) buluyorlar… Bir yandan da uzun zamandır farkındayız, insan nüfusu, hayatını kazanmak için böyle didinip durmak zorunda değil. Başta tarım sektöründekiler olmak üzere, üretim teknolojilerindeki gelişme, bizi daha az çalışarak yaşayabilecek hale getirdi. Hektarlarca alana mısır ekmek, plastik benzeri tavuklar yetiştirmek, toprağı ekilemez hale getirecek zehirlerle zorlamak, dünyanın bir ucunda üretilenleri öbür ucuna taşımak türünden işlere kalkışmadığımızda, herkesi doyurabiliriz. Dünyanın bir ucunda sefil koşullarda üretilen tekstil ürünlerinden dağlar yaratmaktan vazgeçtiğimizde, herkesi giydirebiliriz…”

Aksu Bora’nın yazısında birbirini takip eden iki düşünce var: İlki işsizliğin giderek artacağı ve bir süre sonra sömürülmenin dahi bir nimet olacağı, ki bu gerçekçi tahmin kapitalizmin şimdiki haliyle süreceği varsayımına dayanıyor. Diğeri, üretim teknolojilerindeki gelişmenin, daha az emekle üretimin verimliliğini artıracağı. İkinci yorum, yukarıda altını çizmeye çalıştığım gerçeğe denk düşüyor: Sistemin nesnel gerekçesi ortadan kalktı. Öyle ya, az insanla çok verimlilik alınabiliyorsa emeğin sömürüsü de anlamını yitiriyor.

Peki, hâlihazırda kapitalizm sürdüğüne göre bu koşullarda önerisi nedir Bora’nın? Şu: “Adil, anlamlı, eşit bir dünyanın hayal kadar uzak olduğunu düşünsek bile (niye düşünelim?) hemen şimdi yapılabilecek bir şeyi yeniden gündeme getirdi geçenlerde ‘1+1 Forum’: Temel gelir. İşlerin biraz daha dengeli dağılacağı, ‘hayatını kazanma’nın biricik yolunun ücretli çalışmaya katılmak olmayabileceği bir düzenleme. Belirsiz bir gelecekte değil, şimdi yapılabilecek bir şey.”

Temel yurttaşlık geliri bana kalırsa da çok yerinde bir öneri tabii ve başka ülkelerde gündeme geldi, geliyor. Bu konuya, ‘örneklerle’ sonraki yazıda değineceğim.

Ümit Kıvanç, 9 Nisan’da P24’te “Topluca köklü değişim mecburiyeti” başlıklı bir makale yayınladı. İnsanlığı felaketten korumaya yönelik küresel bir organizasyona gereksinim duyulduğuna ilişkin görüşten (ve bunu öneren bir Umair Haque’nin yazısından) hareket eden Kıvanç, organizasyonun kimler tarafından nasıl bir hiddetle engellenme ihtimali olduğundan da söz ediyor. Kuşkusuz şimdiki formuyla kapitalizm, sona ermemek için elinden geleni ardına koymayacak ve elinde epeyce güç var!

Ümit Kıvanç’ın yazısından bazı satırlar:

“Bu düşünce yoluna adım atan, tekil sorunlarla yüz yüze olmadığını, yeryüzündeki insan varoluşunu ekonomisiyle, savaşlarıyla, kültürüyle, alışkanlıklarıyla, velhâsıl bütünüyle ele alıp silkelemeden kayda değer sonuca ulaşılamayacağını daha ilk etapta kavrıyor. Bütüne dair, temele dair, esas meselenin ne olduğunu kimsenin gözlerden gizleme şansı artık yok: Salgınlar gibi, onlardan daha beter ve daha karşı konamaz olacağı belli iklim felaketi de ancak küresel dayanışmayla alt edilebilir. Hattâ dayanışma kavramı bile yetersiz, yüz yüze kalınan tehlikenin boyutları karşısında; düpedüz, topluca katılım ve organizasyon gerekiyor. Küresel örgütlenme. İnsanlığın şu haline bakınca ütopya olarak telaffuz edilmesi bile kulağa tuhaf geliyor…”

Ardından, küresel bir organizasyon için neler gerekiyor sorusunu yöneltip yanıtını arıyor Kıvanç:

