• 15.06.2020 00:00

  Ruşen Çakır ve Ünsal Ünlü’nün iki hafta önceki tartışma yayını üzerine ilk yazıda, yeni partilere yönelik eleştiriler ve kendilerine yönelik özeleştiri beklentisi üzerinde durmuş, çok uzadığı için devam edeceğimi söyleyerek bitirmiştim. Yazının sonuna bazı sorular bırakarak: bir parti yeni olabilir mi, özeleştiri mümkün mü, şart mı, gibi…

Aradan geçen zamanda işimi kolaylaştıracak güzel yazılar yayınlandı. Duvar’da Kemal Can’ın ‘Sapla saman fazla karışmadı mı?‘ (10 Haziran) başlıklı yazısı ile Ümit Kıvanç’ın, Soma’daki şu malum ‘tekme’ olayının kahramanının sosyal medya hesabından duyurduğu metin üzerine çıkan tartışmalara katkı mahiyetinde kaleme aldığı ‘Zalimlik, şuursuzluk, affetme’ başlıklı (12 Haziran vd.) yazı dizisi. Bu satırlar yazılırken ikisini yayınlamıştı Kıvanç.

Her iki makalenin temel niteliği (yazarlarının hep yaptığı gibi), olabildiğince sakin kalıp konuların sloganlaştırmadan ele alınmaları, işin kolayına kaçılmaması. Şiddetli dilin cazibesine fazlaca ödün verildiği böyle zamanlarda okuyanına iyi gelen bir yol, yöntem bu. 

“Yeni partiler özeleştiri versin!” deniyor.

Kurulan iki parti yeni mi? Bir partinin ‘yeni’ olabilmesi için ‘gerekli/zorunlu’ şart, kuruluşunun hukuken tamamlanması. Bu durumda iki yeni parti daha var. DEVA ve Gelecek. Ancak hukuken kurulmuş sayılma, herhalde ‘yeni’ sıfatını kazanmak için ‘yeterli’ değil. Olabilmesi için kurucuların, kadroların, programın vs. ‘yenilik’ iddiası taşıması gerekir. 

Böyle bakıldığında, çok partili yaşamda (tabii adı sanı bilinen partileri kastediyorum) ‘yeni’ sıfatını hak eden parti sayısı fazla değil. Çoğu, varlığına şu ya da bu şekilde son verilen ‘önceki’ partilerin devamı niteliğinde. Kısmen kadro ve programlarıyla. 

Buna mukabil örneğin, TİP (Türkiye İşçi Partisi) yeniydi. Şimdikinden değil, 1965’te TBMM’ye giren ilk sosyalist partiden söz ediyorum. Ya da MNP (Milli Nizam Partisi) ve MHP (Milliyetçi Hareket Partisi), hatta ANAP (Anavatan Partisi) yeni partilerdi. Belki SHP (Sosyal Demokrat Halkçı Parti) ve EDP (Eşitlik ve Demokrasi Partisi) de bu kategori de ele alınabilir. Tabii bu partiler de önceki bazı partilerin çizgisindeydi ve kadrolarından yararlandı, bu başka mesele. Ayrıca hemen hepsi belli başlı ideolojik hattın takipçisi durumunda kuşkusuz. Ama örneğin aralarında SP (Saadet Partisi) ile FP (Fazilet Partisi) arasındaki gibi bir devamlılık ilişkisi yoktu ya da zayıftı. 

Hepsini sayıp ayrıntıya girerek çetele tutmaya niyetli değilim, derdimi anlatabilmişimdir sanıyorum.  

Çoğu parti ise istese de tam manasıyla ‘yeni’ olamıyor. Ne kadroları, ne seçmeni, ne de programı izin veriyor buna. Örneğin AKP yeni bir partiydi pek çok açıdan, yine de RP (Refah Partisi)’nin devamı olarak algılanmasına neden olan çokça bağa sahipti. Necmettin Erbakan’ın sert eleştirilerine rağmen. Gömlek değiştirdiklerini dile getirmiş olsalar da, eski gömleğin mirasını bütünüyle terk edemediler, edemezlerdi.

