• 3.05.2020 00:00

  Bu güne dek tanık olduğum en iyi, en sağlam, en ‘öz’ seçim sonucu değerlendirmesini, rahmetli

hocam Yavuz Sabuncu yapmıştı.
Yavuz Hoca, Türkiye’deki nadir seçim hukuku uzmanlarındandı. Hasan Ersel ve Fuat Aleskerov’la
birlikte kaleme aldıkları (Seçimden Koalisyona Siyasal Karar Alma) güzel bir kitapları da vardır. Fakat Hoca’nın yorumu, seçim hukuku uzmanlığından değil, hem memleketi hem de İslamcı hareketi tanımasından kaynaklanıyordu.

Kasım 2002 seçimlerinin ertesi günü odasına gittim. AKP, yüzde 10 seçim barajı nedeniyle geçerli oyların yaklaşık yarısı çöpe gittiği için (yaşasın milli irade ve demokrasi!!), yüzde 35 kadar bir oyla tek başına iktidar olmuştu. Hoca bilgisayarın başında, dudaklarından hiç düşürmediği sigarasıyla oturmuş sonuçları okuyor. “Ne diyorsunuz” diye sordum. Başını ekrandan çevirmeden, “Bir daha gitmezler” dedi! O gün konu üzerine başka bir şey konuşmadık, ben de bir sigara yaktım, çay içtik…

“Bir daha gitmezler”, “Bir daha seçim olmaz” ya da “Kazık çakabilecekler”, demek değildi kuşkusuz. Buna mukabil sıradan, herhangi bir sağ partiden değil, Cumhuriyet ve onun temel taşı laiklik ile büyük sorunu olan bir ideolojiden ve o ideoloji için bereketli mi bereketli bir topraktan söz ediyoruz. Yalnızca kendisine verilen süre içinde yönetmeyi değil, rejim değiştirmeyi hedefleyen bir ideolojiden.

Hoca’nın endişesini paylaşıyordum. Ondan farklı olarak, ‘muhit’ deneyimim nedeniyle. İnsanın iliklerine işleyen, büyüdüğü muhit. Dindar/muhafazakâr seçmenin, muhalifler tarafından
tanınmadığını, bilinmediğini düşünüyordum. Muhalefetin karşısında, ne bazı münasebetsizlerin dillendirdiği gibi ‘bidon kafalılar’ ne de lüzumundan fazla heyecanlıların zannettiği gibi ‘çevreden gelip merkezi demokratikleştirecek’ bir kitle vardı. Yıllarca şunu dilemiştim: İçlerinde büyüdüğüm dindar insanlar mutlu olsun, eşit olsun, insanca ve özgür yaşasın, inanç ya da kılık kıyafetleri nedeniyle, sınıfsal aidiyetleri nedeniyle hor görülmesin, ancak ‘tek başlarına’ iktidara gelmesinler, Allah korusun!

2002’de olan buydu ne yazık ki. ‘Tek başına iktidar olma’ kaygısını yalnızca bu parti için taşımıyorum ayrıca. Az gelişmiş bir demokrasi (eskiden tabii!) olan Türkiye ‘koalisyonlarla’ yönetilmeli. Çok partili yaşamda, tek parti iktidarları daha büyük sorun oluşturmuştur, her ne kadar AKP kendi seçmenini bunun tersine inandırmış olsa da! Bundan sonra da Türkiye’yi kurtaracak olanın koalisyonlar olduğu kanısındayım.

Türkiye’de en makul görünen insanı dahi delirtmek istiyorsanız, ona koltuk vermeniz yeter ve bu nedenle tek parti iktidarları, yerleşik siyaset kültürü nedeniyle de çok riskli. Ancak yine de benim ‘muhit insanı’ dediğim seçmenle, diğerleri, örneğin sosyal demokratlar arasında belirgin ve demokrasi lehine farklar var. Muhafazakâr seçmen ortalamasının kendi dünyası, sahip olduğu kavram seti içinde ve yetiştirilme tarzı nedeniyle, otoriterliğe savrulması, benimsemesi daha kolay.

