• 8.06.2020 00:00

  Şu an itibariyle 18 yıldır milletvekili dokunulmazlıkları üzerine yazıyor olmam ne tuhaf! Meşhur sözdür, elinde çekiç olan her şeyi çivi olarak görürmüş. Türkiye siyaseti hiçbir temel sorununu içtenlikle tartışmadığı, konuşmadığı, ola ki konuşmaya kalkan olduğunda canına okuduğu ve bunu marifet saydığı için, eline çekiç dışında bir alet almayı pek akıl edemedi bugüne dek. Yine kaldırılan dokunulmazlıklar, yine aynı manzaralar, yine ‘efendim yargıya havale olmuş…’ masalları, yine tutuklanan vekiller, yine sade suya tirit demokrasi lafazanlıkları, yine küfür kıyamet…

Ve tabii yine, ezeli ebedi ‘ilkesizlik’ gösterisi. Dokunulmazlığın kişilere bahşedilmiş bir ayrıcalık olmadığı, kuruma, yani TBMM’ye tanındığı, onun üstünlüğüyle ilgili olduğu, bir vekile yapılan adaletsizliğin ‘ulusa’ ve onun temsilcisinin yer aldığı ‘parlamentoya’ yapılmış sayılması gerektiği… Şuncacık temel ilke dahi anlatılamadı bugüne dek, ahaliye de onların parlamentodaki temsilcilerine de. 

Üç milletvekilinin vekilliği düşürüldü ve cezaevine kondu. Ancak bu öyle bir yolla yapıldı ki! Birileri çıktı ve bir saatte, Genel Kurul’da üç beş satırlık bir metin okudu. İktidar vekillerinin dahi pek haberi yoktu belli ki. O metni okuyarak, parlamentonun artık ne anlama geldiğini dünya âleme bir kez daha göstermiş oldular. Evet bir kez daha.  Malumu ‘yeniden’ ilam ettiler. Dünkü kısa açıklamanın anlamı buydu. “İşte bu kadarsınız, sizi haberdar edip işi büyütmenin ve sanki hakikaten temsil yeteneğiniz varmış gibi muamele etmenin anlamı yok” demiş oldular. 

Ana muhalefetin lideri ne yaptı? Ulusun temsilcilerini birbirinden ayırdı ve yalnızca kendi partisinin milletvekilinin adını andı. 

Diğer muhalefet partileri? Şu satırlar yazılana dek DEVA Partisi üç vekilin adını vererek açıklama yapmış ve Meral Akşener yalnızca Berberoğlu’nun adını anmıştı. Akşener, Leyla Güven ve Musa Farisoğulları’nın milletvekili olduğunu düşünmüyor muhtemelen. Düşünse, onlardan da söz ederdi! 

Neden bu haldeler? Çünkü muhalif siyaseti ‘Aman adımız çıkmasın, tadımız kaçmasın, tontiş seçmen ürkmesin’ endişesi üzerine inşa etmiş durumdalar. Ödleri patlıyor iktidardan ve zihinlerinde yarattıkları seçmen kitlelerinden. Ödleri patlıyor. Hiçbir temel ilkeyi, anayasayı, hukukun genel ilkelerini savunamaz haldeler. Sonra yüzlerini bana/bize dönüp “Merak etmeyin demokrasi getireceğiz” diyorlar. 

Üç ismi birden ağızlarına almaya korkanlar, dokunulmazlık kurumunun parlamentoyu korumak için var olduğunu, isimlerin önemli olmadığı dahi söyleyemeyecek kadar tedirginler. Haklarını yemeyelim, bir grup CHP milletvekili TBMM başkanının makamının önüne anayasa bırakmış! Hakikaten, eylem olarak bunu yapmışlar. Yürüyün be, kim tutar sizi! 

Dün ne oldu?

Dün, “Anayasaya aykırı ama yine de destekleyeceğiz” külhanbeyliğinin bir sonucunu daha yaşadık, hepsi bu.

Yadırgayacaksınız belki ama aslında anayasanın ‘lafzına’ aykırı herhangi bir şey olmadı bana kalırsa!

Haklarında kesinleşmiş hüküm olan üç milletvekilinin vekilliği düşürüldü. “O hükümler bir iki yıl önce kesinleşmişti, vekillikler neden şimdi düşürüldü” diye sorarsanız, “İşte bunun anayasayla ilgisi yok” derim. Uzun süredir böyle bir şey yapılmıyordu. TBMM başkanları bekletmeyi, görmezden gelmeyi tercih etti yıllarca. Dün fikir değiştirildi! 

Düne nasıl gelindi?   