DEVA ve Gelecek’in önemli bir nitelikleri, güçlü bir ‘iktidar’ partisinden koparak kurulmuş olmaları. Sık olan bir şey değil bu. DP (Demokrat Parti) gibi bir iki parti daha var tabii, ancak farklı koşullar söz konusu. İki partiden DEVA olanı, diğerine göre daha yeni görünüyor! İkisi de aynı kaynaktan geliyor oysa. Liderleri de AKP ve devlette üst düzey yöneticiydi. Hal böyleyken iki yeni partiden birinin diğerinden daha yeni görünüyor ve öyle algılanıyor oluşu, yukarıda yaptığım ayrım bağlamında düşünülebilir. 

Birinde ‘kopmak’ isteyen parti havası var. Kadrosu, söylemi, muhalif olana yaklaşımı, eleştiriye tahammülü, genç seçmenle kurmaya çalıştığı bağ ve ‘piar’ yöntemleri farklı. Muhafazakâr dünya içindeki ‘yeni’ye hitap ediyor. Tabii, ‘iç’ ve ‘dış’ desteği de! Şöyle düşünelim isterseniz: Siz büyük sermaye olsanız, hangi parti ve liderin iktidar ortağı olmasını daha çok isterdiniz? Hepinizin yanıtı aynı muhtemelen!

Hal böyleyken, iki yeni partiden biri diğerinden daha yeni görünüyor. Çoğu insanın algısı da bu yönde. Biri ‘yönetmeye’ aday da, diğeri ‘bana bu yapılır mı?’ öfkesiyle kurulmuş sanki. Ancak kabul etmek gerekir ki iki parti de yeteri kadar yeni değil ve olma ihtimalleri yok.

Peki, ‘özeleştiri’ kimden bekleniyor ve mümkün mü? 

Bu soruların yanıtı üzerine düşünmek için sanırım en az bir soru daha gerekli:

Babacan ve Davutoğlu ekibi neden yeni parti kurdu?

Kurmasalar ve diyelim ki siyaseti bıraksalar, hayatlarını rahat geçirebilecek koşullara fazlasıyla sahipler. Bu soruya ‘Rotşild ailesi istedi‘ filan gibi yanıt verenler vardır mutlaka ancak benim bu yazıdaki derdim, eğer sakıncası yoksa en büyük fotoğrafı görmek değil de daha ziyade düşüncelerini, niyetlerini tahmin etmeye çalışmak.

Hakikaten, bir insan ya da bir ekip şu 18 yılın ardından neden yeni bir parti kurup iktidara gelmek ister? Ucu bucağı olmayan siyaset bilimi vs. tartışmaları yapmak mümkün olsa da, ne ben o yetkinlikteyim ne de okuduğunuz öyle bir yazı. 

Yıllardır gözlemleyebildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla siyasete giren insanların ‘çoğunluğu,’ bıraktıklarında hayatlarını anlamlı hale getirecek bir işten güçten, meslekten mahrum. Ayrıca orada bulunmaktan zevk alıyorlar ve giderek bağlanıyorlar.

Ya da bir başka değişle, milletvekili seçildiğinde (siyasete girdiğinde) çalıştığı alan için kayıp oldu, denilebilecek insan pek az. Yok değil, az. Beğenelim beğenmeyelim, örneğin Demirel ve Erbakan gibi insanlar bu işe giriştiğinde Türkiye, hele ki o yılların Türkiye’sinde çok başarılı ve iyi eğitimli iki mühendisten olmuştu. Erdal İnönü zaten biraz da mecburen yaptı! Oysa örneğin son cumhurbaşkanlığı seçiminin iki adayının siyasette bulundukları yıllarda, diğer meslek alanları ne kaybetti?

Bu yüzden, bizim memlekette bir kez daha vekil olmak istemeyenlerin sayısı azdır. Olmayanların çoğunluğu, artık listeye giremediği için olamıyor.

Gelin görün ki, iki yeni partinin liderleri pek bu kategoride değil. Babacan istese bir uluslararası kuruluşta görev alabilirdi. Diğeri okuyup yazan, o çevrede saygı duyulan bir akademisyen. Yani parlamentoda bulunmayı, başka bir becerileri olmadığından istiyor olamazlar.

