• 12.05.2020 00:00

  Geçtiğimiz ay, üç-dört yazıda bir, bugüne ve geleceğe dair makale ve söyleşilere yer veren yazılar kaleme alacağımı söylemiştim. İlk yazının başlığı, ‘Başka bir dünya elbette mümkün’, ikinci yazının başlığı ise ‘Belki de dünyayı tembellik kurtaracak’ idi. İkinci yazıda, Evren Balta’nın bir söyleşisindeki düşüncelerine, Ümit Kıvanç’ın ve Aksu Bora’nın yazılarına yer vermiştim.

Bu kez, biri anayasa/devlet kuramları diğeri iktisat çalışmış iki akademisyen, Cem Eroğul ve Ahmet Haşim Köse’nin bazı satırlarını/düşüncelerini aktaracağım. Gelinen yer ve olasılıklar üzerine.

Öncesinde, derdimi bir kez daha yinelemek istiyorum: 

Dünyada ve Türkiye’de olup biten üzerine tek başına düşünmek mümkün değil. Herkesin birbirinden haberdar olması, düşüncelerin tekrar tekrar dolaşıma girmesi, üzerine tartışılması, bilginin her yolla ortaklaşabilmesi ve yayılması çok önemli. Ayrıca, ülke ve dünyayla olabildiğince çok ve yaygın iletişim kurmak, yeryüzünün her yerinde yeni bir dünya için kafa yoran insanların düşüncelerini paylaşması, artık zorunluluk haline geldi. Kapitalizmin vardığı aşamadaki sonuçlarını, yalnızca kendi sınırlarımız içinde yaşamıyoruz. Dünya nüfusunun kaderi birbirine bağlı, devletler her yerde çürüyor, çürürken ceberrutlaşıyor.   

Yıllardır hemen her yazının sonunda bir okuma önerisi yapıyor oluşumun bir nedeni de bu aslında. ‘Haberleşme ve paylaşma ağı’ hayati. Ayrıca günümüz teknolojisi bu yöntemi çok kolaylaştırıyor.

Bizi yani insanı, bizden yani insandan başka kurtaracak olan yok. Biz ne yapacaksak, ne düşüneceksek o olacak, başka bir şey değil. Bir yandan güncel sorunlarımızı tartışıp diğer yandan ileriye dönük çıkarımlar yapmak, bir şeyler kurmaya çalışmak zorundayız. Yeni şeyler. Yeni bir dil üzerine. Aklınıza gelecek her konuda ve her alanda. Bugüne dek edinilen ne varsa değerlerini bilip onların üzerine inşa etmek. Ayrıca yalnızca güncele takılıp kalmak bizi boğacak, sinirimizi bozacak, mutsuz edecek, umutsuzluğa sürükleyecek… Şimdilerde olduğu gibi.

Söz konusu çabalar, ilk aşamada genellikle küçümsenir. Özellikle ‘müesses nizam’ kendi dışında bir dünya önerenleri yok etmek için elinden geleni yapar. Kurulu olan, yenilik iddiasındakine tahammül edemez. Feodal kurumlar burjuvaziye; kilise laik düşüncenin filizlenmesine; yobazlık Rönesans’a, Reform’a, Aydınlanma’ya direndi ve malumunuz, birinciler her zaman kaybetti! 

Kapitalizm, kabul etmek gerekir ki ‘benden sonra tufan’ yalanını en yaygın biçimde kabul ettirmeyi başarabildi. Yüzlerce yıllık tarihinde tüm krizlerini daha fazla insan feda ederek aşıp çeşitli araçlarla insan zihnini tutsak almış durumda. Buna mukabil, önceki yazılarda altını çizmeye çalıştığım gibi, bu kez binanın ‘temeli’ yıkılıyor ve bunu yapan, iki yüz yıl önceki gibi yine bir devrim: Bilişim Devrimi. 

Bilişimdeki olağanüstü atılım sayesinde çok daha az insanın çalışmasıyla aynı verimlilik elde edilebiliyorsa, emek sömürüsü ve peşi sıra devlet, anlamını/işlevini yitirecek. Sonuç? Çok basit görünen bir soruyla karşı karşıyayız ve bir kez daha: 10 kişinin işini, bir kişi yaptığında, kalan dokuz kişi ne yapacak? Üstelik nüfus sürekli artarken ve iklim felaketi kapımızdayken.

