• 6.06.2020 00:00

  Medyascope’ta iki gazeteci, Ruşen Çakır ve Ünsal Ünlü birkaç gün önce kendi ‘mekânlarında’ bir araya gelip canlı yayında birbirine karşı çıktı! Cümlenin sonunun yadırgatıcı olduğunun farkındayım. ‘Kendi’ programlarında, yeni partilerin (Deva ve Gelecek) özeleştiri yapıp yapmamaları gerektiği konusunda fikir ayrılığı yaşamışlar ve bunu konuşmak için bir araya gelmişler. Dileyen buradan seyredebilir.

Öncelikle: Çok uzun yıllardır hemen tüm TV kanalları ve bir iki yayın organı dışında tüm ulusal gazetelerle bağını koparmış ve bundan son derece memnun biri olarak, elde kalan nadir TV yayını yapan mecralardan Medyascope’un varlığından çok memnunum. Hem Medyascope’un, hem de her sabah evindeki küçücük odasından bambaşka bir iş yapan Ünsal Ünlü’nün değerini bilenlerdenim. Bağımsız, dürüst, işini yapan kişi ve organların, bir yandan geleceğe kalacağı, diğer yandan o geleceğin inşasına katkı sunacağı kanısındayım. Bir izleyicileri olarak teşekkür ederim.

Bu yazıyı kaleme almaya teşvik eden ise sanırım, normal insanların, normal ses tonuyla, normal davranışlar sergileyerek, zıt sayılabilecek iki görüşü karşılıklı konuşabilmelerinin bende yarattığı hoşnutluk. Çok abartıyor olabilirim, buna mukabil ‘medeni’ her hal ve davranışa muhtaç durumdayım.

Peki, mevzu ne? 

Ruşen Çakır, bir yayınında yeni partilere eleştiri yönelten ‘iki buçuk’ gruptan söz etmiş. İlki çekingen AKP’liler, ikincisi ne olursa olsun muhalif olanlar ve buçuk olanı, iyi niyetle özeleştiriye sevk etmeye çalışanlar. 

Çakır’a göre, partilerin geçmişe dönük özeleştiri yapmamasının nedeni ‘strateji’ olabilir ve AKP’den oy koparmak isteyen yeni siyasi oluşumların yüzleşmede çok daha temkinli olmalarını anlamak mümkün. İslamcı hareketi çok iyi bilen bir gazeteci Çakır ve o geleneğin “Kol kırılır yen içinde kalır” yöntemini hatırlatıyor.

Ünsal Ünlü ise, ‘geçmişe takılmama’nın mümkün olmadığını, o geçmişin iyi niyetli bir biçimde tartışılması gerektiğini, aksi halde siyasal atmosferde hemen hiçbir şey değişmeyeceğini savunuyor.

Her iki gazeteci, argümanlarını son 20 yıldan örneklerle güçlendiriyor ki ben de aşağıda aynı/benzer örneklere başvuracağım.

Tartışan iki kişi arasında taraf tutmak şart değil ve ayrıca Orhan Gencebay’ın “Bence sen de haklısın” adlı şarkısındaki durumu sık yaşarım! Fakat burada Çakır’a değil, Ünlü’ye yakın hissediyorum doğrusu. Her iki gazeteciye de ufak tefek itirazlar yönelterek, umuyorum derdimi ‘kısaca’ anlatabilirim…

İki kavram/sözcük hep UFO’ları hatırlatıyor bana. Biri geçmişte kaldı, yardımcı doçentlik. Uzun yıllar adını duydum ama kendisini görmedim. Bu kişisel bir şey tabii. UFO da öyledir ya, bir iki köylü ya da ABD’li görür, fotoğrafını filan çeker ama kimseyi ikna edemez, var mıdır yok mudur bilinmez. İkincisi, özeleştiri. Bu kavramı da kendimi bildim bileli duyarım, belki bir iki kez tanık olmuşumdur ki ondan da çok emin olamıyorum. Üstelik yaşamımın 30 yılını epeyce sol ve eleştirel bir dünyada geçirmeme karşın.

Malumunuz, özeleştiri özellikle son yarım yüzyıl sol örgütlülüğü içinde sık başvurulan, talep edilen, siyasi bir ‘yöntem.’ Bir tür ‘gelişme/ilerleme’ ve ‘yola devam etme’ yolu, yordamı. Kürt siyaseti içinde de hâkim siyaset biçimi oluşu muhtemelen zamanında içinde yer aldıkları gelenekle ilgili. 