Belli ki bir şeylerin olabilecekken olmadığını, bir şans verilirse kendilerinin o olmayanı mutlaka yapacağı inancını ve daha da önemlisi hırsını taşıyorlar. Bir siyasi hareketin mensubu olarak, içinde bulundukları durumu hazmedemediklerini, öfkeli olduklarını tahmin etmek güç değil. Muhtemelen zihinlerinde ‘böyle olmamalıydı’ serzenişi yankılanıyor.

Demek ki olmaması gerek bir şeyler oldu ve ‘yanlışı’ düzeltmek istiyorlar. İşte sorun da burada beliriyor: Düzeltilmek istenen o büyük hataları kim ya da kimler yaptı?

‘Hatalar yapıldı’ demekle, ‘hatalar yaptık’ diyebilmek arasında dağlar kadar fark, iki ayrı kültür, iki ayrı siyaset yapma biçimi, iki ayrı dünya ve iki ayrı ‘vaat’ var. Şu ana dek her iki partinin genel başkanı da, AKP içindeki yıllarında ‘başkalarının’ hatalarını engellemeye çalıştıklarını söylemekle yetindi. Davutoğlu’nun başka bir şey söyleyebileceğini tahmin etmiyorum. DEVA içinde, Babacan olmasa da birkaç kişi hatalardan söz ederken ‘biz’ sözcüğünü kullanabiliyor.

Tabii bir büyük mesele şu: Özellikle son yıllarda yaşananlar, ‘hata’ sözcüğüyle açıklanamayacak türden. Eğer bir kişi, üç gün öncesine dek böyle bir yapıda yer aldıysa ve sonrasında kendisi bir parti kurmaya kalktıysa anlamlı bir özeleştiri yapamaz. İster ya da istemez, başka mesele; söylemek istediğim, böyle bir çabanın mümkün olamayacağı. Yani içten bir ‘özeleştiri’ ihtimalinin olanaksızlığı.

CHP’den çıkan DP’den, DP’den çıkan AP (Adalet Partisi)’den, RP’den çıkan AKP’den söz etmiyoruz. Bu parti döneminde, pek matah olmayan tarihimizde dahi tanık olunmamış şeyler oldu ve oluyor. Sayısız skandal arasından yalnızca iki ‘unutulmaz’ örnek: 

Bir akşam bir hükümet sözcüsü TV ekranında, iktidarın belediye başkanlarından birini şehri ‘parsel parsel’ satmakla itham etti ve hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey. 

İkincisi 15 Temmuz ve ardından yaşananlar. 15 Temmuz Cuma günü öğlen vakti yan yana namaz kılan insanlardan bir kısmının mensup olduğu, sempati duyduğu cemaat örgütlenmesi darbe yapmaya kalktı. 16 Temmuz’dan itibaren yaşananlar malum. Üç beş yıldır bizlere/sıradan yurttaşa ‘mecburiyetten’ aptal muamelesi yapılmasına aldırış etmeyin. O dünyada nasıl bir yarılma olduğunu, eski arkadaşların birbirlerine hangi gözle baktığını, sıradan insanın ne ölçüde hayal kırıklığı yaşadığını, dünyalarının başlarına nasıl yıkıldığını tahayyül dahi edemeyiz. On binlerce insan, yalnızca birkaç günde bambaşka bir hayat sürmeye başladı. Kardeşler telefon rehberinden birbirlerinin adını sildi! Akıl almaz büyüklükte bir siyasi-insani sarsıntı. 

Peki ne diyebilir şimdi Babacan ve Davutoğlu? Her şeye tanık olan, her şeyin içinde, ortasında ya da kenarında olan insanlar, nasıl olup kendilerini o ‘her şeyin’ dışında gösterebilir? Mümkün mü böyle bir şey? Arınç’ın açıklamasını duymamışlar mıydı? Cemaat kadrolaşmasından habersizler miydi? ‘Kargalar gülerken’ ne yapıyorlardı? Ya da ihale kanunu yüz kez değiştirilirken duyu organlarını hangi amaçla kullanıyorlardı? 

Bir kez daha yinelemekte yarar var: Olup bitene tanık olanlar, ya yıllardır yaşadığımız anormalliklerin özeleştirisini yapar ve o özeleştirinin gereği olarak siyaset sahnesinden çekilir, ya da şimdi olduğu gibi ‘miş gibi’ yaparak kabullenilmeyi, onaylanmayı bekler. Bazı şeylerin ‘unutulmasını’ ummak dışında bir şansları var mı sizce? 