Kapitalizm geri dönülemez bir noktada ve aklı başında insanlar uzun süredir Türkiye ve dünyada bunu tartışıp yazıyor. Fakat aynı yapı, her türden saldırganı da seferber etmiş durumda. Başlıktaki ‘ahmaklık’ meselesi bununla ilgili. 

“Başka bir dünya mümkün” dediğiniz anda, en hafifinden bir ‘aşağılama’ ‘küçük görme’ mekanizması işlemeye başlıyor ve neo-liberalizmin ‘mümessilleri’ insanı mahcup eden bir çocuksulukta örneklerle piyasa övgüsü düzüyor. Örneğin, Türkiye’de, salgında maske dağıtılamamasını dahi bir anda ‘sosyal devletin başarısızlığı’ olarak mahkûm edip buradan bir ‘serbest piyasa’ zaferi çıkarmak gibi. Pes hakikaten!

Söz konusu zihniyetin temsilcileri laik/seküler oldukları iddiasındalar ancak kapitalizme bağlılıkları, herhangi bir dinin dindarından çok daha güçlü bir ‘iman’ gerektiriyor. Bir üretim biçiminin ‘şu haliyle’ sona erebileceğini hayal dahi edemiyor oluşları, bana kalırsa yine içinde yaşadığımız koşulların vahim ürünü ve tabii sistemin büyük başarısı. İnsanları, diyelim ki ‘borsa’ bir saat içinde yok olsa yaşayamayacaklarına, aç kalacaklarına ikna etmiş durumdalar!

‘Bolluğun’ herkes tarafından eşit bölüşülmesi ve buradan doğacak insanca yaşam idealini son derece gülünç bulanlar, binlerce işçinin bir kişi ya da aileyi daha da zengin etmek için kan ter içinde kalmasını ya da iki üç kişinin servetinin birkaç milyonun gelirine eşit olmasını son derece olağan görüyorlar. ‘Dünya vatandaşlığı’ idealini çok aptalca buluyor, buna mukabil virüsün tedavisi için başka ülkelerin bilim insanlarının iki dudağının arasına bakıyorlar. O virüsün ya da yoksulluğun ulusal sınırlara aldırmadan tüm dünyayı esir alması dahi hiçbir şey değiştirmiyor düşüncelerinde. 

Diyeceğim, hâlihazırdaki koşullarda ve sonrasında, başka bir yaşamın mümkün olacağını düşünen, savunan, önerilerde bulunan herkes, doğal olarak ‘müesses nizamın’ her düzey ve mecradaki savunucuları tarafından aşağılanacaktır ve bunun hiçbir önemi yok. Evet, hiçbir önemi yok.  

Gelelim, Ahmet Haşim Köse ve Cem Eroğul’dan alıntılara…

Ahmet Haşim Köse, Gazete Duvar’da iki yazı kaleme aldı. İlkinin başlığı ‘Yeni masada eski oyun eski kartlarla oynanabilir mi?’ (8 Nisan 2020). Köse, öncelikle küresel sermayenin kendisini kurtarma hamlelerine dikkat çekip okuru salgın öncesi kriz yıllarına götürüyor:

“İki haftanın ardından yine çok şey değişti. Küresel sermaye ve kurumları işin ciddiyetini anladı ve art arda küresel ekonomi için yardım paketleri, kurtarma politikaları ve devletlere alınması gereken önlemleri açıklamaya başladılar… Sermayenin cephesinde hiçbir şey giderek insanlık dramına dönüşen bu salgınla başlamadı. Kapitalizmin süregiden bunalımına, bu salgın yıkıcı darbe olarak eklendi ve gerçek açığa çıkmaya başladı. Bunu anlamak için sadece geride bıraktığımız son birkaç yıla bakmamız yeterli. Öncelikle, 2008-2009 küresel krizinden sonra dünya ekonomisinin zaten uzun süren bir durgunluk eğilimini yaşadığını unutmamalıyız. Krizin ardından kimi canlanma eğilimleri izlense de asıl olan sürekli durgunluktu… Küresel kapitalizmin üretim ve dolaşım alanı, Covid-19’dan çok önce, yapısal kriz eğiliminin izlerini sergilemeye başlamıştır. Bu eğilim, Sungur Savran’ın haklı tespitiyle, Covid-19’la sadece hızlandı ve küresel sermayenin kabul ettiği bir krize dönüştü.”