Çok kısaca:

CHP, 2016 yılının mayıs ayında ‘anayasaya açıkça aykırı olan anayasa değişikliğini’ destekleyince (değişiklik bu sayede halkoylaması aşamasına gerek kalmadan kabul edilebildi), milletvekili dokunulmazlığının o anki dosyalar bakımından kaldırılmasını sağlamış oldu. Söz konusu değişiklik, Anayasa’nın Geçici 20. maddesi başlığıyla kabul edildi. (Resmi Gazete 8 Haziran 2016, sayı 29736). Tahmin edilebileceği gibi düzenleme büyük ölçüde HDP milletvekillerini etkiledi. Bir de Enis Berberoğlu’nu. 

Hızla tutuklamalar, yargılama ve mahkûmiyetler geldi. Aradaki aşamaları anlatmaya gerek yok sanırım. Mahkûmiyet kararlarının kesinleşmesi, Berberoğlu’nun ara aşamada tahliye edilmesi, Haziran 2018 seçimleri ve dün vekilliği düşürülen üç kişiden ikisinin ‘yeniden’, Musa Farisoğulları’nın ise bu seçimde milletvekili seçilerek parlamentoya girişi.

Peki, kim neye itiraz ediyor?

Üç temel itiraz var: 

1. Üç isim hakkındaki hüküm yaklaşık iki yıl önce verilmiş olmasına karşın, vekillikleri neden şimdi düşürüldü? Bu soru, kesin hüküm ardından vekilliğin kaybının normal/beklenebilir olsa da, zamanlamasının manidar olduğu iddiasına dayanıyor. Buna mukabil yanıtı ne yazık ki anayasada yok. Neden şimdi olduğunu hepimiz tahmin edebiliriz muhtemelen.

2. İkinci itiraz, vekillerin seçildikleri tarihle ilgili. Üç vekil de (ikisi ‘yeniden’ olmak üzere) ‘seçilmelerinden sonra’ verilmiş mahkûmiyetler nedeniyle kaybettiler üyeliklerini. Muhalefet (CHP ve HDP) diyor ki, yeniden seçildikten sonra yargılamanın devam etmesi için, dokunulmazlığın bir kez daha kaldırılması gerekirdi. İktidar tarafı ise, 2016 değişikliğinin ardından bu dosyalar bakımından böyle bir zorunluluk kalmadığını iddia ediyor.  

Muhalefetin iddiası doğru, iktidarın iddiası ise yanlış. Fakat mahkûmiyet hükmünü kesinleştiren Yargıtay kararı ardından, iktidarın iddiasının bir temeli varmış gibi görünüyor. Basitleştirmeye çalışarak:

Anayasa’nın 83/4 maddesine göre, “Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.” 

Demek ki, iki vekil bir kez daha seçildiğine göre, dokunulmazlıkları yeniden kaldırılmadan Yargıtay aşaması mümkün olmamalıydı. Ancak oldu! 

Çünkü Yargıtay anayasaya aykırı bir biçimde, yukarıda söz edilen 2016 değişikliğini ‘özel düzenleme’ sayarak, bu dosyalar bakımından 83/4’ün geçerli olmadığına hükmetti. Yani, ‘yeniden milletvekili seçilmiş olsalar da, dokunulmazlıkları bir kez daha kaldırılmaya gerek olmaksızın yargılama sürer’ buyurdu. Yargıtay 16. Ceza Dairesi (E.2018/2088, K.2018/10), kararında Geçici 20.maddeyi bir ‘anayasal özel hüküm’ sayarak, Anayasa’nın 83.maddesinde dokunulmazlığın ‘iki istisnası’ olarak hükme bağlanan durumlara, bir üçüncü istisna olarak ekledi. Bir kez daha: Bu karar anayasaya aykırıydı. Buna mukabil, bir Yargıtay kararıydı.

Yargıtay kararında ‘karşı oy’ yazan Y.H. Doğan, haklı olarak itiraz etmiş ve anayasa değişikliğinin, Anayasa’nın 83/4 maddesini yürürlükten kaldırmadığını belirterek, o sırada komisyon başkanı olan Mustafa Şentop’un sözlerine atıf yapmıştır. Şentop görüşmeler esnasında, “Vekil yeniden seçildiğinde dokunulmazlığı yeniden kazanacaktır” diyordu. Aynı insan bugün “İtirazlar temelsiz” demiş! Neyse ki Türkiye bir hukuk devleti de, neşe doluyor insan.