Özetle, bir örnek kabul edilemeyecek söz konusu yurttaş kümesinin ‘ortalaması’, demokratik sistem içinde mutlu mesut yaşayabileceği gibi, türlü otoriterlikleri de hiç dert etmeden bir ömür sürebilir, sürebiliyor. Tabii, ‘Muhalif seçmenlerin otorite karşısındaki durumu çok mu farklı’ sorusunu yönelteceksiniz haklı olarak. Çok değil belki ama kesinlikle farklı, derim. Ve işte o ‘farklılık’, hiç olmazsa asgari demokratik standardın tutturulması için gerekli.

Gazete Duvar’da muhafazakâr kesim üzerine epeyce yazı kaleme
aldım bu nedenle. Önce ne ile karşı karşıya olunduğu anlaşılmalı ki, muhalif siyaset anlamlı biçimde yapılabilsin. Bakın, şunu hatırlayalım yalnızca: Nurettin Sözen döneminde İstanbul’daki İSKİ skandalı -ki bugünkü ‘israf’ yanında lafı edilmez- SHP’yi ne hale getirmişti. Parti seçmeni olup bitene, yolsuzluğa, kendi partisine nasıl tepki vermişti.

Solun türlü renklerine mensup seçmen, eleştiriye ve çeşitli kanallarla tepki vermeye, diğerleriyle kıyas kabul etmeyecek ölçüde açık ve aşina. Muhafazakâr dünyanın yapısı, eleştirel yurttaşın doğum sancısını çok zahmetli hale getiriyor. Söz konusu gerekçelerle, AKP’nin ‘tek başına iktidarı’ konusunda Hoca’yla aynı kanıdaydım. Nitekim haksız çıkmadı! Gitmeye tahammül gösteremeyecekleri bir yapı tercih ettiler, oluşturdular.

Gelelim ‘başlığın’ gerekçesine… Hiçbir tarihsel olgu-olay, tek bir değişken ya da etmenle anlaşılamaz ve ne olayların ne de kurumların-partilerin ömrü düz bir çizgiden ibarettir. Bu nedenle, uzun süre iktidarda kalmış bir parti ve ideoloji için “Hep aynıydılar” demek de, “Çok değiştiler” demek de hayli sorunlu. Kuşkusuz her parti gibi AKP’nin de bir ideolojisi vardı (neo-liberalizme gönül vermiş ve başı sıkıştıkça Türkçülüğe yaslanan bir İslamcılık) ve bu değişmedi. Buna mukabil bunca zamanda defalarca yol ve yöntem değiştirip neredeyse her görüşle ittifak kurdu ve böyle bakıldığında 2002’deki partiyle bugünkünün pek benzerliği kalmadı.

Koskoca 18 yıl, dile kolay… Muhalefetin büyük hata ve saçmalıkları, hiç tanımadıkları bir dünyayı zaman zaman koşulsuz biçimde pohpohlayan bir kesim ‘okumuşun’ aymazlığı, uluslararası değişkenler, dünyada ve tüm temsili demokrasilerde olup bitenler, ekonomik darboğaz ve krizler, tercih edilen büyüme modelinin ‘kaçınılmaz’ biçimde çuvallaması, ülkenin her açıdan değişim geçirmesi, iktidarın muhtelif krizleri ‘Allah’ın lütfu’ olarak görüp değerlendirmesi vesaire…

Sonunda vardığımız yer malum. Fanatikler, beslemeler, iktidarı paylaşanlar, Perinçek ve Feyzioğlu gibi ‘hevesliler’ dışında hayatından ‘memnun’ olan yok gibi. Uzatmaya gerek yok, sayılsa, sabaha dek sayılır.

İktidar partisinin şu koşullarda iktidarda kalabilmesi için ‘kendisini’ sürekli gündemde tutmak dışında bir seçeneği kalmadı. Burada yalnızca ‘şahsım ve parti teşkilatından’ söz etmiyorum ‘kendisi’ derken. Başka bir şey konuşurmuş, tartışırmış gibi yaparken de aslında ‘kendisi’ hakkında konuşturmak, ilgiyi hep canlı tutmak zorunluluğu.

