• 30.05.2020 00:00

  Dünya yirminci yüzyılın en etkili bulaşıcı hastalıklarından biriyle mücadele ederken, Türkiye bir kez daha farkını ortaya koyup seçim ve partiler kanununda değişiklik tartışmalarına başladı!

Gerçi Allah için, bu kez bazı batı demokrasileri de bizi aratmayacak performans sergiliyor! Örneğin ABD başkanı bir süredir aklını sosyal medyayla bozmuş durumda. Demokrat Parti döneminin sloganlarından biriydi malum, Türkiye’nin ‘küçük Amerika’ olacağı hayali. Görünen o ki, ABD başkanı ‘büyük Türkiye’ olma hevesine kapıldı!

Trump başaramayacak tabii. Ne kadar sorunlu olursa olsun ABD’de, hem başta ifade özgürlüğüne duyulan saygı olmak üzere yerleşik demokratik kurumlar ve bağımsız yargı, hem de federal sistem, böyle bir herifin tüm sınırları aşıp her şeyi yıkmasına izin vermeyecektir. Rusya gibi ayrıksı bir iki örneği bir yana bırakırsak, federal sistemde merkezi yönetimin ‘saldım çayıra mevlam kayıra’ üslubunu kabul ettirmesi o kadar kolay değil. Ayrıca bizden farklı olarak ABD’lilerde anayasalarına sahip çıkma eğilimi güçlü. Her neyse…

Salgın hastalık, Türkiye açısından tartışma konularının yalnızca ‘fonunu’ değiştirdi sanki. Aynı şeyleri, başka bir arka plan fotoğrafıyla konuşur haldeyiz. Çünkü iktidar kendisinden başka herhangi bir şeyin gündem olmasına izin vermiyor. Başımıza gelen bir salgın, bir deprem, bir göktaşı, bir kasırga olabilir; hiçbir önemi yok, öncelikle onları düşünüp konuşmalıyız. Zaten işin trajik yanı, AKP-MHP-Vatan Partisi ittifakını konuşmadığımız anlarda da ‘eski iktidar mensupları’ gündemi işgal ediyor! Hani şu, gemide oldukları sürece tüm saçmalıklara ‘Evet’ diyen, iner inmez fikir değiştiren ve tuhaf bir biçimde saygı bekleyen insanlar.

Fakat aynı zamanda, artık iktidar tribününden işitilen sözleri kendileri dışında pek ciddiye alan ya da duyan da kalmadı gibi. Hatta kendi seçmeni ne kadar dinliyor, işittiğini umursuyor mu, tartışılır. Yassıada’nın yeni halindeki (ki Ada’nın yeni görüntüsünün hem AKP hem de DP’ye çok yakıştığını düşünüyorum) tesis açılışında, Erdoğan’ın, 27 Mayıs darbesinin şahin kanadında yer alan Türkeş hakkındaki övücü ifadeleri, örneğin. Ancak, karşısında dinleyen ya da umursayan birileri olmadığı inancıyla sarf edilebilirdi, tüm eşikleri bir kez daha yerle bir eden o sözler.    

Hal böyleyken SPK ve seçim kanunundaki değişiklikleri, ‘demokratikleşme’ bağlamında tartışmaya değer bulacak bir muhalif olmadığını tahmin ediyorum. Ya da, ‘diliyorum’ diyelim! Umuyorum muhalefet, yalnızca ‘karşı çıkmayı’ yeterli görür.

Gündeme getirilen yasa değişiklikleri de, kuşkusuz öncekiler gibi, iktidarın her koşulda sürdürülebilmesini amaçlayacak. Çaresizlikten yapılıyor ve bana kalırsa nihayetinde hiçbir işe yaramayacak olması, kısa vadede demokrasi kırıntılarının da süpürülme ihtimali olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Peki, bu esnada muhalefet ne yapıyor?

Koşullar ne kadar ağır olursa olsun eleştiride makul olma ilkesini terk etmemekte ve her zaman olabildiğince sakin kalabilmekte yarar var. Hal böyleyken, anayasası askıya alınmış bir ülkede, anayasal sınırlar içinde ve türlü yoksunluklarla muhalefet yapmanın, insanlara dert anlatmanın kolay olmadığını kabul etmek mümkün.

Diğer yandan, her şeyin bu ölçüde altüst olduğu bir dönem muhalefete çok çeşitli yol ve araçlarla muhalefet etme fırsatları da sunabilir ve sunuyor. Herhangi bir zamanda anlamsız görülebilecek, ancak adalet ilkesinin tümüyle rafa kalktığı bir eşikte büyük siyasi değeri fark edilen, ‘karayolunda yürümek’ örneğinde olduğu gibi.

Ancak muhalefetin vaatlerinin değerinin olabilmesi, herhalde büyük ölçüde şikâyetlerinin gerekçelerini anlatabilmesiyle mümkün. Anayasanın askıya alınmasına tepki gösteriyorsanız, öncelikle o anayasaya değer verdiğinizi düşündürmelisiniz. Aksi takdirde, daha demokratik anayasa talebini dillendirmek anlamını yitirir.

Ben, hiçbir temsil yeteneği olmayan milyonlarca yurttaştan biri kimliğiyle, ciddiye alınmayan bir metin ve mevzuat düzeni üzerine daha fazla yazı kaleme almayı reddedersem, bu yalnızca benim sorunum olur. Ne var ki milyonlarca oy alan parti ve liderlerin böyle bir lüksü yok. Her hukuksuzluğu, artık önemi olsa da olmasa da gündeme getirmek ve tepki göstermek zorundalar.

Muhalefet partileri, CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi anayasal ilkelere sahip çıkmalı. Bu bir tercih değil. Ne yazık ki üç parti de anayasaya gerektiği gibi sahip çıkmıyor.