“Dünyaya bir tür sosyalizm ya da en azından, sosyalistçe ilkeleri, kurumları olan, ilkelerini, şeklini şemailini henüz bilmediğimiz bir toplum düzeni gerekiyor; eğer insanca yaşamak gibi bir niyetimiz varsa. Çünkü insanların, başkalarının onları mecbur bıraktığı hayatları sürerek canlı kalabiliyor, ufak bir azınlığın keyfini sürdüğü eğlenceli hayattan artakalanlarla, itiraz etmediği sürece önüne atılan kırıntılarla besleniyor olması, insanca yaşamak değil… Bugünün umursamaz, küstah, saldırgan kapitalizminin, bırakın böylesine kendinden emin, pervâsızca sürdürülebilmesini, doğrudan ayrıcalıklı olmayan kesimlerden de destek bulabilmesi insanlık açısından patolojik bir durumdur. Öyle ki, çok basit gerçeklerin bile hatırlatılabilmesi, zorlu, zahmetli ikna faaliyetlerine bağlı. Kendilerini kötü bir hayata mahkûm eden eşitsizliği insanların bu kadar doğal sanması ve sayması zaten patolojik vaziyettir, 20. yüzyılda buna ‘menşei belirsiz’ kurumsal, örgütlü rıza da eklenmiş durumda.”

Ümit Kıvanç, bu durumu sağlayan ‘toplumsal rızanın’ nasıl üretildiğini ve özellikle güncel acımasız kapitalizmin bunu nasıl başardığını sorguluyor:

“O üretmiyor. Alternatif kendini imha ettiği için insanlar akıntıya kapılmış gidiyorlar. İnsanlığa sosyalistçe toplum hayatının vaat ettiklerini anlatmaları beklenen günümüz sosyalistlerinin en vahim handikapı, var olmuş -reel!- sosyalizm deneylerinin insanlığın hafızasında tuttuğu nâhoş yeri yok saymaları. Buna da hem bizzat o deneyler hakkında muazzam bir cehalet hem de sosyalizmin mümkün yegâne varoluş tarzının onlar gibi olabileceği yollu ufuksuzluk yol açıyor. Başka hayatî sebepler de var. Sosyalizmi devlet iktidarını ele geçirerek tepeden aşağı kurulabilecek bir disiplin mekanizması sanmak, yeryüzünden -ve ne yazık ki son ferde kadar her sosyalistin kafasından- silinemedi henüz. Kapitalist göz boyama, anti-komünist propaganda, sosyalizmin hem bireye hem topluma yönelik olarak içerdiği parlak ve zengin gelecek vaadini bütünüyle örtemez, çarpıtamazlar. O vaat bunun için fazla parlaktır.”

Ve ilk önerisi: “…bugün dünyaya tam da vaktiyle Marksizmin yapabildiği gibi, bir kökten, toplu çözüm önerisi gerekiyor. İşe belki sosyalizm değil ‘sosyalistçe’den başlamalı. Meselâ sosyalistçe yaşansa, sağlıkçıların yeterli ekipman bulamaması diye bir mesele olamaz. Sosyalistçe ilkeler toplum hayatında daha etkili olsa, virüsü Marmaris’e, Bodrum’a taşımak için seferber olmuş orta sınıf daha bir kendini bilir, başkalarının hayatını hiçe sayan davranışları böylesine rahat benimseyemez, yapamaz. Sosyalistçe zihniyetin örgütleyeceği sağlık hizmeti, en yoksul bireyi dahi gözetir, güvenceye alır.”

Eşitlikçi bir toplum için, yürekten katıldığım ‘sosyalistçe eşitlik’ talebi ve bunun değerini insanlara anlatabilmek. Küçümsemeden. Ne anlatma çabasını, ne de karşıdaki insanı. Herkesin, eninde sonunda insan gibi yaşamak isteyeceği, istediği gerçeğini bir an olsun unutmadan.

Son olarak, Evren Balta’nın, İrfan Aktan ile söyleşisindeki bazı cümleleri paylaşacağım.