Sürekli kendisiyle meşgul olunmasını talep eden insanlar için ‘diğerlerinin’ varlığı, ancak ilginin kendisi üzerinde toplanmasına yardım ettiği ölçüde gereklidir. Böyle bir insanla arayı bozduğunuz anda, sizin diğer nitelikleriniz de onun açısından önemsizleşir, değersizleşir. İktidar partisi için, muhalif olanın konumu bu. O muhalifin kim olduğunun, ne söylediği ya da yaptığının, başına ne geldiğinin bir önemi yok.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sık işitilen ve herkesin bildiği meşhur sözü, malum: Türkiye, evlatlarına, kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânı vermiyor. Hâlihazırda yaşadığımız deneyimde, Tanpınar’ın tespitindeki Türkiye yerine Erdoğan ve partisini koyabiliriz rahatlıkla. Ülke, kişi ya da topluluklar olarak ne yaşarsak yaşayalım, her durumda ama her durumda aynı şeyi konuşur hale geliyoruz. Bu bir yandan çok yıpratıcı ve bıktırıcı, diğer yandan, iktidar açısından varlığını sürdürebilmesi için elzem. Başka herhangi bir konu üzerine konuşulması ve tartışılmaya başlanmasına tahammülleri yok çünkü.

Her sorun, aynı zamanda bir ‘anket’ konusu. Ne yaşanırsa yaşansın, öncelikle oy oranlarına etkisi hesaba katılıyor. Haliyle, yaşananın içeriğinden bağımsız olarak, başımıza gelen her neyse öncelikle iktidarının sürdürülebilmesi bakımından yaratacağı ‘sakınca’ ve ‘olanaklar’ bağlamında değerlendiriliyor. Yaşamlarımızın, özgürlüğümüzün, haklarımızın ve hatta sağlığımızın bir ‘piar’ çalışmasına katkısı dışında değeri yok. Önemsizleştiğimiz, değersizleştiğimiz ölçüde ‘işe yarar’ olabiliriz.

Değersizleştirme, yalnızca sınıf gadrine uğrayan yoksullar için değil, muhalif her bir yurttaş, her bir kurum açısından geçerli. Bilindiği gibi askerlik eğitiminde temel hedeflerden biri, eğitim verilenin kendisini diğerlerinden farklı bir ‘birey’ olarak hissetmesini engellemektir. Esas olan sorgulamak değil emre itaattir ve her bir emre uyacak insan, emir verenin sesinden başkasını duymamalıdır.

İçinde yaşadığımız rejim de aynı insan tipine muhtaç. Devlet için, o devletin partisi ve tüm kurumları için, devleti temsil eden kişi uğruna varlığını feda edebilecek, kendisini ancak bu değerlerle var edebilen insan. Böyle birinin, söz konusu sembollere aidiyet dışında değeri olmadığını hissetmesi, bir gereklilik. Dolayısıyla, rejim için herhangi bir sorunun ‘adı’ dert değil. Asıl önemli olan: 1. o sorunun, dikkatin kendi üzerine çevrilmesi ve oyların artırılması için bir kamuoyu oluşturma çalışmasına nasıl dönüşeceği ve 2. kendi tarafında olmayanın, hangi yol ve araçlarla değersizleştirileceği.

İktidar makinesinin dişlileri, her koşulda bu iki hedefi gerçekleştirmek için harekete geçiyor. Bir virüsle ilgili, değersizleştirilecek uygun siyasi hasım bulunamayınca, salgın hastalık HDP’lilere ve Kavala’ya yıkılamaya uygun olmadığından, bir şeyler arandı. Muhtemelen anket sonuçları parlak değil,
maske sorunu, dolar yedi lira, belediyeler ön aldı, filan fıstık…

Eh aylardan Ramazan, elde nefis bir Diyanet var, bir de Ankara Barosu’nun (haklı) açıklaması… Konu üzerine bir anayasa yazısı yazmayı istemedim. Laiklik üzerine onlarca yazı kaleme aldım bugüne dek ve Türkiye laik-seküler olmayan bir ülke. Anayasa’da ne yazdığının hiçbir önemi yok. Diyanet’in başında oturan ve görevden alındığı gün adı unutulacak (diğerleri gibi) şahsın olmadığı gibi. Ne yapması isteniyorsa onun için çabalıyor.