Sonuç: Vekiller, yeniden seçildiklerinde yargılama durmalıydı. Yargıtay anayasaya aykırı bir kararla bunu engelledi. Yargıtay akıl almaz bir biçimde dokunulmazlıkla ilgili anayasa hükmünü ve yasama bağışıklığı teorisini yeniden yazdı! Ezcümle, muhalefet itirazında haklı olsa da, iktidarın argümanını destekleyen bir Yargıtay kararı var ortada. Yanlış da olsa, bir karar. Anayasa hukukçusu ve eski AYM üyesi Fazıl Sağlam hocanın Yargıtay kararının yanlışlığına dair öğretici yazısını buraya bırakıyorumBir diğer yazı Kemal Gözler’in.

Anayasaya aykırı bir ‘karar ve uygulama’ anayasanın ‘lafzına uygun’ bir ‘hukuksuzluğu’ nasıl geçerli uygulama haline dönüştürür, nefis bir örnek bu. Cümle karmaşık oldu, farkındayım ama inanın hata benim değil! 

3. Son itiraz, vekillerin AYM önündeki başvuruları. CHP ve HDP, TBMM mahkeme kararını beklemeliydi ve kararını ondan sonra vermeliydi diyor. Bu görüş bana kalırsa ‘anayasanın lafzının’ değil, ‘mantığın’ ve ‘demokratik teamülün’ gereği olarak düşünülebilir. Yoksa TBMM’nin bireysel başvuru sonucunu beklemesinin gerekip gerekmediği çok tartışılır. Tabii eğer AYM bir ‘hak ihlali’ bulursa, düşürülen milletvekilliği geri dönmeyeceği için, akıl fikir “Bekle” der. Ama akıl, fikir ve demokratik teamüller böyle der, bizler demek zorunda değiliz kuşkusuz!

Yine de pek emin olamadığım bir konu bu. Yani, akıl fikir dışında, anayasadan da bir dayanak bulunabilir mi milletvekilliğinin yeniden kazanılması için? Nitekim anayasa hukukçusu meslektaşım Ahmet Mert Duygun’a danıştığımda, AYM kararı ihlal yönünde olursa, milletvekilliğinin yeniden kazanılması gerektiğinin düşünülebileceğini söyleyerek kafamı iyice karıştırdı. AYM kararlarının yasama-yürütme ve yargı organlarını bağladığını unutmamalı. Buna mukabil hiç örnek yok. Dolayısıyla, üçüncü ve son itirazın sonuna, bir ünlem koymak istiyorum.  

Muhterem okur, 

Perşembe akşamüstü olup biten, önümde duran anayasa metnine aykırı değildi. Bir uygulama, anayasanın ya da içtüzüğün vs. lafzına uygun; anayasal demokrasiye, anayasal/demokratik teamüllere aykırı olabilir. ‘Mevzuata’ uygun davranır gibi yapıp ondan beklenen yararın tam tersi sonuç almak mümkündür. Bana kalırsa dünkü böyle bir aykırılıktı. 

Sorun şu ki düne hiç gelinmemeliydi, anayasaya aykırı anayasa değişikliği hiç desteklenmemeliydi, vekiller cezaevine girerken gerekli tepki verilmeliydi, vesaire, vesaire…  

TBMM’yi karşısına aldı başkan vekili ve ulusun temsilcilerine, aslında onların hiçbir etkileri, işlevleri kalmadığını bir dakikada söyleyiverdi. Dün olanın bir bütün olarak ‘anayasal düzen’ açısından anlamı bu kadar açıktı.

Dün akşam Diken’deki ‘yeni partiler ve özeleştiri’ yazısı yayınlandıktan sonra oldu bunlar. Gece konuya kafa yorup olanı biteni anlamaya çalıştım. Bir dizi seyredip uyudum. Hafta sonu sokağa çıkma ‘sınırlaması’ olmadığını düşünerek. Uyandım. Gece, sokağa çıkma sınırlaması getirildiğini okudum. Yaş sınırından ve anayasaya aykırı kararlar nedeniyle evde oturmak zorunda kalan yakınlarıma gidebilmek için aceleyle yola koyulduk. Yolda, eşim sınırlamanın kaldırıldığını okuduğunu söyledi. Tek karar vericinin ‘gönlü razı gelmediği’ için, hafta sonu sokağa çıkabilecekmişiz. Bu yazıyı Diken’e gönderdikten bir süre sonra eve döneceğiz ve yolda, gönülden kopup gelen yeni bir fermanla karşılaşıp karşılaşmayacağımızı bilmiyorum!

Yine de vekillerin makam odasının kapısına anayasa bırakması, hakikaten şık hareket. Muhalefet gibi muhalefet. Tepesini attırmasınlar CHP’lilerin, vallahi şakkadanak iki anayasa birden bırakırlar o kapıya! 

Sen aklımızı koru Allah’ım…