Balta’ya göre corona virüsü bize, dünyaya bir ayna tuttu. Salgının tüm gerilim hatlarını ortaya çıkardığının, hiçbir şeyin eskisi gibi sürme ihtimali olmadığının; ancak bunun kendiliğinden gerçekleşmeyeceğinin altını çiziyor söyleşi boyunca. ‘Ulus devletlere’ ait mekanizmaların kullanıldığı ve yönetimin değil, halkın ‘sokağa çıkma yasağı’ ilan edilmesini talep ettiği, son derece ilginç bir deneyim.

Son zamanlarda popüler olan ve özellikle Çin örneğinden yola çıkılarak yapılan ‘dünya çapında otoritelerleşme’ tahminlerine mesafeli yaklaşıyor ki, bence her mesafeli yaklaşım gibi, daha tutarlı!

“Örneğin bir başka otoriter rejim olan İran, krizle mücadele etmekte kesinlikle en başarısız ülkelerden biri oldu. Tedbirlerin zamanlamasında geç kaldı, yaygınlığı konusunda başarısız bir sınav verdi. Önce kriz yokmuş gibi davrandı, sonra krizi küçümsedi, ardından da kriz için dış güçleri suçladı. Ama sonuç olarak otoriter olmasına, elinde çok güçlü ve merkezi olarak kontrol edilen bir devlet aygıtı bulunmasına rağmen krizi kontrol edemedi.”

Balta’ya göre asıl önemli olan, rejim tipinden çok, devletlerin kapasitesi ve tabii, ‘risk’ ile kurdukları ilişki. Devletlerin eskisinden farklı olarak ‘riskleri’ özellikle hafife aldıklarını ve bu durumun ‘belirsizliği’ güçlendirdiğini, belirsizliğin bir strateji olarak benimsendiğini hatırlatıyor. Hatta iktidarların (o belirsizleştirmenin katkısıyla) yarattığı ‘terörist’ imgesiyle ‘virüs’ imgesi arasındaki benzerliğe dikkat çekiyor. Örneğin, ikisinin de kökü dışarıda!

Evren Balta, hâlihazırdaki sıkı devlet tedbirlerinin ‘kalıcılığı’ konusunda iyimser değil. Daha doğrusu ‘şüpheci’, diyelim. Geleceğe ilişkin ise, küreselleşmenin arık bilinen haliyle sona erdiği görüşünde:

“Ama küreselleşme artık hiçbir zaman aynı olmayacak. Bence insan odaklı olmayan, tamamen piyasanın ve malları hareketine dayalı, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkan küreselleşme dönemi bitti. Zaten bitmeliydi. Batı’da yükselen popülist tepki de bu tarz bir küreselleşmeye yönelik yönünü şaşırmış bir itirazdı. Bu tarz küreselleşmeye yönelik itiraz ulusal, milliyetçi bir hattan da, dayanışmacı, dâhil edici bir küreselleşme hattından da devam edebilir. Ama hangisinden devam ederse etsin sınırsız bir piyasacılığa dayanan küreselleşme fikrinin geri gelmesi artık zor.”

Bu yazıda üç yazardan alıntılar yaptım. Benzer yerlere vardıkları kanısındayım. Bu çapta felaketler her zaman bir ‘yeninin’ ortaya çıkmasını sağlayabilir. 14.yüzyıldaki veba salgınının dünyasından çok daha hızlı bir çağda yaşıyoruz ve türlü musibetler kapımızda.

Bir şeyler değişiyor, değişecek. Şu ya da bu yönde. Türkiye’de ve dünyada. Belki çok acı veren yıllar geçireceğiz. Belki halklar, üzerine düşeni yerine getirip bu rezalete son verecek ve yaşamını kurtaracak. Görünen, artık böyle bir saçmalığın devam edemediği.

Eğer herkesin çalışmasını gerektirmeyen bir seviyeye geliyorsa üretim araçlarının gelişmişlik düzeyi, belki de ‘tembellik hakkı’ daha çok konuşulmalı. Her şey yeniden ele alınmalı, düşünülmeli. Ama her şey. Herkes kendi alanının, işinin gücünün geleceğine ilişkin hayaller kurmalı. Berbat bir ülke ve dünyada yaşamak da, daha iyisini hak etmek de, insanların elinde nihayetinde. Başka bir dünyanın mümkün olmadığına inandırılmış insanların.

Konuya dair ortak düşünme ve yazılardan haberdar etme çabasına, aralıklarla devam edeceğim…