• 18.06.2020 00:00

  Geçen haftaki yazıda hızımı alamamış ve bir koşu yazısı daha kaleme alacağımı söylemiştim. Yine, koşmakla ilgili güzel bir kitap üzerinden…

Çok heyecanlanıyorum bu konuları düşünüp yazarken. Genellikle nereden başlamam gerektiğini kestiremeyecek kadar büyük bir heyecan bu. Önce ne yaptığımı söyleyeyim de, heyecanıma ikna olun siz de! Okuduğunuz yazının başına salı gecesi oturdum. Üzerine yazacağım kitabı ise yıllar sonra ikinci kez, aynı akşam bitirebildim. Arada üç dört saat var. Kitabın sonunda öyle bir koşma isteği yerleşti ki içime, yerimde duramayıp gece vakti dışarı attım kendimi. Yirmi küsur yıl, hemen her gün yaklaşık 10 kilometre aralıksız koştuktan sonra koşuyu bırakıp daha az sızı veren faaliyetlere başlamıştım. Kendimi bildim bileli spor yapıyorum ve bedenim birine izin vermediğinde tür değiştirip diğerine başladım her zaman. Belimdeki ağrı, orta mesafe koşmamı engelleyince, uzun yol bisikletçiliği ve yüzmeye başlamış, koşuyu da yürüyüşe dönüştürmüştüm. Haftada yaklaşık 50-60 kilometre kadar. Bir meraklı için iyi bir mesafe sayılır. Dolayısıyla yürüyüş hiç bırakmadığım bir şey oldu son yıllarda. Uzun süredir ilk kez, bu akşam koşmayı denedim. Yıllar sonra. Günlük yürüyüş mesafemi biraz kısaltıp yedi-sekiz kilometreye düşürdüm ve birazını yürüsem de çok hafif tempoda bitirmeyi başardım. Ardından bilgisayarın başına oturdum. Anlatılmaz bir mutluluk yaşıyorum şu anda ve sızlamayan tek bir eklemim yok! Muhtemelen üç buçuk aydır sigara içmiyor oluşumun da etkisi oldu. Korona nedeniyle çevre baskısıyla içmeyi kestim ne yazık ki. Şimdi belki yeniden koşmaya başlar ve sigara içmemek kadar saçma bir durumdan yarar sağlayabilirim. İşte böyle değerli okur, ne fedakârlıklarla yazılıyor bu satırlar!

Bir insan neden egzersiz yapmak ister? Neden kilometrelerce koşar? Nasıl başlar? Herhalde bir yandan sınıfsal-kültürel aidiyetler, diğer yandan ‘fıtrat’ belirleyici oluyor. Hangi spor dalına merak salındığı meselesi aslında büyük ölçüde imkânlarla ilgili. Tabii gezegenin hangi noktasında doğup büyüdüğünüz önemli. Örneğin tenis bizde varlıklı sporu muamelesi görür ama Batı’da hiç öyle değil. Özel ve pahalı malzeme ile saha gerektiren tüm branşlar için geçerli bu. Oysa basketbol, futbol ya da koşu gibi alanların meraklıları daha şanslı. Basketbola bizim bakkalın kepengine bağladığımız çember ve plastik topla başlamıştım örneğin. Kupa marka ilk basket topunu, ortanca ablam hediye ettiğinde ilkokul yeni bitmişti ve bizim mahallede basket topu olan ilk çocuktum. Büyük prestijdi. Bunun sorumluluğuyla cumartesi sabahları sekiz gibi basket sahasında oluyordum, arkadaşlarım beni bekliyordu ve öğlene kadar durup dinlenmeden basket oynuyorduk. Üç beş yıl öncesine dek deliler gibi basket oynamayı sürdürdüm. Tabii o yıllarda iki etmen vardı teşvik eden. Biri, Beyaz Gölge adlı harika dizi. Diğeri, basket oynayanların boylarının uzadığı yönündeki bilimsel bilgi. Hekim olan ablam yıllar sonra; herkesin genetik bir eşiği olduğunu, yani bir yerden sonra uzamamın mümkün olmadığını söylediğinde artık çok geçti. Yaklaşık otuz yıl basketbol oynadım ve sonuç ortada…

