• 18.05.2020 00:00

  Sırrı Süreyya Önder Medyascope’ta Ruşen Çakır ile söyleşisinde, konu HDP seçmeninin yerel yönetim seçimlerindeki tavrı ve Selahattin Demirtaş’ın cezaevinden gönderdiği “Bağrınıza taş basın” mesajına geldiğinde, söz konusu ifadenin ‘anlamını’ sorgulayan bir iki söz söyledi. Diğer partilerin, özetle, “Neden bu insanlar bize oy vermek için bağırlarına taş basıyor” sorusunu kendilerine yöneltmediklerini dile getirdi. Daha ağır ne söyleyebilir hakikaten bir insan, bilemiyorum. 

Seçimden bugüne aklımdan çıkmayan bir rica, “Bağrınıza taş basın.” Üstelik yalnızca Kürtler değil, çoğu zaman Türkler ve diğerleri bakımından da geçerli olan bir ‘sandık çaresizliği’, gönülsüz oy vermek. Azımsanmayacak yoğunlukta seçmenin, birine ‘başka seçenek göremediği için’ oy verdiği sır değil ve bu zorunluluk durumu az çok her siyasal görüş bakımından geçerli. 

Siyasal partilerin bu yüz kızartıcı destek şeklini fazlaca dert etmemesinin kökeninde hemen her seçmeni biraz da ‘kelle’ olarak görmeleri var muhtemelen. Eşit yurttaşlığın olmadığı, vergi verenlerin seçtiklerine hesap sorma mekanizmalarının bulunmadığı, dört beş yılda bir kez sandığa gidip kendilerine genellikle yalan söyleyen insanlara oy atmanın ‘demokrasi’ zannedildiği bir yerde, seçmen, demokratik siyasetin asli unsuru olamıyor. Hepimiz, miting meydanlarında nutuk kürsüsünün karşısında adları ve yüzleri seçilemeyen seçmen kartlarıyız. İyi ihtimalle. Arada bir başları okşanması gereken seçmen kartları.

Ancak, Kürt seçmene, Kürt siyasal hareketinin meclisteki temsilcisi olan HDP gibi bir parti ve seçmenine yönelik tavır, diğerlerine nispetle son derece seviyesiz ve ayrımcı. “Irkçı” demiyorum, zira Türkiye’de ırkçılık yok! Bir muhalif sanatçının cenazesini topraktan çıkarıp yakmak isteyen Almanların yaşadığı Almanya’da; bir milletvekilinin anasının cenazesinin gömülmesini engelleyenlerin yaşadığı Fransa’da vs. var ırkçılık, faşizm. Burada yok ama. Kesinlikle yok.

Diyeceğim, benim vergimle bana afra tafra yapan siyasetçilerin gözünde hepimiz kelleyiz kelle olmasına da, Kürtler bizlerden farklı olarak, başı arada bir de olsa okşanmasına dahi ihtiyaç duyulmayan konumunda. Müesses siyaset açısından, seçimden seçime ‘mecburiyetten’ oyuna talip olunan ve “Bize oy verdiler” demekten dahi utanç verici bir biçimde çekinilen seçmen kategorisi.

Kuşkusuz HDP de diğer her parti gibi eleştirilebilir, eleştirilmelidir de, bu başka mesele. Kişisel olarak, ‘HDP eleştirisi ve eleştirinin kimi HDP destekçilerinden kaynaklanan zorlukları’ meselesini başka bir gün yazmayı deneyeceğim.

Okuduğunuz yazı ise hâlihazırdaki dil ve insanı canından bezdiren davranışlara yönelik izlenimle ilgili. HDP ve ‘seçmeni’ söz konusu olduğunda en aklı başında bildiğiniz insanların bile ‘başka türlü’ davranmaya başladığını fark ediyorsunuz. Yalnızca siyasette değil, diğer tüm kamusal ve özel ilişkilerde de. HDP’ye yönelik, diyelim haklılık payı da bulunabilecek bir tepki verilirken kullanılan şiddetli dilin, diğer partiler söz konusu olduğunda nasıl terk edilebildiğini, nasıl yumuşak bir üslup seçildiğini görmek mümkün. Oysa tercih edilen dil, hemen her yaşamsal konuda içeriğin önüne geçebilir ve geçiyor da.

Örneğin, şu “Etnik siyaset yapıyorlar” eleştirisi. HDP kuşkusuz en yüksek oyu Türkiye’nin bir bölgesinden alıyor ve Kürt sorunu, partinin ana meselesi. Bu son derece doğal bir durum, ancak etnik siyaset başka bir şey. HDP’nin, eleştirilebilecek yönleri olduğunu düşünmekle birlikte ‘etnik siyaset’ tespitiyle sıkıştırılması, partinin yıllardır diğer illere ve seçmene ‘söz söyleme’ yönünde gösterdiği çabayı tümüyle görmezden gelmek demek. 