Kapitalizmin, krizini kabul edip kendi önlemlerini almaya başlaması ne demek? Şunları söylüyor Köse:

“Peki ne olacak? Korona seli insanlığı ve piyasaları altüst edip, geride kumu mu kalacak? Elbette değil; öyle ya da böyle kapitalizmin yeni bir eşiğindeyiz. Antonio Gramsci, Hapishane Defterlerinde (materyalizm dalgası ve otoritenin krizi alt başlığında) ‘eskinin öldüğü ama henüz yeninin doğmadığı‘ bir durumu tanımlamak için interregnum kavramını kullanır. Bana kalırsa dünya kapitalizmi de öylesi bir süreç içinde. Epeydir hasta yatağında can çekişen neoliberalizm ölüyor, sorun kapitalizme ne olacağı? Sermaye açısından bakıp, yazıya başlığını veren sorumuzu soralım: Yeni masada eski oyun, eski kartlarla oynanabilir mi?”

Masa yeni ve oyun eskiyse, herhalde eski yöntemlerle oynanmaya kalkışılacak hiçbir oyun, insana eziyet etmeden süremez.

Köse, 6 Mayıs tarihli ‘Toplumsal mesafe daralırken ya da orta sınıf ideolojisi çökerken’ başlıklı ikinci yazısında ‘aynı gemide’ olunmadığını, olunamayacağını anlatırken orta sınıf ideolojisinin çöküşüne dikkat çekiyor. Demokratik sistemleri ayakta tuttuğu varsayılanın da kültürel ve maddi anlamda orta sınıf olduğu hatırda tutulmalı: 

“Evet, başında da sonunda da sınıfsal bir melanetle yüz yüzeyiz. Düşünün bir kere ‘fiziksel mesafeyi’ kimler koruyor? Burjuvazi mi? Elbette ama burjuvazi toplumun diğer sınıflarıyla olan fiziksel mesafesini zaten inşa etmiş ve her zaman korumuştur. Bu mesafe onun toplumsal mekân örgütlenmesinin doğal ruhunu, yani normalini oluşturur. Salgının kent mekânlarındaki dağılımına bakınız… Bu mekânların emekçi sınıfların yaşam alanları olduğunu kolayca göreceksiniz. Mesafe sorunu kapitalist sınıfın dış halkasında, yani onun küçük, taşeron halkasında gözlemlenir. Gerek yaşam mekânlarında gerek emek süreçlerinde küçük burjuva ve emekçi sınıflarla daha yakın ilişkiler içinde olan bu dış halka, zaten toplumsal olarak var olan sosyal mesafesini, şimdi fiziksel bir mesafe olarak inşa etmek ve korumak zorundadır.”

Peki, bu felaketler sonunda daha insancıl bir kapitalizm mi olacak? Böyle bir şey mümkün mü?

Köse soruyu cevaplıyor: “Küresel kurumların kapitalizmin bugün içinde bulunduğu durumu 1929 Büyük Bunalımı’na, II. Dünya Savaşı’na uzanan büyük yıkıma benzeten çok sayıda tespiti olduğunu biliyoruz. Küresel kapitalizmin melanet sonrasında yeni bir düzenleme dönemine gireceği ve zorunlu olarak insanlaşacağı, bu tartışmaların iyimserler tarafında çokça tekrarlanıyor… ben böylesi bir düzenlemeyi hiç de mümkün görmüyorum. Elbette kimi düzenlemelerin zorunluluğu de facto bir durum olarak sistemin karşısında duracak. Ama biliyoruz ki toplumsal sistemler saf akılla yönetilen iradeler değillerdir. Büyük düzenlemeler ancak büyük çöküşler eşliğinde kolektif bilince ulaşıyor. Melanet çelişkiyi güçlendiriyor; ama kapitalizmi insancıllaştırma bilincini doğrudan sermaye toplumunun doğasına taşımıyor. Bunu anlamak için küresel kapitalizmin merkez ekonomisine, ABD’ye bakmak yeterli. Donald Trump’ın ABD’si hiç de Franklin Roosevelt’in ABD’sine benzemiyor. Yani yeni bir sınıf uzlaşısı (New Deal) merkez kapitalizmde mümkün görünmüyor. Ayrıca ABD’de new deal’ın küresel kapitalizmin çelişkisini çözmediğini, hatta küresel düzeyde ticaret ve sermaye akımlarını sınırlayan uygulamaları güçlendirerek, bu çelişkiyi yoğunlaştırdığını da unutmayalım… Özetle yeni bir Keynes’in başka bir vücutta hayat bulup sisteme ‘Am I a Liberal? (1925)’ ya da ‘The End of Laissez-Faire (1926)’ demesi ve kapitalizmi düzenleyecek sistemik önerilerde bulunması pratik olarak mümkün değildir. Sermaye eski oyunu yeni kartlarla tekrar deneyecektir. Sistemsel olan sorun bu sürecin içerisinde ortaya çıkacak çelişkilerle gerçek karakterini kazanacaktır. Şimdilik kesin çöken, kapitalizmin ‘orta sınıf’ ütopyasıdır. Bu sınıf hem nesnel olarak hem de yaşam tarzı olarak melanetin etkileriyle boğuşacaktır. Sahip olduğu ve arzuladığı bütün yaşam alanları ya fiilen ya da düşünsel olarak tehdit altındadır. Hareket özgürlüğü, tüketim özgürlüğü fiilen yok olmuştur. Yarın her şey ‘normale’ dönse de ‘yeni normal’ artık daha tehditkârdır. Ve elbette orta sınıf ideolojisini yitiren bir kapitalizmse artık daha da çıplaktır… Emekçi sınıflara düşense dün olduğu gibi bugün de ‘sosyal mesafeyi yok edin’ demektir…”