Kemal Can yazısında (başka bir konu bağlamında) şöyle diyor:

“Birinin özeleştirisinin veya özrünün samimiyeti, onun kafasından geçenler üzerine yapılacak spekülasyonlarla belirlenemez… sahici bir özeleştirinin sağlıklı samimiyet ölçüsü, bir öncelik meselesi: Yanlışı idrak ederek geldiği yeni pozisyonunun kolay kabulünü mü dert ediyor? O yanlışı yapmış olma ve onun sorumluluğuyla yaşama cesaretiyle mi davranıyor? Bu fark, çoğu zaman ‘niyet okumaya’ gerek bırakmayacak kadar açık saçıktır. Bu fark, kendi siciline bakmadan sürekli günah çıkartma belgesi isteyenleri de ‘artık varmayın üstüne’ diyenleri de boşa düşürebilir.”

Kemal Can’ın ‘tekme vakası’ için sarf ettiği bu ifadeler yeni partilere de uyarlanabilir. ‘Yeni pozisyonlarının kolayca kabulünü’ mü dert ediyorlar; yoksa ‘yaptıklarının sorumluluğunu taşıyarak yaşamayı’ mı tercih ediyorlar, mesele bu. 

Görünen o ki, iki parti de yeni pozisyonlarının kendisini bir özeleştiri olarak kabul ettirmeye çalışıyor. ‘Yeni parti kurduk ya, eskisini sevsek kurmazdık, siz de uzatmayın artık’ gibi bir tavır bu. Yukarıda dediğim gibi, bana kalırsa başka şansları da yok aslında. ‘Hatanın sorumluluğuyla yaşamayı göze almak,’ bu partiler bakımından söz konusu olamaz. Çünkü ortada ‘hata’ değil, çok daha ağır ve uzun sürmüş ‘fiillere’ tanıklık var. Eğer ‘işbirliği’ denilmeyecekse!

Diyeceksiniz ki, seni neden ilgilendiriyor, senden oy mu istiyor bu insanlar? 

Haklısınız, benden oy istemiyorlar ve bu bakımdan söyledikleri ya da söylemedikleri bana (benzer düşünenlere) yönelik değil. Ancak şöyle bir sorun/gerçek var: İktidar olan partiler yalnızca seçmenlerini değil, kendilerine oy vermeyenleri de yönetiyor! Dolayısıyla her davranışları beni, bizleri, hepimizi, çoluk çocuğumuzu ilgilendiriyor.

Ayrıca ‘özeleştiri’ toplumun sağlığı açısından son derece yaşamsal. Herkesin, hiçbir kötülükte doğrudan payı yokmuş gibi davranması ve yanan canların sağaltılmasının hep ‘zamana’ bırakılması, hakikaten çok sinir bozucu. Zamanın insana ve topluma iyi gelmesi için, tarihi her seferinde kendisiyle başlatmamalı insan. Aksi halde bir ömrü, kapanmamış yaraların, verilmeyen hesapların ağırlığıyla geçiriyoruz ki, halimiz ortada! 

Hem bazı ‘kabullerle’ yol almak çok ‘eğitici’ bir tercih aslında. Hiç olmazsa genç kuşakların, bu memlekette insanların/kurumların ‘kibir’ ve ‘inkâr’ haricinde başkaca hasletleri olabileceğini fark etmelerini sağlamak bakımından.

Yine çok uzadı yazı ve Ümit Kıvanç’ın yazıları, bir sonraki yazıya kaldı. İyi de oldu aslında, üçüncü yazısını da okumuş olurum böylece. ‘İnsanın ve kurumların değişimi ne anlama geliyor?’ ‘Türkiye’de konular neden genellikle iyilik-kötülük ve sınıfsal aidiyetlerden/mücadeleden masun sağcılık-solculuk karşıtlığıyla ele alınmaya çalışılıyor?’ sorularıyla devam edeceğim…Video önerisi: İnsan Hakları Okulu’nun, Özkan Agtaş ve Elçin Aktoprak’lı ‘milliyetçilik’ sohbetini buraya bırakıyorum.