Bir siyasal yöntem olarak özeleştiriyi bir yana koyalım… 

Şu yaşıma dek tanıdığım solcu eş dostta böyle bir mekanizmanın işlediğine pek tanık olmadım. Bireysel dünyalardan söz ediyorum. Adı çok sevilir de, yapmaya yanaşmazlar. “En kötü huyum çok ama çok iyi kalpli olmak” gibi matrak denemeleri saymıyorum tahmin edersiniz! A eğer onca yıl ben hiç görmeden birileri bir yerde gizli saklı özeleştiri yaptıysa, bilemem, günahlarını almayayım.

Sol düşünce dünyasını, sağ ile karşılaştırma gibi bir saçmalığa meyledecek değilim; karşılaştırılabilecek düşünsel olgunluk seviyeleri değil bunlar. Ancak, hemen herkeste bireysel olarak gözlemlenebilen özeleştiri yoksunluğunun siyasal tarih ve koşullardan kaynaklanan, kültürel bir nitelik olduğunu kabul edebiliriz sanırım. Özeleştiri, güçsüzlük, zaaf belirtisi olarak kabul ediliyor daha çok.   

Hatta belki ‘eleştiri’ ve ‘özür’ gibi, diğer yararlı ve medeni kurumlar için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Hemen hiçbir tarihsel felaketiyle, acısıyla yüzleşmemiş bir devletin toplumunun ve yurttaşlarının kendi sorunlarıyla yüzleşmesini beklemek pek gerçekçi değil.

Hal böyleyken, iki gazetecinin üzerine konuştuğu ‘özeleştiri’ sözcüğünü duyduğumda gayriihtiyari, “Kim kaybetmiş ki yeni partiler bulsun” dedim.

Ancak burada kişilerden değil, kurumlardan söz ediyoruz. Yeni kurulan partiler, partilerin liderleri, önemli isimleri ve geleceğe yönelik vaatleri söz konusu.

Bazı sorularla ilerlemek istiyorum: 

“Yeni partiler kimlerden oluşuyor, yeni partiler yeni mi, bir parti yeni olabilir mi, partinin özeleştirisi ne demektir, özeleştiri talep eden kim, oy almak için gerekli bir yöntem mi?” gibi… Bir de tabii, “Bize ne?”

Gelecekteki geniş koalisyonlarda bir iki kişiyle yer alma ihtimali varsa da, Gelecek Partisi’nin uzun bir siyasi ömrü olmayacağını tahmin ediyorum. Bu bir tahmin nihayetinde. Adını ilk duyduğumda, “Hah, adalet ve kalkınmayı hallettiler, sıra geleceğimize geldi,” deyiverdim, kusuruma bakmasınlar. 

Ayrıca DEVA’dan daha talihsiz bir parti Gelecek. Her şeyden evvel başında bir kibir abidesi var. Burnunun ucunu görmesini önleyen bir kibir. Belli bir tarihten itibaren en önemli makamlarda bulunmuş ve akademik fantezileriyle ülkenin yakın geçmişini berhava etmiş bir isim, partinin genel başkanı. Daha doğrusu, o isimlerden biri.

Böyle biri neden yeni parti kurar? Eski partisi onu daha fazla istemedi. Hepimizin gözünün önünde başbakanlıktan edildi ve dışlandı. Eğer dışlanmasa ayrılır mıydı? Ya da yeniden davet etselerdi? Hepimizin bir yanıtı olabilir bu sorulara. 

10 küsur yıldır bu memlekette bunca vahim olay gerçekleşirken yönetimin bir ucunda olan kişi, özeleştiri yapamaz. Böyle bir ihtimal yok. İstese de yapamaz. Bu kendini inkâr olur ki, Ruşen Çakır’ın dikkat çektiği riski barındırır. Çünkü o zaman sorarlar adama; “O esnada siz yönetmiyor muydunuz? Yok, eğer hiç etkiniz olmadıysa, neden o makamda kovulana dek oturmayı tercih ettiniz?” Meşru sorular değil mi bunlar? Şam’da namaz kılmalar, istikşafi müzakereler vs…

Bana kalırsa partinin ve üyelerinin halini en iyi anlatan ifadeyi, kuruculardan Ayhan Sefer Üstün sarf etmişti. Özeleştiri taleplerine, “Bizden itirafçı olmamızı beklemesinler, biz özeleştiri yapıyoruz…” diyerek yanıt verdi aylar önce. Bilerek ya da bilmeyerek, düşünerek ya da düşünmeden, ‘itirafçılık’ sözcüğünü kullandı. Hangi durumlarda kullanılır itirafçılık? Bakın, itiraf değil, itirafçılık. Size hangi koşulları çağrıştırıyor. Bir insana ne zaman ‘itirafçı’ denir? Bir itirafçı, neyi, neleri itiraf eder? Yaptığını zannettiğinde de ‘özeleştiri’ yapamaz Gelecek Parti ahalisi. Olsa olsa ‘itirafçı’ olurlar. Kim bilir, belki onun da günü gelir… 