Düşüncelerini aktaracağım ikinci isim, anayasa-devlet kuramları üzerine çalışıp eserler vermiş bir emekli öğretim üyesi Cem Eroğul. 

12 Şubat 2015 tarihinde Birgün gazetesinden Berkant Gültekin’le yaptığı söyleşide dile getirdiklerinin bir kısmını alıntılamak istiyorum. Cem Eroğul, sonraki yıllarda bu düşüncelerini ilerletti. Ancak kişisel olarak haberdar olduğum çözümleme ve önerileri henüz ‘sunulmadı’ ve ‘yayınlanmadı’. Haliyle alıntı yapmam mümkün olmadığından, beş yıl önceki söyleşiden yararlanacağım.

Eroğul, kapitalizmin vardığı nokta bakımından son derece açık sözlü: 

“… ‘Kapitalizme karşı çıkmak gerekir’ diyenlerin hissettikleri bir şey var. O da doğru. Dünya çok önemli bir değişim sürecine girmiş bulunuyor. Aşağı yukarı 500 yıldır devam eden kapitalizmin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Nesnel olarak gelmiş bulunuyoruz, kapitalizmin artık nefesi tükendi, bu düzenin devam etmesine imkân yok. Kâr peşinde koşarak çarkı döndürmek mümkün değil artık.” 

Peki ne olacak?

“Bugün  üretim güçlerinin eriştiği bu verimlilik düzeyinde, yedi milyar insanın asgari ihtiyaçlarını, zorunlu çalışma olmadan, ücretli emek olmadan karşılama imkânı mevcut. Sadece gönüllüler, dünyada bilmem kaç milyon insan, ‘Ben çalışmak istiyorum’ desin yeter. Emek verimliliği öylesine büyüdü ki, artık üretim güçlerini geliştirmek için, kâr etme dürtüsünü kullanarak işçi emek gücünden artı-değer yaratma çağı bitti.” 

Eroğul, Marx’a başvuruyor:

“Marx bunu Grundrisse’de söylüyor: ‘Bilimin üretimde kullanılmasıyla üretim güçlerinde öylesine muazzam bir  ilerleme sağlanacak ki’ diyor; ‘O noktadan sonra artık işçiyi sömürerek artı-değer yaratmak anlamsız hale gelecek. O zaman da kapitalizmin nesnel dayanağı kalmayacak.’ Artık dayanağı kalmadı gerçekten; kapitalizmin sonuna gelindi. Ama tabii sömürü düzeni kendiliğinden yıkılmayacak. İnsanlık bu gereği yerine getirmezse, barbarlık ve çok yaygın faşizmler olacak.” 

Kapitalizm sona eriyorsa, varlık nedeni olan devletlerin durumu?