Binlerce insanın salgın günlerinde Umre’ye gitmesine olur veren Diyanet başkanının eşcinselliğe ve evlilik dışı yaşama yönelik sözleri ve hedef göstermesi, yeryüzündeki hiçbir uygar/demokratik ülkede ‘olağan’ kabul edilmez. Ayrıca Türkiye’nin askıdaki anayasasına da aykırıdır. Diyanet, çalışanlarının maaşını ve izansız masraflarını eşcinsellerin, içki içenlerin, evlilik dışı ilişki yaşayanların, oruç tutmayanların, Sünni olmayanların ‘da’ ödediği, bir kamu kurumudur ve ‘ilahi’ herhangi bir yönü yoktur.

Başındaki şahıs devlet memurudur. Hepsi bu. Eğer iktidar bu halden memnun değilse, ortağıyla birlikte Anayasayı değiştirip Türkiye’yi demokrasi, hukuk devleti ve laiklik ‘yüklerinden’ ve bizleri de bu çileden kurtarmayı deneyebilir kuşkusuz!

Sokaktaki çocuğa sorsanız, şu tartışmanın ‘asıl’ nedenini söyler. Ellerinde bolca ‘höt-zöt’ ve dini duygular dışında bir şey kalmamışların, muhalefeti, çaresiz hissedeceği başlıca alana çekme çabası! Buna kuşku yok. Ezcümle, söz konusu tartışma ‘bu yönüyle’ yapay.

Diğer yandan, iktidarın şu ana dek canına okuduğu kurumları ve ilkeleri göz önünde bulundurunca, kuşkusuz hiç yapay olmayan, son derece gerçek bir sorun var orta yerde. Diyanet’in açıklamalarının toplumsal karşılığı ve muhalefetin ‘belirsiz ilkeleri’ konularına, önümüzdeki yazıda gireceğim…

Diyeceğim; farklı cinsel yönelime sahip ya da evlilik dışı ilişkiyi tercih etmiş çok sayıda yurttaşa yönelik akıl almaz üslupla ‘hedef gösterme’ ve ‘bir siyasal yöntem olarak değersizleştirme’ ile o sözlerin devlet kademeleri tarafından sahiplenilmesiyle düzen değişikliği yolunda bir adım daha atılmış olması arasında, çok güçlü bağlar var.

“Aman canım, gündem değiştiriyorlar” ile geçiştirilmemesi gereken anlar bunlar. Muhalefet, herkes için geçerli ‘temel anayasal ilkeleri’ dahi sahiplenmekten, savunmaktan korkar, çekinir halde. Bir kez daha: Anayasal ilkeler.

Doğru, gündem değişikliği çabası çok açık ve doğru, rejim de böyle böyle değişiyor. Bir adım at bekle, bir adım daha at bekle, bir adım daha! Her şey herkesin gözünün önünde olup bitiyor. Muhalefet, o esnada işine gelmeyenleri, riskli bulduğu adımları görmezden gelerek, azımsanmayacak miktarda yağ sürüyor iktidarın ekmeğine. Türkiye’nin bir ‘din devleti’ vs. olacağı yönünde kaygılı değilim. Buna mukabil bir din devleti olmadan, hatta adını hiç koymadan da, özellikle muhalifler açısından
yaşanmaz, nefes alınamaz hale getirilebilir bir ülke…

Konuya ilişkin yazı önerisi: Levent Gültekin, ‘Babacan, Davutoğlu, Karamollaoğlu ve Laiklik’ (Diken).