Ayrıca, diyelim ki parti bir bölgeye sıkışmış durumda. Peki, sıkıştırana da bir sözü olmaz mı insanın! İnsaf biraz. Bu ölçüde haksızlığa ve saldırıya uğrayan bir parti var mı çok partili yaşamda. Seçilmiş belediye başkanlarının hemen hepsinin hukuka ‘aykırı oğlu aykırı’ şekilde görevden alınıp yerlerine kayyım atanmasını izlerken gıkını çıkarmayanların, “Ama onlar da etnik siyaset yapıyor” buyurmalarında bir sorun yok mu sizce? Demokrasinin ‘d’sine sahip çıkmaktan söz ediyorum.

Peki, diyelim ki söylenen her şey doğru ve HDP etnik siyaset yapan ve başka sözü olmayan bir parti. Siz, bu eleştiriyi yönelten insanların, bir kez olsun, “MHP Türkçü parti ve etnik siyaset yapıyor” dediğine tanık oldunuz mu? Bir kez bile. Neden? Türkçü değil mi? Eh Türkçülük helal de, diğeri mi haram? MHP’nin parti programına baktınız mı hiç? Ya seçim broşürlerine? Ne diyor sahi MHP? Bu memlekete dair nasıl bir gelecek tasavvuru var? Bilmiyorsunuz değil mi! İlgilenmediniz çünkü. Zaten bir şey demiyor, boşuna zaman harcamayın!

Güncelliğini hiç kaybetmeyen bir örneğe bakalım. Daha geçen hafta 1938 ‘Dersim’ yıldönümüydü. Çok şey yazıldı, çizildi, her yıl olduğu gibi. Çevrenizde “İsyan ettiler, öldürülmeleri normaldir” diyenleri şöyle bir düşünün. Kaçı konuya dair tek bir kitap karıştırmıştır ömrü boyunca? Bir belgesel seyretmiştir? Ne kadar rahat konuşuyorlar ama değil mi? 

Hem bakın, ‘Dersim’ der demez bana bozulan okurlar oldu şimdi. Dersimlilerin Dersim’e Dersim demesine çok sinirleniyorlar! “İyi de canım, şimdiki adı Tunceli!” Haklısınız, şimdiki adı Tunceli. Gerçi tam olarak aynı coğrafi sınırlardan söz etmiyoruz ama olsun, doğru kabul edelim. Hadi küçük bir deneme yapalım: AKP mi diyorsunuz, AK Parti mi? Neden AKP’de ısrarcısınız peki, bu partinin adının kısaltması AK Parti oysa. Tüzüğünde öyle yazıyor. Neden inat ediyorsunuz, ediyoruz! 

Hadi bir deneme daha: Neden çevremde istisnasız herkes, ama herkes, ‘15 Temmuz Şehitler Köprüsü’ne ‘Birinci Köprü’ ya da ‘Boğaz Köprüsü’ diyor? Yalnızca ağız alışkanlığı mı? Yoksa köprünün yeni resmi adıyla ilgili bir gönülsüzlük mü var? Biraz düşünsek ya şu sorular üzerine. Biraz anlamaya çalışsak ya, bambaşka bir tarihe sahip olanları. 

Allah aşkına, ‘1915’e yönelik dil çok mu farklı?! Yüz binlerce Ermeni yok edildi. “Yok, hayır olmadı böyle bir şey” diyeceksiniz. ‘Biz’ yapmayız, mümkün değil. Öyle mi? Size naçizane tavsiyem, daha iki gün önce TV ekranında komşularının listesini yaptığını söyleyen ‘kadın’ ile düşman bellediklerinin eşlerini ve çocuklarını açık sözlülükle tecavüz ve ölümle tehdit eden ‘erkeği’ 1915 yılında hayal edin. Sonra 1955’in 6-7 Eylül’ünde, 1980’lerin Diyarbakır’ında, 1990’ların Mardin’inde. Bir hayal edin, bu insanların o tarihlerde ve orada olduklarını. Neler düşünebileceklerini, neler yapabileceklerini. Ettiniz mi? 

Sizce neden AKP’yi her konuda eleştiren, “Allah bir” dese inanmayacak milyonlarca muhalif, konu Kürtlere geldiğinde ‘hükümetine’ koşulsuz güveniyor? Ne acayip! 

Son olarak İYİ Parti’nin ‘Memleket Masası’ önerisi… 

Türkiye’nin Kürt sorunu başta olmak üzere temel sorunlarının hiç olmazsa kısa ve orta vadedeki çözüm adımlarında; ‘milliyetçi-muhafazakâr’ gelenekten çıkmış, söz konusu hareketin ‘dürüst’ ve ‘iletişim kurulabilir’ siyasetçilerinin önemli yeri-payı olacağı kanısındayım. Dolayısıyla ‘muhaliflerin’ birbirlerine karşı kıyıcı dil kullanmamaları özellikle önemli.