Koşmak da basket gibi, hatta ondan çok daha masrafsız bir spor. İyi bir ayakkabı dışında hiçbir şeye ihtiyaç yok aslına bakılırsa. Tabii o iyi ayakkabılar şimdi var, 1970’lerde ya yoktu ya da bizlerin alabileceği gibi değildi. Muhtemelen pek çok eklem sorununun bir nedeni o kötü ayakkabı tabanları. Her neyse, neden koşar hakikaten bir insan? Yalnızca malzeme gerektirmediğinden olmasa gerek. İçinde onu koşmaya itecek bir şey olmalı. Belki biri teşvik etmeli. Fakat içinde olmayan, teşvik de edilemez. Yıllar önce fakültedeki futbol delisi bir meslektaşım, çok nadir de olsa maç seyrederken spor yapma ihtiyacı hissettiğini, hemen bir şeyler yiyerek bu isteğini bastırdığını söylemişti. Hayatı boyunca hiç spor yapmamış. Böyle çok insan var. Hatta spora karşı olan, her türlü yarışmayı ahlak dışı görenler de mevcut. Bu yönde yazılar okudum zamanında. Buna mukabil birileri de deli gibi egzersiz istiyor ve bunu yalnızca sağlık gerekçesiyle yapmıyor. Benim spor sevmemin nedeni de öyle sağlıklı yaşam takıntısı filan değil, hakikaten seviyorum ve spor hayatımın önemli bir parçası olduğu için hep çok iyi hissettim.

 

.

Takım ve bireysel sporlar arasında fark çok tabii. Biri, diğerleri için de mücadele etmeyi gerektiriyor. İlginç bir durumdur, hani ‘insan ayıkken neyse sarhoşken de odur’ denir ya, takım sporu da karakteri açık eder. Örneğin oyunda kasti faul yapıp can yakmak isteyen bir oyuncu, oyun dışı hayatta da aynısını yapıyor! Oyunda dürüst olmayan, sonrasında da… Neyse, asıl konumuz koşmak bu yazıda.

Rahmetli Melih Ağabey’le Belgrad Ormanı’na koşmaya gidiyorduk. 1980’lerin ilk yarısından itibaren. O yıllarda bu kadar ‘soylulaşmamıştı’ orman yolu. Orada bir Neşet Suyu parkuru vardır. Hâlâ var ama en son geçen yıl gidip koşu yolunu özel bir malzemeyle kapladıklarını görünce canım sıkıldı. Doğal hali daha güzeldi bana kalırsa. O parkur yanlış hatırlamıyorsam 6.5 kilometre kadar ve ortalarında bir yerlerde ‘deve bağırtan’ diye bilinen yokuş var. Ben ve Selçuk, o kilometreleri ‘yarışarak’ tamamlamaya çalışırdık. Deli gibi bir yarış hem de. Yokuşu da çıkarak! Yanlış bilinir, aslında her sporda zorlu kısımlar çok daha zevkli. Bisiklette düz yol can sıkıcıdır örneğin, rampa çıkmak büyük haz veriyor insana.

O günden sonra aralıksız koştum ve bırakmak zorunda kaldığımda yirmi beş kilometreyi rahatlıkla koşuyordum. Yıllar içinde bir şeylerin değiştiğini de gözlemledim, hissettim tabii. En önemlisi, yirmi yıl sonra artık yarışmıyor, yalnızca yolun tadını çıkarıyordum. Fiziksel güçle ilgili bir şey değil bu söylediğim. Hani yirmili yaşlarda yurt dışına çıkınca her müzeye gidip bütün şehri sömürmek isterken, kırk küsur yaşında artık bir kahvede saatlerce oturup çevreyi seyretmeyi tercih etmekte olduğu gibi. Zihinsel değişim çok belirginleşiyor yaş aldıkça.

Koşmasaydım Yazamazdım, Haruki Murakami, Çev: Hüseyin Can Erkin, Doğan Kitap, 2015, 176 syf.

Koşu, özellikle orta ve uzun mesafe koşu, pek çok açıdan tam bir okul sayılır. İşte meşhur Japon edebiyatçı Haruki Murakami’nin, Hüseyin Can Erkin’in çevirdiği “Koşmasaydım Yazamazdım” (2013, Doğan Kitap) adlı eseri, bana kalırsa bu okulun nasıl bir şey olduğunu çok güzel anlatıyor. Yıllar önce bu kitabı bana hediye eden sevgili meslektaşım Nisan Kuyucu’ya teşekkür borçluyum.

Yazara ve kitaba gelene dek anlattıklarım boşa değil. Yazarın deneyimi ile çokça benzerlik var. Yazarlık, edebiyatçılık konusunda değil kuşkusuz; koşuya duyulan sevgi, heves ve koşunun öğretici niteliği hakkında. Zaten ana fikri kitabın adından kolaylıkla tahmin etmişsinizdir. Murakami’nin hikâyesini sevmemin nedeni, yazarlığa ve koşmaya başlamasının gerekçelerini ve koşu hakkındaki duygusal yaklaşımını tam olarak anlıyor, hatta iliklerimde hissediyor oluşum.