DEVA diğerinden farklı. Genel başkanlık, kuruculuk ve üyelik düzeyinde. Öncelikle Ali Babacan, aslında her şeye tanık olmasına karşın hiçbir şeye tanık olmamış insan pozunda çok başarılı. Babacan üzerine uzunca yazılabilir ama yeri burası değil. Yalnızca şunu söylemek istiyorum: Babacan pek çok niteliğiyle, yeni muhafazakâr kitleye, özellikle gençlere hitap eden bir isim. Herhalde seyretmeyen kalmamıştır; 140Journos adlı yayın organı, Ali Babacan’la ilgili yarım saatlik başarılı bir propaganda filmi yaptı. Tabii ‘belgesel’ demişler! 

O propaganda filminde iki temel nokta var: Son 18 yılda iyi hoş ne varsa payı olan, kötülüklerin çoğundan habersiz, giderek daha fazla fark ettiği bazı aksilikleri engellemek için parti içinde çaba harcayıp başaramayan, sonunda “Yeter artık” demiş biri resmedilmiş. Ancak daha da önemlisi şu: Hatırlayanlar olacaktır, “Her gelin kızın rüyası Zetina dikiş makinası” diye bir reklam vardı. İşte filmdeki Babacan, her yeni ve ‘eğitim sever’ muhafazakârın hayalini süsleyen genç, cevval, okumuş, enerjik, anlayışlı, müşfik insan konumunda. Daha ne olsun! Ayşe Çavdar güzel anlattı bu durumu. Okumak isterseniz.

Söz konusu lider ve parti/partili portresi özeleştiri beklentilerine daha uygun gibi görünse de, olamıyor. Uygun, çünkü Babacan için çizilen tabloda fazlaca ‘pürüz’ yok. Onun büyük katkısıyla refaha kavuştuk, ne zaman ki sözü dinlenmez oldu işler kötüye gitmeye başladı. Kadrosu da özeleştiri için biraz daha elverişli gibi. Ancak yapamazlar, çünkü yaratılmaya çalışılan hava, partinin temel ilkelerinden birinin hiç şüphesiz ‘icraat’ oluşu. İleriye, hep ileriye, daha ileriye bakan, vizyon ve misyon sahibi, geçmişe takılmayan insanlar… 

AKP’den istifa edip DEVA’da yer alan ve hakikaten bugüne dek pek tanık olmadığım bir özeleştiri hasletine sahip Mustafa Yeneroğlu’nu, ayrıca çoğulculuk ideallerinden hiç kuşku duymadığım Ahmet Faruk Ünsal ve Helün Fırat gibi isimleri dışarıda bırakmayı tercih ederim. Buna mukabil partinin, mütemadiyen yinelediği ‘ideali’ göz önünde bulundurulduğunda özeleştiri yapamayacağı kanısındayım. Hep ileri, hep ileri, hep ileri baktığı için! 

Özeleştiri biraz geriye bakmayı gerektiriyor ve insanlar da, kurumlar da, devletler de o ‘geriye’ bakabildikleri için sağaltabiliyorlar kendilerini. Marifet burada. Bunca hırpalanmış bir toplumu sağaltmayı isteyip istememelerinde. Ve üstelik bu istek, yalnızca yeni partiler değil, diğer pek çok insan, kurum ve parti için de geçerli.

Hep ileri bakmak, geçmişte yerine getirilmeyen sorumlulukların üzerini örtme çabasının sonucu olduğunda, ne o ‘geçmiş’i yok edebilirsiniz, ne de huzurla bakılacak bir ‘ileriniz’ olur.

Yazı okunamayacak ölçüde uzuyor, farkındayım. “Bu nedenle yeni parti nedir, yeni olmak mümkün mü, seçmen özeleştiriyi umursar mı, seçmenin umursamadıkları önemsiz midir, bunca yıl yönetmiş insanlar neden ısrarla yeni parti kurar?” gibi soruları yine özeleştiri kavramıyla birlikte, bir sonraki yazıya bırakıyorum. 

Ezcümle, Ruşen Çakır ve Ünsal Ünlü’ye teşekkür ederim. Gönül ister ki bir gün biz de UFO görelim…