Yaklaşık yüzde 10 oy alan parti bir ‘diyalog’ önerisi sunuyor ve adını ‘memleket’ koyuyor. Beş-altı milyon arası seçmeni olan bir partiyi dışarıda bırakarak. Milyonlarca ‘yurttaştan’ söz ediyorum. Belli ki o milyonların, ‘iradesini ortaya koymuş birer yurttaş olarak’ anlamı yok. Ne istedikleri, neden oy verdikleri vs. ‘memleket’ meselesi değil. Ezcümle, muteber ‘seçmen’ kategorisinde kabul edilmiyorlar.  

Bu yazı bağlamında beni daha da çok ilgilendiren ise, söz konusu ‘dışlamanın’ dili. İYİ Parti’nin sözcüsü geçenlerde, HDP’nin altı milyon seçmenine PKK’lı demeyeceklerini, Kürt oylarını alıp HDP’ye çok az oy bırakacaklarını ve kalan az sayıda HDP’liye gönül rahatlığıyla “Siz alçaklarsınız” diyeceklerini belirtti! Seküler-milliyetçi kesimin temsilcisi bir partinin, HDP oylarına da talip olması hayli iddialı kuşkusuz. 

Buna mukabil sorun şu ki, o oylara talip olurken tercih edilen dil, HDP’ye oy vermiş milyonlarca ‘yetişkinin’ hani neredeyse ‘kandırıldığı’ varsayımından hareket ediyor. Bu, diğer partilerin seçmeni için kullanılmayan bir üslup. Kenan Evren’in 12 Eylül Cuma sabahı yaptığı darbe konuşmasında yer alan ve 12 Eylül’ün asıl gerekçelerini açıklıkla sergileyen konuşmadaki, ‘saf yurttaş vs. hain odaklar’ ayrımını andırıyor ne yazık ki. Evren’in konuşması bu bakımdan çok çarpıcıdır. Masum köylüyü, iyi kalpli işçiyi, tertemiz öğrenciyi kandırıp yoldan çıkaran, sapkın ideoloji mensuplarını hedef alır! 

İYİ Parti’nin sözcüsünün söyleminde de aynı ton mevcut. Aslında kime oy verdiğini tam olarak bilmeyen, gerçekleri layıkıyla kavrayamayan milyonlarca yetişkin, iyi niyetli bir yaklaşımla ‘doğru yolu bulacak’ kalabalıkça bir nüfus. Tabii o oyları alacak siyaset nedir, tek sözcük yok! 

Ben, seksen milyonda bir yurttaşım ve Türkiye’nin en temel/can yakıcı açmazlarının ‘yoksulluk’ ve birbirinden ayrılma ihtimali olmayan ‘demokrasi-Kürt sorunu’ olduğunu düşünüyorum. Ekmek ve özgürlük. Biri olmadan diğeri imkânsız. 

Kürtleri görmezden gelen, taleplerine kulaklarını tıkayan, bölgedeki oyun yarısından fazlasını alan siyasal partiyi her fırsatta ezmeye çalışan, sorunun gerçek/tarihsel nedenlerini anlamamakta ısrar eden, ‘Kürt kardeşlerimiz’den öte sözü olmayan her siyaset tarzı eninde sonunda kaybedecek. Zerrece kuşkum yok. Nitekim kaybediyor. Ya da, 90’ların Çiller-Ağar ekibi neyi ne kadar kazandıysa, o kadar kazanacak, kazanıyor!

Hal böyleyken, öncelikle milyonlarca yurttaşın neden bağrına taş bastığını, sandık başında neden acı duyduğunu düşünmeli yönetmeye aday olanlar. Kullandıkları dili sorgulamalı. İnsanların, seçmen kartındaki bir isimden ibaret olmadığını, en az kendileri kadar değer taşıdığı gerçeğini ihmal etmemeli. 

Herhalde bunun bir yolu da, yalnızca -muhtemelen bir süre sonra işlevlerini tümüyle yitirecek- siyasal partileri değil, ortalama seçmeni de kendi dili, ezberleri, inanışları konusunda uyarmak, bir kez daha düşünmeye davet etmek olabilir. Sahi, neden İstanbul Boğazı’ndaki ilk köprünün yeni ‘resmi’ adını telaffuz etmiyorsunuz?

Video önerisi: Ohannes Kılıçdağı’nın, kimi siyasetçilerimizin arada bir kullanmayı pek sevdiği ‘kılıçartığı’ ifadesini anlattığı videoyu buradan izleyebilirsiniz.