Oldum olası uzun mesafe koşanların yaşadıkları daha etkileyici geliyor bana. Hiç maraton koşmadım ama koşunun ‘aşamaları’ ile insana hissettirdikleri hakkında fikir sahibi olacak mesafe deneyimine sahibim. Örneğin Murakamini’nin bedenindeki sızılardan, ağrıdan, kendisini engellemeyen acılardan aldığı haz ve o hazzın gerekçeleri çok tanıdık. Ağrıyı kabullenme diye bir şey var hayatta. Hiç öyle iri laf etme hevesi gibi düşünmeyin. Hayat nasıl inişli çıkışlıysa, çokça üzüntü, sızı varsa, acı duyuluyorsa, kazanç ve kayıplar mümkün ve kaçınılmazsa, uzun mesafe koşmak da öyle. Kuşkusuz tenis seven biri, aynı şeyleri o alan için söyleyecek. Düşünsenize dört saat süren bir tenis maçını. Dört başı mamur bir hayat deneyimi aslında. 2-0’dan maç çeviriyor örneğin biri. Saatlerce aynı azim ve her şey bitti derken birden geri dönüşler vs. Bazı maçları seyrederken gözü doluyor insanın o olağanüstü istek karşısında. Uzun mesafe de benzer bir durum. Yoksa Carl Lewis ya da Usain Bolt gibi mucizevi insanların hakkını yemeyelim. Fakat onlar hızlı, çok hızlı. Fazla güçlüler, fazla kaslılar, fazla havalılar. Uzun mesafe koşanlarda onlarda olmayan bir ağır başlılık var. 100 metreciler İstanbul, maratoncular Ankara gibi biraz. Maratoncular gri, sıkıcı, hem deniz yok yahu!

Uzun mesafe koşucusu onca dakika içinde çok farklı şeyler düşünüyor, hissediyor ve bedenini sürekli tartıyor, dönüştürüyor, dinliyor. Koşarken ne düşündüğünüz performansınızı çok etkiler. Murakami, her koşucunun farklı bir şeyler düşündüğünü söylüyor. Bazı koşucular hep aynı şeyi düşünmeye çalışırmış ama bu kolay olmasa gerek. Geçen haftaki Zatopek yazısında, Çek sporcunun koşmaktan başka çaresi olmadığını, sanki koşmak için yaratıldığını hissettiğimi söylemiştim. Edebiyatçı Murakami’nin koşu macerası da, romancılık macerası gibi ‘tuhaf’ bir biçimde başlamış. Fakat onun için de aynı saptamayı yapmak mümkün: Murakami’nin kaderinde koşmak varmış, başka bir açıklaması yok! Murakami, roman yazmaya karar verdiği tarihi 1 Nisan 1978, öğlen saat 13.30 civarı olarak anlatmış! Bira içip beysbol maçı seyrettiği esnada ilk kez roman yazma düşüncesi geçmiş aklında. Matrak hakikaten! Çevresinin yadırgadığı bu düşünceyi hemen harekete geçirip deli gibi çalışmaya, yazmaya koyulmuş. İlk romanını bitirdikten sonra hayatının geri kalanını böyle yazarak geçirecekse vücudunu dengede tutmasının çok önemli olduğunu düşünüp koşmaya karar vermiş. Bir insanın koşmaya böyle karar vermesi, koşmak için fosur fosur içtiği sigarayı bırakması ve sonrasında işi büyütüp maraton koşucusu olması çok ilginç değil mi? Nasıl bir cevhermiş içindeki!

Haruki Murakami

Fakat bu cevher ihtimalini sakın ihmal etmeyin. Bazen yaşa başa bakmadan kalkışmak gerek bu işlere. On küsur yıl önce, bisikletimle Ege’de kaldıkları otele uğradığım Kemal Ağabey, beni öyle görünce heveslendi, elli yaşında bir bisiklet alıp çalışmaya başladı ve birlikte iki tur, yaklaşık 800 kilometre yol yaptık. Çok da mutlu oldu bisiklet sevdasından. Bisiklet de, koşmak gibi biraz. Başka hiçbir biçimde yolun kokusunu öyle hissetmez insan ki, her yolun, o yolun kenarındaki sapın samanın, bitki örtüsünün bir kokusu olur. Taşın sesi. Güneşin yanığı. Bir de insan tanırsın. Daha neler neler… Bunları ancak o yolda, o kadar çıplakken hissedebiliyor insan. Sizin de içinizde olabilir muhterem okur, hiç duraksamayın ve deneyin, benden naçizane tavsiye. Uzun yürüyüş, diyelim. On kilometre çok görünmesin gözünüze, ne olduğunu anlamadan biter. Eh bir on daha. Gördünüz mü, yirmi oldu! Yirmi kilometre yürüyen biri, otuz da yürür gerekirse. Altı yedi yıl önce dört arkadaş Ege’de birkaç günde 120 kilometre kadar yürümüştük. Üstelik yarısı karayolunda! Tabii onlar pek bayılmamıştı karayolu kısmına ama ben onu da seviyorum. Çünkü önemli olan yürümek, nerede olduğunun fazla önemi yok bana kalırsa. Diyeceğim, eğer hiç denemediyseniz, böyle şeyler gözünüzü korkutmasın sakın. Büyük ölçüde zihnimizle ilgili ve inanın sandığınızdan daha güçlüsünüz. Maratonu son metrelerinde sürünerek bitiren o olağanüstü atletleri hatırlayın. O yol bir biçimde alınır anlayacağınız ve bunu da yola çıkmadan bilemiyor insan.