Bunun çeşitli nedenleri var tahmin ediyorum:

Öncelikle, Türkiye’de ‘temel ilkelere sadakat’ ile hareket etmek adetten değil. İkincisi, neyin temel ilke olması gerektiği yönünde bir uzlaşı yok. Üçüncüsü, rakip parti seçmeninin oyunu alma kaygısı, çoğu zaman her ilkeyi geri planda bırakıyor…

Ne demek istiyorum ‘temel ilkelere’ sadakat ile? Diyelim, Meral Akşener’in, parlamenter sistemi ‘kırmızı çizgi’ olarak dile getirmesi çok önemli. Buna mukabil partinin ‘temel ilkesi’ ifadesiyle adlandırılamaz. Daha çok, ‘konuşmaya başlama koşulu’ aslında. Dolayısıyla temel ilke yerine, belki ‘öncelik’ sözcüğünü tercih etmek doğru olur. Demokrasiye, hukuk devletine, güçler ayrılığına bağlılık açıklamaları için de aynı şey söylenebilir.

‘Bir ilkeye sadakat’ ile anlatmaya çalıştığım ise, çevresinden dolaşılamayacak, daha açık, daha öngörülebilir teminatların var olması. Pazarlık konusu olamayacak kabuller. Ayrıca söz konusu kabulün, gerekçesinin de anlaşılabilir ve tutarlı olması gerekir. İşte Türkiye siyasetinde fazlasıyla eksik olan ve muhalefetin de anayasanın temel ilkelerine sahip çıkmadığı izlenimi uyandıran olgu, söz konusu kabulün yokluğu.

Örneğin (yıllar öncesinin) üniversitedeki türban yasağına, demokrasilerde böyle bir saçmalık olamayacağı için karşı çıkabileceğiniz gibi, dinin gereklerini göz önünde bulundurarak da karşı çıkabilirsiniz. İki karşı çıkış, iki ayrı kabul gerektirir ve sonraki tüm tepkilerinizde belirleyici olur. Ya da, bir partinin kapatılmasına, parti kapatılmasının anti-demokratik bir önlem olduğu gerekçesiyle karşı çıkabileceğiniz gibi, salt o partinin yandaşı olmanız nedeniyle de karşı çıkabilirsiniz. Örnekler çoğaltılabilir…

İYİ Parti ve Saadet Partisi’nin son haftalardaki bazı tepkileri, bunları bir kez daha düşündürdü doğrusu. Özellikle baroların, Diyanet’in başındaki kişinin açıklamalarına yönelik eleştirilerine verdikleri yanıtlar.

Öncelikle şunu söylemek isterim: Eğer kısa vadede demokrasinin ‘d’sini göreceksek, bunda hem Akşener’in, hem Karamollaoğlu’nun katkısı olacak. Dolayısıyla iki lider hakkında olabildiğince ağır ve süslü tepki sözcüklerine başvurmanın gereği olmadığı kanısındayım. Takdir edersiniz ki, eğer tenezzül etselerdi iktidar kayığında başköşede misafir edilirlerdi. Etmedilerse, kıymet bilmek gerek.

Her iki genel başkanın, Ankara Barosu’nun açıklamasına tepkisini anlayabilirim. Herkes baronun tercih ettiği cümleleri beğenmek zorunda değil. Ayrıca herkes, aynı dünya görüşünü paylaşmak zorunda da değil. Buna mukabil, bir devlet memuru olan Diyanet İşleri başkanının, Anayasa ve AİHM kararlarına külliyen aykırı ifadelerine tek bir eleştiri dahi getirmemelerini anlamak güç hakikaten. Diyanet’in, neden yaptığını anlayabileceğimiz diğer pek çok açıklamasına yönelik olarak da aynı şeyi söylemek mümkün.

Örnek çok, yazı uzamasın…

Diyeceğim; muhalefetin sadakat duyduğu anayasal temel ilkeler var mı, varsa bunlar nedir, anlamakta zorlanıyorum. Yoksa, anayasanın çöpe atılmış olmasından neden ve nasıl şikâyet ediyorlar? Eğer varsa, sahip çıkmak için ne bekliyorlar?  

Dinimizin buyruğu, değerlerimiz, dediler. Peki, kamusal alanda dinimizin hangi buyruğuna karşı çıkarlar? İnancın buyrukları ile anayasa-hukuk çakıştığında, tercihleri hangi yönde olur? Bir sınır var mı? İktidar pek yakında, başkaca buyrukları, kurumları ve dini ritüelleri de gündeme getirecek, buna kuşku yok. Zira ellerinde başka koz kalmadı. 

Muhalefet, ne olduğunda ‘Hayır’ diyebilecek? Çok açık bir soru: Hâkim inancın buyrukları mı, yoksa laik/seküler hukuk mu? Temel anayasal ilkelere sahip çıkılmayacaksa, Diyanet’in başındaki devlet memurunu dahi eleştirecek iki sözcükten çekinilecekse…

Temel anayasal ilkeler hiç bu kadar sahipsiz kalmamıştı.   

Bir uyarı: Yazıya son noktayı koyduktan sonra, Kuzguncuk’ta kiliseye saldıran tosunun adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığını okudum. Muhalefet yapılmak isteneni herhalde benden/bizden daha iyi, daha açık görüyordur. Umuyorum. Diliyorum. Dua ediyorum. 

Peki muhalefet, Hrant Dink vakfının şu vahim açıklamasına sahip çıkıp bir iki cümle kurar mı?

Okuma önerisi: Daha çok hukukçular için. Anayasa hukukçusu Mert Duygun’un, cumhurbaşkanı kararnamelerine ilişkin AYM kararıyla ilgili yazısını buraya bırakıyorum.