Eroğul’a göre: “Üstelik sanırım daha da büyük bir dönüşümün arifesindeyiz: Devletin de sonuna geliniyor. Bu da Marx’ın öngördüğü bir şey. Kapitalizmin ortadan kalkmasıyla birlikte devletin de temel işlevi bitecektir. Dolayısıyla artık ‘Proletarya Diktatörlüğü’  tezi de geçerliliğini yitirmiştir. Yepyeni bir şeye doğru gidiyoruz. Köklü iklim değişikliği olduğu gibi, toplumsal yaşamda da çok köklü bir düzen değişikliğinin arifesindeyiz. Bunu görürsünüz ya da görmezsiniz. Ben böyle olduğunu düşünüyorum. Tarihe bakıyorum, büyük tarihsel değişikliklerin hep habercileri olmuştur. Giordano Bruno’yu dinciler 1600 yılında yaktılar. Neyi savunuyordu Bruno? Aklın üstünlüğünü ve tabiat bilimlerini. Dinciler onu bu düşünceleri nedeniyle yaktılar, ama yakılmadan daha dört yıl önce Descartes doğmuştu bile! Arkasından arka arkaya Aydınlanmacılar geldi ve o gelenek aldı yürüdü. Yakanlar yaktıklarıyla kaldı; buna karşılık, tabiat bilimleri ve akılcılık üstünlüğünü kurdu. Aradan geçti 150 yıl, sadece tabiat bilimleri değil, siyasi düzen de insan aklına uygun olmalıdır diyenler çıktı ortaya. Kim çıktı? Özellikle Locke çıktı, Voltaire çıktı, Rousseau çıktı, Diderot çıktı, d’Alembert çıktı… En uzun yaşayanı (Diderot) 1784’te öldü. Beş yıl sonra tarihin en büyük devrimlerinden biri patladı. Bunu hiçbiri göremedi ama yeni bir çağ gerçekten de geldi. Marx da işte böyle bir değişimin, aslında, daha da köklü bir dönüşümün habercisi. Bence de kesinlikle dünya buna gebe. Dolayısıyla Türkiye’deki mücadeleyi de genel konjonktür içine oturtmasını bilmek lazım. Gezi Direnişi bunun habercisiydi. Ne yaptı Gezi; temsili demokrasi kurumlarına sırtını çevirdi. ‘Siyasi parti istemem’ dedi, ‘sendika istemem’ dedi. Gezi’nin yarattığı ivmeyi, milletvekili seçtirmek için kullanmak istediler. Geziciler, ‘Bunlar neden bahsediyor?’ diye şaşkın şaşkın bakmaya başladı. Çünkü devletin ve temsili demokrasinin ötesine geçmişti artık bu çocuklar.”

Yeni bir şeyler yaşadığımıza kuşku yok. Önümüzde, uzunca bir ‘çıta’ var. Çıtanın bir ucunda berbat faşizmler, diğer ucunda verimliliğin paylaşıldığı eşitlikçi bir toplum düzeni duruyor. İkisi arasında çok mesafe var ve insanlığın hangi uca yaklaşacağı, ‘belli koşulların ürünü olan insanın’ neler yapabileceğine bağlı. Bizi bizden başka kurtaracak yok. 

Barışçıl yöntemlerden bir an olsun vazgeçmeden, eşitlikçi toplum mücadelesi olabildiğince çok insana yayılmalı, hiç kimseyi küçümsemeden anlatılmalı, her bir insanın potansiyel müttefik olduğu unutulmamalı. ‘Anlatılamayan’ ideallerin başarıya ulaşma ihtimali yok.

Şunu unutmayalım: Devletlerin çürümesi, siyasetsizlik demek değil. Aksine, şimdiki devlet düzenleri halkı siyasetten koparan yapılar oluşturdu. Yurttaşların her düzeyde yönetime katılması, kendi kaderine hükmetmeye başlaması, hâlihazırdaki gelişmişlik seviyesinde hem son derece mümkün, hem de siyaseti gerçek sahibi olan ‘insana’ bırakmanın başlıca yolu.  

Herkes, kendi dünyasında neler olduğunu, olasılıkları, hayallerini paylaşmalı. Enayice bir istekle yapmalı bunu…    

Okuma önerileri: 

  1. ‘Medyascope’ önemli bir ‘amme hizmeti’ yaparak, salgın dönemine dair çok sayıda yabancı yazarın makalesini çevirdi ve bir okuma listesi hazırladı. Tam da ‘haberdar etme/olma’ hedefine uygun biçimde. Sağolsunlar. Buraya bırakıyorum.
  2. Tanıl Bora’nın ‘otorite’ kavramı üzerine yazısı.