Siyasette ‘yürümek’ başka bir derya. Gandi’yi düşünün. Biliyorsunuzdur muhtemelen, TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar çok başarılı bir koşucuydu. Acaba ‘güler yüzlü sosyalizm’ düşüncesinde koşmasının bir etkisi olmuş mudur? Tamam kapatıyorum bu konuyu, ‘Boran-Aren’ destekçileri yazının devamını okumayabilir çünkü. Ya da ‘demek ki koşmak o kadar da iyi bir şey değilmiş’ diye düşünebilirler! Tabii bir de Kılıçdaroğlu var. Öyle kolay iş değildi o yaşta birinin yüzlerce kilometre yürümesi. Sıradan bir ruh hali değildir bu, emin olun. Benim bir yandan sürekli eleştirip diğer yandan hâlâ ‘hayırlı’ bazı sürprizler umuyor oluşumun nedeni de o yürüyüşe niyetlenmesi ve bitirmesi muhtemelen. İkinci ihtimal, enayilik potansiyelim. Bakalım!

Murakami’nin kitabını anlatma niyetinde değilim, ilgilenen herkes zevk alacak. Bütün bir yazarlık macerası esnasında koşuyor. Hiç dinmeyen bir koşu bu ve her koşan gibi kendisiyle mücadele halinde. Bedenindeki ağrılardan hoşnut. Ağrısız sızısız uzun yol olur mu Allah aşkına… Şunu söylemeden geçmeyeyim, bir de ‘100 kilometre maratonu’ olduğunu Murakami’den öğrenmiştim. Akıl almaz bir şey hakikaten. 1996 yılında Saroma Gölü’ndeki ‘süper maratona’ katılmış ve tamamlamış. Bu deneyimin kendisini değiştirdiğini, koşuya bakışında farklılıklar olduğunu söylüyor yazar. Eh insaf, 100 kilometre koşmaktan söz ediyoruz. Ben olsam koşudan sonra kimseye selam vermem! Nasıl bir zevk kim bilir. O maratonun ardından yaşadığını şöyle anlatıyor:

“Sevinçten ziyade rahatlama hissi çok daha güçlüydü belki de. Vücudumun içerisinde düğüm düğüm olmuş bir şeyin, gitgide çözülmeye başladığını hissedebiliyordum. Böyle bir düğümün içimde var olduğunun fakında bile değildim oysa.”

Nasıl anlatsam, şu gece vakti, okuduğunuz satıra gelmişken biri gelip “Hadi İstanbul’un diğer ucuna yürüyelim” dese, yürüyebilirim sanki. Çocuksu ve abartılmış bir heves olduğunun farkındayım. Olsun, ne zararı var…

 

Öneriler: Değerli okur arkadaşlarımdan (Ser)Bülent Güngör, geçen haftaki yazıdan sonra mesaj atıp kendisinin de maraton koştuğunu söyledi. Yedi yılda sekiz maraton koşmuş. Ben de oturmuş böyle okura koşu anlatıyorum! Bana bazı önerileri olmuş. Onlardan biri çok ama çok çılgın bir iş. Biliyorsunuz, birkaç branşı birleştiren ve çok büyük dayanıklılık gerektiren ‘ironman’ ve ‘ironwoman’ yarışları var. Aynı günde arka arkaya koşuyor, yüzüyor ve bisiklete biniyorlar. Hatta gazeteci Nevşin Mengü bunu yapanlardan biri Türkiye’de. İşte ABD’li James Lawrence adlı biri 50 eyalette arka arkaya 50 kez triatlon bitirmiş. Vay be! Seyretmek isterseniz. 

Kitap: Eskiden SBF’de çalışan ve Everest’e tırmanan ilk Türkiyeli kadın grubunda yer alan sevgili Burçak Özoğlu’nun (2006 Türkiye Everest Takımı adına) kaleme aldığı “Hazır mısın Everest?” (Yazılama, 2006) kitabı da, başka bir heyecan yaşatır size.